Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

?İşlerimde Mimari Mekan?

tarih: 
10/07/2009
poster: 
poster_36_SARKIS.jpg
konusmaci: 

 

 

"İşlerimde Mimari Mekân" 

Tarih: 7 Ekim 2009

Saat: 16.00

Yer: Istanbul Modern Sanat Müzesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 36. konuşmacısı, “İşlerimde Mimari Mekân” başlıklı konuşması ile Sarkis Zabunyan olmuştur.

Konuşma 7 Ekim 2009 günü, Istanbul Modern Sanat Müzesi, Sinema Salonu'nda gerçekleşmiştir.

Onuncu yılına giren Yunus Aran Konferansları, Bilimsel Danışma Kurulunun önerileri doğrultusunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin mimarlık-şehircilik kuram, pratik ve eğitimine, birikimlerine katkıda bulunmak ve uluslararası üne sahip kimi mimarları ulusal mimarlık ailesi ile tanıştırmak amacı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü 1999 mezunu Mimar Yunus Aran’ın (1976-2000) anısını yaşatmak için, O'nun tutku ile bağlı olduğu mesleğinde yapılacak akademik ve kamusal etkinliklerin, O'nu anmanın en anlamlı yöntemlerden biri olduğunu paylaşan ailesi ve arkadaşları tarafından düzenleniyor.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/sarkis adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

 

“İşlerimde Mimari Mekân”

Sarkis 

Merhaba. Öğrenciler çoğunlukta mı burada? Hangi bölümlerden? Mimarlık birimi mi? Diğer bölümlerden de var mı? Soruyorum, zira benim bir de hocalık tarafım var, belki duymuşsunuzdur. Yarın bir okul başlatıyorum. Bu benim mobil okulum... Hocalık yaşını geçirdiğim için, fakat hocalığı da bırakmak niyetim olmadığından, böyle bir mobil okul kurdum. Bu konun detayına girmeyeceğim. Uzun sürebilir. Yarın sabah tam 10.00’da sekiz genç ile buluşacağım. Kendilerini tanımıyorum. Tanımak da istemiyorum. Dosyalarını da görmek istemedim. Yarın yaklaşık beş saat bir arada olacağız. Sekizinden birisiyle konuşacağım, diğerleri tartışmaya katılabilecekler diye tahmin ediyorum. Cuma günü ise, ikinci genç sanatçıyla daha görüşeceğiz. Sanatçı diyorum dikkat ederseniz, talebe demiyorum. Bilhassa sanatçı olmalarını, sanatçı olmalarının vurgulamasını istiyorum. Ocak ayına kadar sürecek bu etkinlik… Yani 8x5 saat olmak üzere, toplam 40 saatlik bir tartışma olacak. Bugün, pek soru-cevaba girmek istemiyorum. Kimsenin katılamadığı, sekiz kişiyle kapandığım bir yer... Oradan aşağıya, sergi mekân ıma inip, ziyaretçilerle konuşma yapmak istiyorum, tabi bu kez onların sorularıyla... Mekân olarak, ben bir mekân  hastası olduğumu vurgulamak istiyorum. O serginin bünyesi, bir tartışma bünyesi değil. Bu bakımdan, sergiyi gezdikten sonra ziyaretçilerle ben burada konuşmaya karar verdim. Bunu yaratmak lâzım. Gelen sorulara nasıl cevap vermek gerekiyor? Ufak bir parantez açmak istiyorum. Eğer burada çoğunluk öğrenciler olmasaydı, konuşmamı değiştirecektim. Konuşmak istediğim konuyu ben size söylemek istiyorum.

 

 

Bu içerideki sergi, bir takım sebeplerden dolayı bugüne kadar hiçbir yerde yapmadığım bir sergi oldu. Bugün de galiba hiç yapmadığım bir konuşmayı yapmak istiyorum. Yani şöyle, bu kadar yazılar yazılmıştır, fakat şu nokta üzerinde ben pek durulmadığını zannediyorum. Yaratılan nesne ile, yaratılan yer arasındaki ilişki… Bu konu üzerine çok da hazırlık yapmış değilim. Bir tebliğim falan da yok. Ama bir yerden başlamak lâzım bu konuya... İşte, “sanatın nereden başladığı” falan, bu meseleleri bir kenara bırakıp, bu konuya değinmek gerek. Meselâ 1957'de ben Akademi’ye girdiğim zaman, o zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi’ydi adı, İç Mimarlık Bölümü’ne yazılmıştım. Orada ilk sene, desen falan öğreniyorsunuz, çok detaya girmeden anlatayım. Ben iki sene de, Utarit Bey ile çalıştım diyeyim. Bu sure zarfında, benim Akademi’de resim yaptığımı pek bilen yoktu. Yani bu bir gizlilik bir bakıma... Tıpkı bir kişinin not defteri gibi… Yazıyorsunuz, ve o not defterini göstermezsiniz siz pek kimseye… O dönemlerde de Talimhane’de, Çaylak Sokağı’nda ailemin yanında yaşıyordum. Orada yeni bir apartman yapmışlardı ve bana bir odacık verdiler; kapısı olan, penceresi olan, ufak bir balkona çıkan kapısı olan, 90cm'e 180cm'lik bir yer. Bu 90'a 180cm'lik yerde, sizin not defteri yeriniz oluyor. Bir yerden başlamak lâzım. Tabi  bu da bir yerde çalışma arzunuzun, bir yere oturması gerek demek. Öyle bir yerde siz kalkıp ne gibi işler yürütebilirsiniz? Tabi ben bu soruyu yıllar sonra sorabildim. O zamanlar tabi ki, bu soruyu soracak durumda değildim. Orada kağıt üzerine, A4 veya A3'lük kağıt üzerine fazla kolunuzu oynatamadan gerçekleştirebileceğiniz bir takım işler yapabilirsiniz. Orada guajlar doğdu, kağıt üzerine guajlar yaptım. Bu sergimde, bazı etkilerin nereden geldiğini gösteren bir tavrım var meselâ... Sergiye girerken Edward Munch'un 'Çığlık' tablosuyla giriyorsunuz, sağda… O yaşadığım yerin etkilerinden doğan bağırışlardır. Yani onun kopyasını değil de, onun gibi resim yapma arzularını çok sıkışık bir yerde dile getirdiğim unsurlar... Yani küçük bir yerdesiniz, ve ufakcık yerde sıkışmış, küçük boy resimler. Yani şimdi ben aradaki ilişkileri kurmaya kalkacağım.

 

Akademi’yi 60'larda bitirdim ve Ankara'ya askerliğimi yapmaya gittim. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda Astsubaylığımı yaparken ufacık bir yer kiralamıştık. Oradaki odamın boyutları 1.20'ye 2.40'tı. Benim için biraz büyüktü. Yani oraya tek kişilik yatağımı da koyabiliyordum; 75 cm genişliğinde, uzunluğu 1.90m… Yani bana kapıdan giriş kalıyordu. Fakat başka bir mekân  doğdu bu kez orada; yatak ve yatağın altında bir depo düşüncesiyle, yani benim artık yerim var hissi… İşleri biraz daha büyütebilirsin, ve bu kez orası yatacak bir yer de aynı zamanda... Hiç unutmam bir de yüksek bir penceresi vardı. Hapishane penceresi gibi demeyeceğim. Biraz yukarıda olduğu için bu göndermeyi yapıyorum. Penceresinin önünde aşağı yukarı 40 x 60 cm boyutlarında, kitapları ve bir takım boyaları koyacak bir yer vardı, ve oradaki işler bir parça büyümeye başladı. Bilmiyorum siz koleksiyon katına çıktınız mı? Benim orada 1961-1962 yılında yaptığım guajlar var. Onlara çıkıp bir bakın, Levent Çalıkoğlu, 18 tane guajıma, burada bulunan 60'lar koleksiyonun olduğu bölmde sergiliyor. Bu işler biraz daha büyümüş bir yerde doğmuş işler. Işığından, yukarıdan gelen ışık zaten bir takım ipuçlar vermeye başlıyor. Başka bir ışık doğmak üzere. İstanbul'dan Ankara'ya gidişim, bu bir mekân, bir yerde bir kurtulma durumu var. Evden gidiyorsunuz, ben onu kurtulma olarak değerlendiriyorum. Evden gidiyorsunuz, askerliğinizi yaparken, tabi  onun bir sıkışıklığı var. Kafanız yüzde yüz işinizde olamıyor. Çünkü kafanız başka birşeye de çalışmaya başlamış durumda... Artık, o zaman bu kelimeyi kullanmıyorsunuz. Bu yaratma kelimesi kullanmıyorsunuz. ‘Sanat yapıyorum’ diyemiyorsunuz. Birşeyler yapıyorsunuz. Bu ihtiyacınız olan bir şey…. Şimdi hep iç mekânlardan konuşuyorum. Yani mimariyle ilgisi hep iç mekân üzerinden oluyor şimdilik... Henüz bir mimari kurmuş değiliz açıkçası… Aslında hep iç mimarilerle uğraşan takımdayız diyeceğim. Şimdi oradaki astteğmenlik yaparken ki yaşam çizgisini çiziyorum, sizlere... Orada bir mekân yaratmaya çalışıyorum, bir ifade yeri yaratmaya...

Askerdeyken günlük hayatım şöyleydi; sabah 08:00'de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gitmek, 17:00-17:30 gibi ayrılmak. Akay'da bir yerimiz vardı. Oraya dönmek, üstünü çıkarmak ve 19:30'da bir mimari büroda çalışmak. Çalıştığım mimari büro ise, Behruz Çinici'nin ODTÜ'yü inşa ederken ki bürosu. Yani 20-30 kişi çalışıyor. Şöyle diyeyim, mimari planları karaladığım yıllar… Yani yaratmaya katılma, belki de onun iştahı, belki de yoktu... Fakat mimariye dalma zamanlarım da diyebilirim. Maalesef, ara sıra ufak eleştirilerde bulunursam, kusura bakmayın. Bu akademide tahsil ederken, mimariye "daldım" sözcüğünü kullanamayacağım. Şöyle ki, ufak bir eleştirim var. Bu üç senelik akademi devrimde, kabahat tabi çoğu kez talebelerin olması gerekirken, fakat hiçbir hocamızın kalkıp, özellikle hiçbir hocamızın diyorum, sadece mimariyle uğraşanları değil, etrafımızda olan birkaç Sinan şaheserinin içine girip de, o mekânın içinde konuşmak, yine onun içinde nefes almak ve onun içinde kalkıp neler düşünülebilir, diye tartışmak…  Böyle bir deneyimim olmadı diyeceğim. Umarım, şimdi durum farklıdır. Çünkü, o zamanlar ben Sinan'a hiç dalamamıştım. Sonradan daldım diyeceğim. Behruz Çinici'yle olduğum zamanlarda bir takım mimarlar ortaya çıkmaya başladı ve çok mesafeli, yavaş nefeslerde benim yapıtlarıma yaklaşmaya başladı. Benim bir konuşma tarzım vardır. Çok oradan oraya atlarım. Şimdi atlamaya başlayacağı, ve bir takım terimler kullanmaya başlayacağım. Meselâ benim Louis Kahn’a, -umarım hepiniz tanıyorsunuzdur- ‘toslamam’ vardır. 1961-1962 yıllarında başladı. Yaptığım resimlerde bununla en ufak bir ilişki yoktur. Bu ilişki belki 30 sene sonra başladı. Fakat, bir yanma noktaları var, ve Ankara'da hem askerlik, hem o küçük oda, hem mimari büroda çalışmak, bende şu yukarıda gördüğünüz ya da göreceğiniz guajları doğurdu. Şimdi hep küçük mekânlar bunlar, 90 x 180 cm, 1.20 x 2.40 m’lik mekânlar… Birkaç sergi açtım. Onların detayına girmek istemiyorum. Çünkü orada yaptığım işler ile, mekân  arasındaki ilişkiler henüz doğmuş değildir. Yani bu iç mimaride öğrendiklerim, daha devreye girmiş değil. Mimariye yaklaşmam daha dilini bulmuş değil. 1964'te, Eylül'de Paris'e gittik, gittik diyorum eşimle ve 6 ay otelde yaşadık. Oteldeki mimari durum, oda galiba 1.40 x 3.60 m'lik bir oda ve orada gittiğimin ilk günü acaba ben bu ifademi, bu arzumu kaybettim mi, kaybetmedim mi diye yaptığım bir iş var. Onu burada göstermedim. Orada yine tabi bir otel odasında bu sıkışmanın olduğu bir yerde, gizlice resim yapmak. Çünkü otel odasında resim yapmak yasak… Ve yine yatağın altına resimleri koyarkenki ilişkiyi düşünün tabi . Orada kolajlar başlamış, yine küçük şeyler. Altı ay sonra kalkıp bunlar sokağa atıldı ve yer aramaya başladık. Bu yer ile işin arasındaki ilişkiyi fazla uzatmadan, ben size bir görüntü göstereceğim.

Şimdi meselenin can alıcı noktasına iniyoruz diyeceğim. Bu gördüğünüz karanlık, kasvetli görüntü mecburi bir atölye… 1968-1971'in başına kadar, benim Paris'te gizli olarak kullandığım bir yer… O zamanlar iki odalı bir apartman katında yaşıyorduk. Apartmanın garaj kısmında, toprağın altına dördüncü-beşinci seviyeye giriyorsunuz. Orada ben, otomobillerin konulacağı bir garaj kiraladım. Büyüklüğü bir otomobilin gireceği kadar, yaklaışık 3 x 5 metre ediyordur. Şimdi burada şuna dikkat etmenizi istiyorum. Elektriği dışarıdan çalınmıştır. Yani orada elektrik yok. Yapıtların yüzde yüzü burada doğmuştur. Dikkat ederseniz, şu sağdaki yapıt şu an sergimde duruyor. Bunlar burada yapılırken, bunların dışarı çıkıp kendini göstermesinin ihtiyacı duyulmamıştır. Sen bunları acaba sergilemek istiyor musun? Bunlar dışarı çıkıp konuşacaklar mı? Nasıl konuşacaklar? Bunları düşünmüş değilsin. Burada, yani hapishane gibi bir yer diyelim; kalkıp bu çalışmaları yaratmışsın. Yani şuradaki iş sergimde, sesler var, kapsamlı işler, ısıtılmış işler, renk yok. Şimdi, o altı-yedi yıllık devri anlatmıyorum, ama yapıtların doğdukları yerle ilişkilerini anlatıyorum. Yer hiç temizlenmedi, 3 sene hiç temizlenmedi. Ve ilk defa olarak yapıtlar kendi ışıkları olmaya başladı. Şurada gördüğünüz yapıt şimdi Pompidou müzesinin koleksiyonundadır.  Meselâ buradaki yapıtın neon ışığı, öteki yapıtlara ışığını verdi. Başka elektrik yoktu. Şu yapıtın neonu ötekileri aydınlatmaya başladı. Bir resim sonraya geçiyorum. Buraya sanatsever bir kadın geldi. Basel'den İsviçre'den. Oranın müzesine çok yardım eden. Yüzden fazla yapıt almış, Picasso'lar bilmem kimler… Hepsini de müzeye hibe etmiş. Ve duymuş, nerden duyduğunu hatırlamıyorum; bir adamın Paris'in göbeğinde, toprağın altında böyle bir yerinin olduğunu ve geldi buraya... Şunu teklif etti; “Ben bunların hepsini alıyorum ve nasıl sergilememi  istersiniz?” Orada artık birden bire buna cevap olarak, toprak altında bir yerin, bir garajın yapılmasını ve orada ancak bu şekilde sergilenebileceğini, müzeye giremeyeceğini söyledim ben… Gitti, Basel Belediyesi izin vermedi. Toprak altında bir yerin yapımına izin vermedi. Şu söyleyeceğim şeye dikkat edin lütfen, bunların daha toprağın üstüne çıkıp da, nasıl konuşacağını bilmediklerinden, bunları müzeye sokma jimlastiği yok bende… Bu yaratılmış değil. Bir balığı sen sudan çıkarıp da, nasıl yaşatırsın bunu... Balık bunu bilmiyor. Bunlar da bilmiyor. Toprak altında doğmuş, ve daha yukarı nasıl çıkacaklarını bilmeyen şeyler, kendi mekânlarında hapsolmuş yapıtlar. 1971 yılında buradan çıkmaya mecbur kaldım. Bir de birşeye dikkat edin. Hani 80 x 120 cm'lik mekânda küçük işler yapıyorum demiştim ya, bir ara 1967-1968 yıllarında çok büyük işler yapmak istedim. Bunu yersiz yerlerde nasıl yapabilirsin? Hani çocuklar mikado oynarlar, hani demirler falan. Demonte olup, monte olacak işler yaratmaya başladım. Yani parça parça yapıyorsun ve söküyorsun, kaldırıyorsun ve sonra monte ediyorsun. Meselâ  burada mekân oda, birkaç iş var. Monte ediyorsun, demonte ediyorsun. Orada müzikal bir durumda var. Kalkıp bir orkestranın çalmasıyla partisyon ilişkisi var. Yani o varolmak istiyor fakat varlığını başka bir yerde göstermesi lâzım… Bu tabi  nefesi gerektirdi. Burada bir takım filmler seçtim. Robert Kramer'in ‘Ice’ diye bir filmi var. Çok sert bir filmdir. Aynı 1969-1970 yıllarına rastlar. Orada da underground bir organizasyonun, politik bir organizasyonun, sözü hep böyle kapalı yerlerde tartıştıklarını ve kapalılıktan çıkıp, yukarıya yani havaya çıktıkları zaman, bunların nefeslerinin yetmeyeceklerini, ve aksiyona geçmenin ne olduğunu bilmediklerini  ve bir dil yaratmanın gerektirdikleri üzerine bir film. Çok acı bir film. Yapamıyorlar, yani filmde yapamıyorlar. Hepsini temizliyorlar. Şimdi burada da kalkıp öyle bir durum ki bunu siz o zaman böyle işleri sergileyecek bir tek yer yoktu. Bir yerden bir sergi teklifi geldi, 1969 yılında Bern’de, ve o serginin adı "Davranışlar Şekile Dönüşürken" idi. Ismiyle epey meşhur oldu o sergi ve hakikaten epey kapılar açmaya başladı. Bu sefer müzelerden bir takım teklifler gelmeye başladı, galerilerden bir takım teklifler gelmeye başladı. Aynı soruyla karşılaştım. Yıl 1972, Düsserdorf Kunsthalle’si, Almanya'da… Size bir sergi odası veriyorlar ve siz serginizi orada kuruyorsunuz. Yani şimdi bu konsept hepimizin bildiği bir konsept gibi kalır, o zamanlar böyle bir konsept, yani çağdaş sanatlar merkezine çağrılıp atölyenizden işler değil, orada bir sergi kurma konsepti, çok yeni bir konsept. Daha işin başındayız. Gördüğünüz gibi mekânın çekici bir tarafı yok. Yukarıdan ışıklar koymuşlar. Yer gri bir moket, itici bir mekân… Ve bu mekânın içinde benim galiba ikinci çıkışım, yani toprağın altındaki yerden, yukarı çıkmayı öğrenmeye başlıyorum. O zamanlar herhalde çok tartışmalı zamanlardı. Öyle bir devirdi. Meselâ  müzenin müdürü, serginin küratörüydü aynı zamanda… Ve o zamanlarda, aslında küratör de yoktu ortalıklarda… Benim sergimi monte ettiğim müddetçe buraya girmemesini söylemiştim, yani yasaklamıştım. Çünkü şunu öğrenmem lâzımdı; siz hangi an ziyaretciye kapıyı açacaksınız, nasıl karar vereceksiniz ki? Kapılar kapalı… Bir kapı var sağda… Bütün sergiyi ufak bir takımla monte ettiğiniz zaman, nasıl karar vereceksiniz kapıyı açmaya… Yani resim yaparken bu kolay, atölyenizde resim yapıyorsunuz, resim bitiyor ve "hah iyi oldu" diyorsunuz. Bunu alıyorsunuz duvara veya galerinin birine asıyorsunuz. Buradaki durum nasıl bir durum ki, siz karar veriyorsunuz, ve kapıyı açıyorsunuz, ve içeriye insanlar giriyor. Burada ziyaretçiyle, yani katılım ile yapıtlar arasında bir ilişki doğmaya başlıyor. Burada malzeme olarak yüzlerce metrelik mekânlar var, ortada yapıt falan yok, burada yapılıyor, ve bir de 30-40 rulo katran… Bu katranlar da, bizim mimaride bina yaparken izolasyon için kullandığımız yalıtım malzemesi… Tabi bunları ısıtarak biçimlendirmek için de bir takım araçlar var. Özetle sergi burada doğuyor. Dolasıyla ilk konuşmama devam edersem, ufak yerde doğan işlere karşın, burada müze yerinin bir atölyeye dönüşmesi gündeme geliyor. Artık çağdaş sanat merkezinin bir odasında, yahut müzenin bir alanında bir sergi doğuyor ve dolayısıyla orası bir atölye oluyor. Bunu vurgulamaya çalışıyorum. Almanya'da olduğumuzu da unutmayalım. Benim bir zamanlar, harflerle çok sert bir dönemim oldu, 1979'a kadar… Ondan sonra değiştim diyeceğim. Bir takım renkler değişmeye başladı. Burada tabi, Almanya'da olduğumuzu vurgulayan bir hava vardı. Mimaride değil, mimarinin dışında… Kunsthalle binasına dıştan baktığımız zaman, Viyana'daki Seccession binasına yakındır. Fakat o Seccession binası, o Art Nouveau binanın verdiği pırıltı burada yok. Kapalıdır. Penceresizdir. Dış, sizi çağırmaz. Halbuki, Seccession binasında çağırır. Burada da tüm bu Art Nouveau havalar var, fakat dış mimariyi hissetmessiniz.

 

Şimdi ben başka birşeye atlıyorum. Gittikçe mimarinin işin içine girdiği, 1989 yılına gidiyorum. Bu Pompidou Müzesi’ndeki "Dünyamızın Büyücüleri" sergisinden bana verilen yerlerden biri… Göstermemin sebebi, İki mimarın, Renzo Piano ve Richard Rogers’ın mimarisinin içine, bu kez işlerinizle siz girdiğiniz zaman, bu kurduğunuz işlerle bu yapı nasıl iletişime geçecek. Burada gördüğünüz şu platformlar, herhalde çoğunuz bilirsiniz, Maçka Sanat Galerisi’nin yer planının sahneye çevrilmiş halidir. Yani burada kalkıp birebir ölçek işin içine girmeye başlıyor. Mimari ölçekler ve bu mimarinin tabanı diyeceğim, plan kabarıyor, hacimlenmeye başlıyor. Bir platforma dönüşüyor. Tekerlekler var. Şu etkiyi vermek istiyordum; bir yerdeki mimarideki bir eleman uçuyor ve Pompidou’nun mekânının içine konuyor. Yani uçak nasıl iniş yapar, öyle iniyor. Hiçbir boya falan yok. Sahne boyalı değil. Oraya inmiş ve burada iki mimari birbiriyle konuşmaya başlıyor. Konuşuyor mu, konuşmuyor mu? Burada şu aklıma geldi. Maçka Sanat Galerisi’nin mimarisi, nasıl ki Pompidou mimarisini düşünmeden yapılmıştır. Bunun tersi de öyle mümkün; bu birbirinden habersiz iki mimarinin buluşması… Şimdi bu olayların üstündeki objeler çok kişisel objeler. Bunun detayına girmek istemiyorum. Bunun sunuş şekli kişisel demeyeceğim. Çünkü birebir Maçka Sanat Galerisi’nin hiç deforme olmadan kullanılmış halidir, ve Piano’yla Rogers’in mimarisinin içine girer... Burada size gösteremeyeceğim, sözle ifade edebileceğim başka bir şeyi de aktarmak istiyorum. Aşağı yukarı oniki yıldır mimarilerin sesleriyle uğraşıyorum. Yani şöyle söyleyeyim. Benim için her mimarinin kendine ait bir sesi vardır. Meselâ  Selimiye'ye gittiğiniz zaman o mimarinin kendine has bir sesi vardır. Ben bunları kayıt etmeye başladım. Hindistan'a gittiğimde Taj Mahal'in sesini kayıt ettim. Orada nedense insanlar konuşuyor, tabutun etrafında dönerken. Ve o ses, bizim anlayabileceğimiz ses yükseliyor. O mimarinin kubbelerinin içine karışıyor, ve soyut bir sese dönüşüyor. O ses bize geliyor. Ben ona mimarinin sesi diyorum. O sesi kayıt ettim. Ayasofya'yı kayıt ettim. Süleymaniye'yi kayıt ettim.

Bunlar gibi bir takım mimari yerlerin seslerini kayıt ederek, bu yapmaya çalıştığım gibi, -örneğin Maçka Sanat Galerisi’nin planını diyelim-; iki mimariyi nasıl çatıştırmaya götürüyorsun, nasıl karşılaştırırsın? Üstelik de, çok ham bir şekilde… Orada da kalkıp bu sesleri birbirlerine aşılamak. Benim en büyük düşlerimden biri Selimiye'nin sesini Ayasofya'ya aşılamak mesela. Yani o sesi oraya vermek… Ayasofya'nın mimarisinin içinde, Selimiye'nin sesinin çınlaması örneğin... İkisi de karışacak tabi; aynı zamanda Ayasofya'nın Selimiye'de olması gibi meselâ… O ise, çok daha zor. Şimdi işin içine mimari, hikâyesi hâlâ daha girmiş değil burada…

Yıl 2000 ve burası da 1838 döneminden kalma, Bordeaux kentinde bir yapı... Kemerleri falan gördüğünüzde bu mimarinin bendeki, ilk etkisi İstanbul’daki sarnıçları falan hatırlatması oldu. Mimarının adını hatırlamıyorum. Mimarı değil de, mühendis diye geçiyor daha doğrusu… Bir de bence bu binanın kurulma fonksiyonu etkleyici, tamamen koloniyal bir düzende kurulmuş. Bordeaux, bir liman kenti, ve Afrika’dan mallar geliyor, dağıtılıyor. Yani tamamen Afrika’nın kolonizasyonu ile ilgili bir depo bu yapı. Zaten ismi de Antrepo… Ve şimidi tabi, Koloniyalizm kendisini tükettip, başka bir şeye geçtikten sonra, bu yapı da bir yerde fonksiyonu yitiriyor. Fonksiyonunu yitiren çoğu yer gibi, burası da ya taranıyor, ya da başka bir fonksiyona geçiyor. Burası önce çağdaş sanat merkezi oldu. Tiyatro festivalleri, müzik festivalleri gibi etkinlikler burada yapılıyordu. Sonra 1980'de müzeye dönüştü. Bu gördüğünüz ise, serginin bir parçası… 2000 yılında bana verildi burası, ve ben de bu tarihi ele aldım. Bir takım başka faktörler işin içine girmeye başlıyor. Sadece mimari, stilliği falan değil. Bu sefer, mimarinin geçmişi de işin içine girmeye başlıyor. Buraya dünyanın her tarafından, her tarafından demek doğru değil, aslında aralarından sorun yaşanan ülkelerden, halılar getirttim. Burada o Kolonyalizmin yol açtığı mimari şekli, bir bakıma tersine çevirmek istedim. Fakat aynı zamanda, bu “depolama fikri”ni de taşıdım buraya… Büyük bir konuşma yeri düşündüm. Onseki adet sahne kurdum. Maçka Sanat Galerisi’nin planını sahneye dönüştü, bu kez… Burada hakiki XV.yüzyıl sahne tipi; bunu kaldırıyorsun ve orada onsekiz tane sahne oluşuyor. 33 gün tartışmalı bir okul kurdum ve her sahnenin üzerine, bu sefer aralarında sorun olan, kavga olan ülkelerin halılarını ve kilimlerini koydum. Meselâ, Tibet ve Çin halılarını getirdim. Meselâ, bir sahnede Tibet ve Çin halıları yanyana duruyor. Bir sahnede Hindistan ve Pakistan halıları yanyana duruyordu. Bir sahnede Azerbaycan ve Ermenistan halıları yanyana duruyordu. Bir sahnede Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan halıları ve kilimleri yanyana duruyordu. Şuna çok dikkat ettik. Aralarında kalite farkı olmaması lâzım; Çin halısının, Tibet halısından daha güzel olmaması lâzım… Aralarında "ben senden daha güzelim" kavgalarına girmemek için, 150 küsur tane halı bulduk. Hepsi şaheserdi diyeceğim. Ve bütün tartışmalar orda oluşmaya başladı. Bu atmosferin içinde, burada, binanın da bir atmosferi var aynı zamanda, bu binanın bir fonksiyonu da var. Bütün bunlar devriye girmeye başlıyor, o zaman…

Ben size bir de ters bir sergi daha göstereyim. Bu sergimden bilhassa konuşmak istemiyorum. Çünkü sekiz gün konuşacağım. Eğer sorucaklarıniz olursa onun için buradayım. Umarım bu yapıtlarla yerler arasındaki ilişki hakkında bir fikriniz olmuştur. Teşekkür ederim.

 

Soru-Cevap Bölümü

Soru-cevap bölümüne ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.