Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Bir Öğretim ÜyesininYaşamının 80 Yılı"

tarih: 
11/15/2001
poster: 
004_kck.jpg

 

 

“Bir Öğretim Üyesinin Yaşamının 80 Yılı”

Tarih: 15 Kasım 2001

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 5. konuşmacısı, ‘Bir Öğretim Üyesinin Yaşamının 80 Yılı’, başlıklı konuşmasıyla Prof.Dr. Kemal Ahmet Aru olmuştur.

Konuşma 15 Kasım 2001 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için  http://www.yunusaran.org/prof-dr-kemal-ahmet-aru adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Bir Öğretim Üyesinin Yaşamının 80 Yılı”

Prof.Dr. Kemal Ahmet Aru

Çok Değerli Hocalar, Sevgili Öğrenciler, Kıymetli Dostlarım;

Ben hep kendime soruyorum; “Acaba ben bu söylenenlerin hepsine layık mıyım?” diye. Bu konuşma gerçekten beni... Ne kadar yıl oldu biliyor musunuz? ‘40’tan hâlâ, demek ki 60 yıl böyle kürsüde konuşuyorum, hep... Belki de, en heyecanlısı oldu diyebilirim. Çünkü bu heyecanım şimdi değil de, bir kaç gündür hep devam ediyor. Bu uzun yaşamı, size kavranabilir bir hale getirmek, o bizim planlamanın hep bir içgüdüyle her şeyi daima kavranabilir bir hale getirmek şeysi, çabası... Yine o düşünceyle, bölümlere ayırdım. Bölümler onar yıllık... Tesadüfen onar yıl da iyi düştü.

’12 doğmuşum, ’22’de Cumhuriyet ilan edilmiş, ‘32’de ben Galatasaray’ı bitirmişim. Sonra ‘37’de burayı bitirdik, Yüksek Mimar Okulu’nu, ve böyle ileriye doğru... ‘37-’40 arası bir birşey yapmadığım devre gibi gözüküyor ama, askerlik yaptım. O da mühimdi. Ondan sonraki dönem ‘40’ta başladım Teknik Üniversite’de, ‘82’ye kadar, 42 yıl... Ve ondan bu yana da neredeyse 20 yıl, gelecek sene 20 yıl oluyor. Allah’a şükrediyorum, bana hâlâ  bu kuvveti veriyor, sağlığı veriyor. Yani biraz sonra size daha analizler yapacağım, kitabı olduğu gibi değil de, size kitaptan çıkardığım sonuçları aktarmaya çalışacağım. Bu gördüğüm ve inandığım, ve beni daima ayakta, dinç tutan, bir şanslı bir insan olduğum, kendime göre böyle bir kanım var. O belki de doğru...

Efendim, şimdi onar yıllık dedik, bu ne oldu, sekiz bölümdü, 80 yaş... Belki diyeceksiniz; “Hoca yaşını küçültüyor.”, 80-10, halbuki ben daha yaşlıyım... İki sekiz daha var, yani 88... 80 değil, 88 yaşındayım. Bu doğrumu acaba diye düşünüyorum. Ben bir kaç senedir hep 88 yaşındayım diyorum. Bir de bu var. Ben galiba 90 da oldum, ne dersiniz?

Efendim, benden bu kadar açıklama... Şimdi 1912-22 yılları... Bunlar üzerinde çok kısa kısa duracağım. Bunlar yazdığımız kitapta, derin derin var. Burada da zaten ne zaman, ne zemin buna müsait, yani bunların detaylarına girmeye... Önemli olayları seçmeye çalıştım size, onları aktarmaya çalışacağım.

Şimdi böyle bazı paragraf başları; kalabalık bir aile içinde doğuyorum Üsküdar’da, Şemsi Paşa’nın üzerinde eski bir konakta... Bir Paşa’dan bahsederler, hiç gören yok, ölmüş o da... Büyük dedeymiş, Halis Paşa... Abdülaziz Paşaları’ndan... İki hanımı varmış, iki köşk yaptırmış. Birisi benim babamın geldiği sülâle, bir de başka bir dayı daha vardı. Biz o bu taraftaki evde çocukluğum geçti. Kaç yıl, 1918-19’lara kadar... Büyük kalabalık aile... Bu koca evde, babamı çok az görürdük. Gelir, giderdi. Ondan sonra, annesi sağdı, “cici anne” derdik ona... Ve bir de annem, bir de kız karedşim... Böyle bir küçük aile, ve koca bir ev...

Şimdi bu ’12-’22 yılları arasında, ben orada çok olaylı, çok maceralar içinde, bir beş-altı sene geçirdim. Milli Mücadele yılları, memleket ikiye ayrılmış, bir İtilaf Devletleri’ne bağlı bizim Sultanlık tarafı, bir de Milli Kuvetler Kuvay-ı Milliye, Milli Mücadele taraftarları, bu iki düşman kitle... Babam Milli Mücadele taraftarlarını seçmiş, ve o zaman da kendine göre bir varlığı da varmış, ve bir hayli yardım etmiş o gruba... Bizden bir sürü evden, annem bir bandında anlatırdı uzun uzun, bir sürü cephaneler, erzaklar, elbiseler, şunlar bunlar, paketler halinde sevk edilirmiş, babamın aracılığıyla... Yani böylebir şey... Şimdi tabii bunun sonuçları bize yansıdı. Tabii yine haber ediliyor bizdeki olan bitenler, gelip annemi evvela götürüyorlar. Evvela evden adamları götürüyorlar vesaire... Ondan sonra babamı arıyorlar. Babam bu Milli Mücadeleye karşı İstanbul’da yakalanan... On dört-on üç kişi asılıyor Sultanahmet’te, on dördüncüsü de babammış, kaçıyor o... O nasılsa... biz de aileye çekmişiz demek ki, orada bir nokta var. Önemli... Bir şans...

Ve bizim de Anadolu yıllarında, yanımızda bir kadın var, Almanca öğretiyor. O iyi bir şey bize, hiç değilse bir lisan öğrenmiş oluyoruz. Fakat bir taraftan okula gitmiyorum. Yedi-sekiz-dokuz yaşlarında falan, okul yok. Anadolu’ya gidiyoruz. Antalya ve İzmir’de, iki sene Antalya, bir sene İzmir’de kalıyoruz. Ve nihayet buralardan tekrar memlekete dönüyoruz. Milli Mücadele kazanılıyor, ve neticede de ben de o sıralarda on yaşına gelmişim, tam ’22...

On yaşına gelmişim, daha okula gitmemişim. Ama yarım bir, belirli miktar Almanca biliyorum. Tabii o sıralarda, beni kim karar vermişse, çok önemli bir karar, herhâlde anne tarafım, annem böyle bu hususlarda çok daha iradeli ve kararlıydı, beni Galatasaray’a yazdırıyor, bir akraba arkadaşıyla... Beni oraya göndertiyor ve Galatasaray’a yazılıyorum. ‘32’de bitinceye kadar, yani bir on sene, ’23-’32... Şimdi Galatasaray benim için, daha sonra bütün karşıma çıkan şanslar, karşıma çıkan olaylar, benim onlar karşısındaki durumum vesaire, onların analizlerini yapacağım, fakat önemli bir safha olduğu için... Bu okulda ilk sınıflar geçiyor, orta ve sonra, ben o aralarda, zamanı bir miktar daha fazla çalışarak, o kaybettiğim yılları telâfi ediyorum. Ve nihayet, aşağı-yukarı yani bir on sene sonra ben, yani ben aşağı yukarı tam 20 yaşında, biraz gecikmiş olarak Galatasaray’ı bitiriyorum.

Galatasaray’da bizim çok kıymetli hocalar, o zamanlar, sizlere bu isimleri, Türk isimlerini sayayım. Mesela Hasan Âli Yücel bizim Türkçe Hocamız, ondan çok daha ileride bahsedeceğim. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Hocamız; Faik Sabri Turan, bu meşhur coğrafya kitapları olan eski Faik Sabri... Bunlar hep hocalarımız. İsmail Habib, bu da edebiyat hocası; Halit Fakri Ozansoy, bu da büyük şairlerimizden; Mükremin Halil, eski tarihçi, o bizim Türk Tarihi Hocamızdı. Ve daha buna benzer pek çok isimler...

Bu benim en büyük şanslarımdan biri olduğuna her zaman değiniyorum. Bu Galatasaray’da okumuş olmam, o bilhassa yarım kalmış, başlayamamış zamanında, gecikmeli bir ilköğretimin, böyle bir sonuçla bitmesi, yine benim bir şansım...

Bundan sonraki yıllar, benim için meslek tahsili... Şimdi meslek tahsili, Galatasaray’da hocalar var. Bunlar arasında, tasarı geometri öğreten, birçoklarınızın bildiği bir isim var burada... O da Galatasaray’da, Prof. Mambori. Mambori tarihçi-rehber, İstanbul Rehberi’ni yazan, yine Avusturya asıllı bir hoca, Mambori.... O bize de tasarı geometri hocalığı yapıyor, Galatasaray’da... Ben bu dalda, kendinden büyük bir eğilim var. Boyuna yapıp yapıp, veriyorum boyuna... Onların bazı benim beğenmediklerimi, vermiyorum. Onları gelip bizim çocuklar, alıyorlar benden, götürüyorlar falan... Mambori bunu farketti, bana en sonunda, son sınıflardaydı zaten, “Sen...” dedi, “... iyi olur” dedi, “buradan, Akademi’de şimdi Yüksek Mimarlık Okulu açıldı, oraya gitsen” dedi. Bana yaptığı gibi, bir de Ahsen Yapanar, rahmetli oldu. Aynı şeyi benden bir sene evvel, Galatasaray’ı bitirirken, ona da söylemişti. Söylemiş, sonradan öğrendim. “Bana da söylemişti.” demişti Ahsen, Allah rahmet eylesin. Ve Mambori’nin de tavsiyesine uyarak, başka türlü yani bir yol gösteren, hani başka bir, ailede mimar olur, onun yolundan gider vesaire, öyle bir şey yok. Rastlantılar beni bir nev’i şey etmiş oluyor, sevk etmiş oluyor.

Ondan sonra Akademi’ye geldik. Hiç unutmam, o zaman, gayet, şu holde, bir daha yüksekti hol, böyle aşağıda değildi de, yukardaydı, merdivenle çıkılırdı. O holde bir imtihan geçirdik biz güya... Bizi bir 20 kişi bir imtihan  ettiler falan, “İyi...” dediler. Alındık sonra...  Hatta imtihan  da değil de, bir kaç hocalar, bir şeyler sordular falan... Velhâsıl 20 kişi müracaat ettik, yirmimizi de aldılar. Düşünün 1932... Bir de bugünkü geldiğimiz noktayı düşünün. Ve burada başlayan bir beş sene... Burada başlayan beş sene, benim belki de en mutlu yıllarımdı diyebilirim. Gerçekten burası bitecek diye âdeta içimde daima bir üzüntü vardı, o zamanlar... Yahu bitmese keşke, burası ne kadar hoş bir atmosfer, ne kadar güzel, hocalar öyle, birşeyler öğreniyoruz devamlı... Velhâsıl, Akademi yılları böyle çok mutlu bir zaman içinde geçti, ve burayı bitirdik. Büyük hocalar gördük, Prof. Egly çok, Sedad Bey vardı, tabii... Sedad Bey’in ilk talebelerindeniz biz... Arif Hikmet Bey, Sedad Bey, daha başka Türkçe Hocaları vardı. Ondan sonra Egly çok iyi bir hocaydı. Tabii Fevkalâde, o bizi bitiremeden, hep anlatırlar ama inanmam, bazı sebeplerle ayrıldı buradan, o zamanki işte okuldan... Ve onun yerine, o da büyük bir şans diyorum, Prof. Bruno Taut geldi. Bir sömestr Bruno Taut’la proje yaptık. Bruno Taut tabii, bütün Almanya’da tanınmış, en büyük mimarlardan biri... Benim tabii burada büyük bir şansım daha var, o da Almanca bilmek... Bütün hocalarla ne kadar rahat konuşuyorum; Egly’le öyle, Bruno Taut geldi öyle... “Haydi gel...”diyorlar, “...sen bize anlat.” Biz orada tercümanlık da yapıyorduk. Velhâsılı, Bruno Taut’ta da bir kaç proje yaptık. O sırada Bruno Taut Sarayyolu Mahallesi için etüdler yapıyordu. Oraya ait bir etüdler, bize de yaptırdı burada, böyle öğrencilik sırasında, ve buna benzer... O çünkü toplu konut üzerine çok ihtisası olan biriydi, Bruno Taut.

Bundan sonra mezuniyet, ’37... ’37-’40 arası, bu bir ara dönem, kuyruk dönem.... Ötekine ekliyorum, ben onu... Bu dönemde, neden ‘40’’ta bir dönem oldu, çünkü ‘40’ta Yüksek Mühendis Okulu’na, o zamanki, asistan olarak girdim. O bir dönem başlıyor. Ondan evvel de, ‘37’de bitirmişim orayı... Bu üç yıl içerisinde, babamın şeyiyle, arzusuyla, o da bir garip arzu... O beni son, bu mezun falan olduktan sonra, beni artık kendine bir arkadaş gibi görmeye başlıyor. “Haydi gel...” diyor, “...beraber gezelim.” diyor. “The Garden Ball”lar falan, bilmem neler, bir sürü yerler var. Geziyoruz Beyoğlu’nda falan oraları, buraları... Ondan sonra böyle bir kaç gün devam ediyor, bir iki ay falan bilmiyorum. O sıralarda babam geliyor anneme diyor ki; “Bak Hanım...” diyor, “Bu bizim Kemal’i evlendirelim artık.” “Neden, ne oldu?” diyor. “Yok, yok...” diyor, “Bu da benim gibi gece hayatına alışırsa, onu zor kurtarırız.” diyor. Oradan benim, sezmiş oralara doğru meyyal olduğumu zâr, ama iyi etmiş yine... İyi etmiş, beni daha böyle hiç gün görmeden, daha biter bitmez tatiller, bir an evvel evlendik. Ve derken askerliği de belki biraz şey ederiz derken, kayın peder askerdir bizim, burada Erkân Reisi, Harp Akademileri’nde... Sonra Paşa falan oldu, Osman Paşa... O da nişanlandık falan; “Bizim damat askerliği erken yapsın, iyi olur. Hemen yapsın!” dedi. Yine boş geçirmedim ama, hem bitirdim Üniversite’yi, yahut işte o zamanki Yüksek Okul’u, hem evlendik, hem askerlik yaptık, hepsini o suretle, o üç yılda... O anlatılacak tarafı bu kadar...

Şimdi ondan sonraki yıllar, benim uzun yıllar... Bunlar da döner, dönem dönem biraz karakterini anlatayım.

Şimdi evlendik, Güzelbahçe yılları... Güzelbahçe, bizim Nişantaşı’nda, “Ayrı eve çıkalım.” dedi bizim Hanım, “Peki” dedik, Günseli Allah rahmet eylesin... Onunla ayrı, bizim burada bir on yılımız var. Bu Güzelbahçe yıllı, ben, rastlantılar, tesadüfler, bambaşka istikametlere giderken, dönüş yapmalar... Fevkalâde ilginç... Bütün bunları biliyor musunuz, ben bu kitabı yazdıktan sonra, bütün bunlar gözümün önüne serildiler. “Ya ne tuhaf.” dedim. Niye bütün bunlar denk gelmiş, hepsi... Ben her zaman en doğruyu seçmişim, şanslar, şanslar, en doğru... Ben sonra, işte bu kendi kendime düşündürdü beni... Ben asıl bu şeyde, o dönemde, ben daha Üniversite’ye girmeye karar vermemişim. Daha doğrusu gireceğim de, buraya gelmişim. Bana Burhan Toprak, o zaman Müdür burada, hepinizin tanıdığı... Burhan Toprak bana bir mektup yazıyor askerliğimde, “Sen... Sedad Hakkı Bey seninle ilgileniyor. Onun da talebesi olmuşsun. Senin burada asistan olmanı istiyoruz. Buraya gel.” diyor. Ben de orada arkadaşlara haber veriyorum. Velhâsıl uzatmayalım bu lafları, ben gelince burada diyorlar ki, Burhan Bey; “Vallahi...” diyor, “... sen bir gün geç geldin.” diyor. “Bir gün evvel bir arkadaş geldi. Onu aldık.” diyor. O da Ahsen... Ahsen’le de beraber askerlik yapıyoruz. Neyse fazla kurcalamıyorum. Sonra Mehmet Ali rahmetli, Hoca anlatırdı, o bulmuş... Yani neyse, bunlar dedikodu... Yani ben bu Akademi’ye tayinim için geliyorum. Zaten davet oldum. Olmuyor. O sıralarda başka işler oluyor falan... Ben tabii, bir de evlenmişiz. Bir aile kurduk. Bir şeyler yapmam lazım... Ama bir asistanlık falan, yine artık bu çağırdılar diye gittim diyorum ben... Yani böyle içimden bir dürtü halinde değil. Sonra bir gün tesadüfen, Alay Köşkü vardır, bilirsiniz. Alay Köşkü’nde Mimarlar Odası’nın toplantısı oluyor. Sene 1940’lar, ’39-’40.... Orada Zeki Sayar rahmetliyi görüyorum. “Kemal Ahmet...” diyor, “Bana Emin Onat telefon etti, bir asistan arıyorlarmış. Ben seni çok uygun buldum oraya... Sen bir gitsene oraya...” diyor. “Peki gideyim Zeki Bey.” diyorum. Ben kalkıp Yüksek Mühendislik Okulu, Mühendis Mektebi’ne gidiyorum. Emin Bey’le görüşüyoruz, ve orada asistanlığım başlıyor.

Şimdi o asistanlık döneminde de, çok ilginç olaylar... Evella bir Fransız Profesör var. Şimdi ben çok özür dileyeceğim bazı arkadaşlarımdan... Bir çokları, benim bundan evvelki anılarım da, belki bunların bazılarını bir başka ifadeyle daha da evvel duymuş olabilirler. Ama çok özür diliyorum onlardan. Ben mümkün olduğu kadar kısa kesmeye çalışıyorum. Bilhassa bu anılar kitabında, bütün bunların bir kısmı vardı.

Şimdi bu suretle ben başlıyorum. Evella bir, Dept’le, bir Fransız Mimar var, burada Gümüşsuyu’ndaki binada... Orada başlıyoruz. Mühendishane-i Hümayun orası malum... Dept bana biraz soğuk geliyor. Bu adam hiç itimat etmiyor vesaire... Neyse fazla uzatmayalım. Ondan sonra emin Onat İsviçre’den dönüyor, ve büyük bir reform yapıyor Üniversite’de; Mimarlık Şubesi’ni Mimarlık Fakültesi haline getirmeye çalışıyor. Üniversite oluyor ‘44’ten sonra, ben girdikten sonra... O da bir şans... Teknik Üniversite oluyor, Yüksek Mühendis Okulu... Ve ondan sonra da ben, profesör... Konkurlar kazanıyorum falan... Böyle bir sürü hikayeler... Konkurlar kazandığımı Müdür duymuş bunu, o zaman da Tevfik Taylan Bey Müdür, yukardaki okulun... O zaman “O...” demiş, “...Bizim asistan iyi çıktı. Onu doçent yapalım.” falan... Doçentlik de yok o zaman daha, şey var, müderris muavinliği... Fakat tam o sırada, kanun çıkarılıyor, müderris muavinliği lâğvetmek. “Haydi...” diyorlar, “Sen bir kitap yazacaksın.” İşte ben o zaman Türk Mimarisi’nden bir konu seçiyorum, bu Türk Hamamları diye... Onun üzerine bir kitap yazıyorum. Velhasıl doçent oluyorum.

Doçent de olduktan sonra ben, Prof. Holzmeister, derken Prof. Ölzner geliyor. Onun yardımcısı, bir Fransız profesör geliyor. La France Gemisini yapan bir profesör, Rui Sue ismi, enteresan, hiç unutmam. Rui Sue... O da bizde iç mimari dersleri vermeye... “Fransızca bilirsin.” diyorlar, derken ona da başlıyorum asistanlık yapmaya... Derken bunlar da yetmiyor. Bir de rahmetli Ziya Kocainan diye, ak saçlı, belki yaşlılarınız biraz hatırlar; İstanbul Belediyesi’nde çalışır, Moda’da oturur, enteresan bir adamdır, böyle beyaz saçlı falan... Bizde İnşaat Dersleri, Yapı Dersleri veriyor. O da nedense beni, çok ısınmış. “Kemal Bey ya...” diyor, “Gel...” diyor, “Sen bana yardımcılık etsene, çok iyi olur.” falan diyor. Haydi, ona da yardıma başlayınca ben, artık dört tane birden... Kürsü’de, oradan oraya, oradan oraya... Ben nihayet Emin Bey’e gidiyorum. “Emin Bey bak, doçentlik de yaptık. İşte bir yığın Şehircilik’te de doçentlik yaptık.” diyorum, bir nev’i... Yahut Mimarlık’ta neyse... O zamanlar daha yok tabii... Diyorum; “Siz bana ne olur, artık bir tanesini bunların bana, benim dalım olarak seçin de, ben artık onda ilerleyeyim.” “Aaa, haklısın.” diyor. “Haydi sen Şehircilik’te devam et.” diyor. O sırada, bir elden biz Şehircilik’e yöneliyoruz. Efendim, bu da o senelerdeki ilginç vak’a lardan biridir.

Ondan sonra tabi, Ölzner’le uzun yıllarımız var. Uzun değil de, onunla altı-yedi sene beraber olduk. Sonra o ayrıldı, ve Kürsü’yü aldım işte ondan, devir... O sıralarda, beni yurtdışına gönderiyorlar. Bu yetiştirme programına göre, Üniversite’nin yurtdışı gezileri vardı. Bir yıl ben o gezilerden istifade etmiştim. Bütün bir çok şeyler, görgümüz arttı bir çok hususlarda... Fakat bu sıralarda beni, daima Prof. Ölzner’le, bazı şehir planlama... Kendisi Bayındırlık Bakanlığı, Şehircilik Dairesi’nde uzman olarak çalışıyordu. İki haftada bir, gider gelir. Onun, oradaki bütün şehirlere ait planları alır gelir, burada öğrencilere anlatır. Çok ilginçti tabii dersleri... Ve bana da, Kayseri Planları’nı hatta vermişti. “Sen de bunları al.” Dedi. Sonra ben Kayseri’ye gittim geldim. Bir sürü hikaye var.

Ondan sonra biz, bir şehircilik yarışması açıldı. Ödemiş İmar Planı Yarışması... İlk defa, İzmir’den evvel açılan yarışmadır. Ona girdik. Birinci olduk, onda... Orhan Sefa, ben, ikimiz beraber... Bir de Celile Berk vardır. Bu Celile Berk de, biraz sonra bütün arkadaşlarımdan bahsedeceğim. Bir çoğu burada, hep gözlerine bakıyorum onların. Velhasıl, öylesine bir eğitim esnasında, “Şehircilik Eğitimi”de gördüm diyebilirim.

Şimdi 1950’de profesör olduk. ’50-’51... Kürsü’nün organizasyonu, yeni öğretim personeli, Kürsü’de yetişen hocalar hakkında... Onların bir çoğu karşımda zaten... Bir çoğu değil de, pek azı karşımda. Burada 26 isim var, bizim Kürsü2den gelmiş geçmiş... Bunların  ben de bir listesi var. Kitapta olacak o liste... Ölzner’le ‘43’te başlıyor. Ben ‘40’ta daha evvelden katılmış oluyorum, şeye, Üniversite’ye, yani  zamanki Yüksek Okul’a... Ondan sonra ilk asistanım, burada, Gündüz Özdeştir, şurada... Sene 1946... ‘46’da mezun oluyor. Ondan sonra geliyor. Celile Berk, zar galiba o da o sıralarda aynı... Kenan Akınay vardı, Atakyalı bir arkadaşımız... O bizde, ‘49’dan ‘50’den... Bunlar bilhassa okuyorum bu isimleri, sonra bunların hepsini anmış olalım diye... Emin Canpolat, hala aktif bir arkadaşımız, ‘50-’51 iki sene bizde kaldı. Hande Suher, burada, hocamız... Bana katıldılar bazıları... Yani emekli oldular. Ahmet Keskin, o Ahmet’i göremedim bugün burada... O da emekli oldu. Sadi Tugay, ’53-’54... Yılmaz Gürer, sonra Bakanlık’ta büyük görevler yüklendi, İmar İskan Bakanlığı’nda, ’54-’58 arası bizde çalıştı. Behruz Çinici, yine bizim Kürsü’de ’54-‘62’ye kadar... Enver Ergun, bu arkadaşımız Sosyal Planlama Dairesi’nde Müdürlük vesaire yaptı. Ve bu arkadaşımız sonra Birleşmiş Milletler Sosyal Planlama dairesi’nde çalıştı. Ve Viyana’da, Avusturya’da bir yerde görevliyken, bir şeyde, bir suikaste kurban gitti, olay... Allah rahmet eylesin. Ayten Çetiner, ‘59’da profesör oldum, o da burada... O da ’52-’53 falandır, bize katılması... Tekin Aydın, o da rahmetli oldu. O ‘69’da doçent oldu. Saim Beygo, o da rahmetli oldu. ‘61’de o da doçent oldu. Erdoğan Elmas, şimdi dışarıda serbest çalışıyor. ’62-‘63’te buradaydı. Orhan Göçer, onu da kaybettik. Allah rahmet eylesin. ’63-’83 çok dinamik ve fevkalade değerli bir arkadaşımızdı. Birol Baransu, sağ... Doçent... İsmet Kılınçrsalan, profesör oldu, bizde çalışıyor. Olgun Erşenkal, ‘69’da ayrıldı. Cihangir Ktluoğlu, ‘71’de ayrıldı. İbrahim Şanlı, 1971’de profesör oldu, sonra o şeyde, şimdi galiba Bilgi Üniversitesi’nin, Mimarlık Fakültesi Dekanı’ymış. Yücel Ünal, halen Fakülte’de, Şehircilik Bölümü’nde görevli... Prof. Gündüz Atalık, o da ’67-’68, o da emekli oldu. Yüksel Umuter, o da doçent oldu. Ahmet Yıldızcı, o da profesör oldu. On iki profesör, üç doçent, ve gerikalan hepsi beraber 26 kişi...

Efendim, bu listeyi bilhassa okumak istedim. Hepsine büyük teşekkür borçluyum. Bütün bu Kürsü’nün ortaya çıkmasında, Şehircilik Bölümü’nün Kurulması’nda, ve bütün Şehircilik Dalı’nın daha sonraki yıllarda yayılmasında, gelişmesinde, büyük rolleri oldu. Kendilerine burada, bu vesileyle bir deefa daha, yalnız olmadığımı ifade etmek için, size bu listeyi okudum.

Şimdi Efendim burada önemli bir noktaya geldik. ’50-’60 arası... Bu ’50-’60 arası fevkalade yoğun çalışmalar yaptığımız, Kürsü kuruluşu, Enstitü’ye hazırlık, daha bir çok çalışmalar, çok verimli yıllar... Bu, burada bir çok normal, yine anlatılacak şeyler... Ve pek anlatmak istemiyorum, zamanınızı almayayım. Bazı önemli olaylar benim için... Bu sıralarda biraz Avrupa’ya Dünya’ya açılmamız, Uluslararası Mimarlar Birliği’nin, Avrupa Komisyonları’yla çalışmamız, sonra Avrupa Mesken Komitesi’nin ziyaretleri İstanbul’u, bizim onları ziyaretlerimiz.... Ve bir çok onlarla beraber işbirliği çalışmaları. Ve onlarla beraber, yine benim Kürsü’deki o zamanki yetişmiş elemanlarla beraber, biraraya geldiğimiz, yaptığımız, benim Gümüşsuyu’ndaki evdeki toplantılar. Bunlar kitapta var, resimleri de var. O kişiler hep kendilerini görecekler orada... Bunlar benim için en verimli yıllar, en güzel anılar, belki de hayatımın en güzeli diyebilirim. Evet şimdi ’50-’60 arası böyle...

Bu mutlu yıllardan sonraki yılları, kısa olarak ’60-’70 var, ondan sonra ’70-’82 var ki emekliliğim... Bir de ondan sonraki dönem var ki, bunların detaylarına zaten yazılarda giriyorum. Şimdi ben burada ‘60’lı yıllar üzerinde duracağım. Çünkü önemli bir nokta... O noktayı da böyle, sanki Hoca orayı atladı, hiç ondan bahsetmedi, çünkü ben 147 oldum bir de o var. --- ...Aralarından 147 kişiyi Üniversite dışı bıraktı. Bunların arasında ben de vardım. Evvela üzüldüm. Sonra düşündüm. Fakültemiz’i kuran, her şeyi ortaya koyan, Prof. Emin Onat 147 olmuştu. Bu bir işaretti, öyle herkesi kolay kolay 147 yapmıyorlardı. Bunlar arasında, diğer üniversitelerden de büyük hocalar, doktorlar vardı. Bunlar..., ondan sonra, üzülmeye gerek olmadığını anladım. Belki de, içeride kalsaydım, üzülmem gerekirdi gibi bir his geldi içime. Bu bu kadar. Ama ne oldu ondan sonra? Onu anlatayım. Şimdi ‘60-‘61 yılları... Bunlara Stuttgart yılları diyorum. Yıllardan beri, hocalarıyla beraber çalıştığımız, Stuttgart Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehircilik Kürsüsü, beni profesör olarak davet etti. Kabul ettim, gittim. Üç sömestr sürdü. Stuttgart’dan Berlin, Hanover şehirlerine konferans verdim, sergiler yaptım, bir çok verimli çlaışmalar yürüttüm. Yürütüldü. Bu bu kadar...

Ancak ondan sonra, beni çok mutlu eden bir olay olarak tekrar işaret ediyorum, onu size okuyacağım. Tekrar Üniversite’ye davet yazısı geldiği zaman, Stuttgart’a bana, beni en çok mutlu eden olay, oradaki Kürsü Profesörü Orslinde’nin bana söylediği şu cümleydi. “Niçin gidiyorsun? Burada sana ihtiyacımız vardı. Bir müddet daha kal!” Bu cümle, hayatım boyunca unutmayacağım bir cümleydi. Yani düşünün, polites de olabilir, ama bir jesttir, ve bir şeydir. Yani doğrusu orada da ben bir hayli çalıştım ama, duramadım biliyorsunuz ya... O duramamamın sebebini size daha uzun da anlatacağım. Bu, Orslinde’nin bu ifadesi, bir nev’i beni bütün hayatım boyunca, yani ben orada bir sığıntı değilmişim, hissi geldi. Bir de o var, yani insan bir yere gidiyorsun... Evet, bu bu kadar...

Üçüncü Dekan oluşum, Dönem Dekanlığı... Bu olayı şöyle bitireyim; 1962’de Ekim ayında Kürsüm’e dönmüş, göreve başlamıştım. Fakülte Kurulu, Dekan seçiminde, beni tekrar üçüncü defa, Dekanlık’a aday göstermişti. Tabii itiraz ettim. “Ben iki defa Dekanlık yaptım. Yetmez mi?” dedim. Ancak onların ısrarı çok kuvvetliydi. Bu benden, bu bir nev’i özür dilemek gibi bir şeydi. Sonra anladım, ve kabul ettim. İki yıl daha, üçüncü defa Dekanlık yaptık.

Bunlar dışında, 1982’de emeklilik yaşıma kadar, İTÜ’de, önemli, vurgulayabileceğim olayları, toplu olarak şöyle özetleyebilirim diye, böyle bir, kitapta yok bu benim, fakat ben burada onların içinden özetler alıp, size buraya daha kısa bir zamanda sunayım diye hazırladım.

Bunlar mesela, ‘64’te Berlin Teknik Üniversitesi’nde bir yarıyıl misafir profesörlük yaptım. Bu da benim için çok ilginç bir deneyim oldu. ‘67’de yine, haa..., Şehircilik, Fakültemiz bünyesinde Şehircilik Enstitüsü’nü kurduk. Bu büyük bir olaydı. Bu tarihlerde İTÜ Senatosu beni, İTÜ Ayazağa Kampus Planları’nı hazırlamak üzere görevlendirdi. O sıralarda üniversite kampusleri üzerine, pek çok araştırmalar yapmıştım. Ayazağa Kampus Projesi’nin bir grupla hazırladık. ‘67 Yaz Yarıyılı’nda, Viyana Teknik Üniversitesi’ne bir sömestr misafir hoca olarak gittim. Şimdi bunlar bazıları...

Yine mühim olaylar arasında, Yüksek Lisans Eğitimi ve Şehircilik Fakültesi... Kendi alanımızda Kürsü’de, eğitim öğretim planları, ve araştırmaları sonucu, Mimarlık Fakültesi’ne bağlı olmayan bir Şehircilik Fakültesi hazırlıklarını tamamladık. 1980’de İTÜ Senatosu, bunu onayladı. Ancak o sıralardaki, YÖK Kanunu’ndaki değişiklik, üniversiteleri modeller haline getirdi, ve bu önerimiz de, bu surette gerçekleşmedi.

 ‘73’te Birleşmiş Milletler Eksperi olarak, Karaçi Master Planı Heyeti üyeliğine seçildim. Ve bir yıl arayla, iki defa Karaçi’ye gittik. Bu seçimde, sanıyorum, o sıralar da Birleşmiş Milletler’de çalışan, rahmetli asistanımız, Enver Ergun’un etkisi olabilir. Yani durup dururken beni oraya çağırmazlar, diyorum.

1975’te yine bir olay... Bu bizim, ayrıca benim daha evvelden çalıştığımız bir mimari grup, AHİ Grubu’yla, ki Hande Hanım da burada, onlardan bir arkadaşım, grubuyla Sheroton Oteli Yarışması’nı kazandık. Meğerse bu yıllarda, sonra, 36 yıllık mutlu yaşamımın sonu gelmiş. ‘77’de sevgili eşim Günseli vefat etti. 24 yıldır hâlâ  acısını çekiyorum.

Bir an tamamen boşlukta kalmış gibi hissettim kendimi... 1980’den sonra Stuttgart’da bir sömestr daha hocalık yaptık. 1980’de oğlum ve kızım Washington’a taşındılar. Nedenlerini anlatmaya lüzum yok. Ve kendi kendime kaldım. 1982’de de Teknik Üniversite’den emekli oldum. Bitmedi ama... Biraz daha sabrınız varsa, bir... Bu kitabı yazdıktan sonra, düşümcelerimi bir miktar... Yani değişen, bugüne kadar açıklayamadığım, sorularımın cevaplarını buluyorum bu kitapta, diyorum...

Bu kitabı yazdıktan sonra, yaşamımda bir değişiklik oldu. Geçmişteki uzun yılların anılarını bir yerlere kapatmış, ve saklamıştım. Kitabı yazdıktan sonra, bütün bu 40-50 yıllık öyküler yeniden canlandı ve gözümün önünde dolaşmaya başladılar. Her an bunlar üzerine düşünceler üretiyorum, unuttuklarımı hatırlamaya çalışıyorum, isimler arıyorum, bütün bu olayları, bir nev’i yeniden yaşıyorum. Bunu size sormak istiyorum; doğru mu acaba bu yaptığım? Yeniden hatırlamalar arasına..., beni mutlu edenler de oluyor arasında, ama çok kere de huzursuz oluyorum. O anıların özleminin çekiyorum. Diyebilirim ki, üzülüyorum. İşte böyle, nasıl isterseniz yorumlayın, diyorum.

Şimdi, efendim, bu kitabı yazmadan evvel de düşünüp çözümleyemediğim bazı konuların cevaplarını, çok açık bir yürekle, size anlatmak istedim. Neden ben Galatasaray’da geçirdiğim on yıllık öğretimin biraz da ilk beş yılında, çekingen, suya sabuna dokunmayan, kenarda yürüyen, akranlarınla oyuna katılmayan, kendi halinde, zararsız, terbiyeli bir çocuktum. Neden? Herkesin bir argo ismi vardı bizim Galatasaray’da, bana bir türlü bir isim bulamadılar, en sonunda bana “Kemal Bey” dediler. Benim ismim “Kemal Bey” kaldı. “Bu bizim, yaramaz bu bize...” diyorlardı bu “Kemal Bey”. Kimisinin kaplan, aslan falan filan değil de, yani daha adileri de vardı, onları saymayayım isterseniz. Mesela bizim rahmetli oldu, “Doktor Mustafa” vardı. Doktor Mustafa Pekin, tanıyanlarınız vardır, onun ismi Galatasaray’da “Kedi Mustafa”ymış. “Kedi Mustafa”, bana hiçbir  şey bulamadılar, “Kemal Bey” dediler. Hiçbir futbol maçına katıldığımı hatırlamam. İlk yıllarda, doğru dürüst bir arkadaşlık da kuramamıştım. Tabiki zaman içinde, daha ileri senelerde çok arkadaşım oldu, ve o çekingen pısırık halim biraz geçti, ama tam değildi. Evet daha var.

İşte bu kitapta, çekingenliğimin nedenini keşfeder gibi oldum. Çocukluğumun ilk yıllarını önüme serdikten sonra, ilkokul yaşının sonlarına doğru hâlâ okula gitmemiş, evde yetiştirilmeye çalışılmış bir çocuk... Başımızdan türlü politik maceralar geçmiş, evimiz basılmış, Anadolu’ya kaçmışız, ve bu yıllar esnasında, normal bir çocuğun geçirdiği yıllar değil tabii, kendi akranları arasına yedi yaşında katılamayan bir küçük çocuğun, tabiki yukarıda yazdığımız çekingenlik ve yabancılık duyguları olurdu. Ama emin olun, yani ben bu yazdıklarımı, şeyden sonra bunu yeni keşvettim. Yani “Bu neden öyle? Öyle yaratılmışım?” dedim. Halbuki değil o, yaratılış değil. O bir neden vardı.

Başarı ölçüleri üzerine, bir sözlerim de var. İkinci nokta da, bu başarı ölçüleri üzerine, kendi analizim bu... Bütün öğrenim yıllarımda, çok akıllı bir çocuk olmadığımı hep düşünmüşümdür. Sınıflarda sivrilen bir öğrenci değildim. Bu ama lisede, sonra burada daha sivrilir oldum. Bu hususta, belirli bir süre kompleks duyguları içinde oldum. Açıkça söyleyeyim, bir kusur niteliğindeki bu özelliklerimi, yıllara yayılan uzun yaşam içinde, çalışarak nasıl yendiğimi, daima ileriye doğru giderek bugüne geldiğimi de, bu kitapta iyi gördüm. Bu son çıkardığım sonuç, bütün benim gibi başlayanlara, bir örnek olmalı... Yılmadan çalışmak, başka çare yok.

Şimdi kitapata, bazı olayları da çok, lüzumundan fazla vurguladım, ve bunları öne çıkardım. Bunlardan birisi Hasan Âli Yücel, ve onun Köy Enstitüleri, ikincisi de 1950’lerde Celâl Bayar’ın bir şeyiyle, Anadolu’daki seyahatimiz, doğu seyahatimiz, Erzurum Üniversitesi olan eski Doğu Üniversitesi... Bu iki olay, benim hâlâ  düşünüp de, neden böyle olduğunu yorumlayamadığım olaylar... Bunları size de sunmak istiyorum. Bu iki olay kitabımın yazıldığı sırada beni çok etkiledi, ve galiba biraz da coşup bu olaylar hakkında görüşlerimi biraz da abarttım belki de...

Birincisi Köy Enstitüleri... Hasan Âli Yücel Galatasaray’da benim Türkçe Hocamdı. Uzun boylu, Atatürk’ün profiline benzeyen bir güzel yüzü, kalın kaşları, siyah bıyıkları vardı. Milliyetçi bir insan olduğu, her sözünden anlaşılıyordu. Ve 1940’ta, Atatürk’ten sonraki dönemde, Milli Eğitim Bakanı olarak Köy Enstitüleri fikrini getirdi. Kalkınmada geri kalmış, %80’inden azı, okur-yazar olmayan bir Türkiye’de, onun gibi bir adam, Milli Eğitim Bakanı olarak çok iş başardı. Türkiye yüzeyine yayılan 21 Köy Enstitüsü yapıldı. Bütün bu mimarlar seferber oldu, yarışmalar açıldı. Biz de o sıralarda Hasanoğlan, Orhan Safa rahmetliyle, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü kazandık ve uyguladık. Bu Enstitüsü’ler endişeli düşüncelerle, bir politik dönemde kaldırıldı. Kaldırılalı tam 50 yıl oldu. Ve bu 50 yılda Türkiye’nin yapısı değişir, okur-yazarlık oranı yükselir, ve görgüsü bütün milletin çok artmış olurdu. Ne oldu, çok yazık oldu, çok... Bu birinci işaret.

İkincisi, Doğu Üniversitesi... Atatürk’ün vasiyeti üzerine Celâl Bayar Reisicumhur olduktan sonra, 1950’den, ‘50’lerin başında doğuda bir üniversite kurmak fikrini ele aldı. İsmi “Doğu Üniversitesi” olacaktı. Bunun üzerine, o sıralarda var olan üç üniversite, üç üniversite vardı o zaman, İstanbul Teknik, İstanbul Üniversitesi, bir de Ankara Üniversitesi. On beş kişilik bir bilim heyeti, ben de içindeydim, İstanbul Üniversitesi’nde toplantılar yaptık. Ankara’dan Celâl Bayar ile beraber on beş kişilik heyet, Van-Diyarbakır-Elazığ’a incelemeler yapmak üzere, bir haftalık bir gezi oldu. Dönüşte Istanbul’da, yine Edebiyat Fakültesi’nde, bu on beş kişilik heyet, altı ay boyunca toplantılar yaptı. Doğu’da kurulacak Üniversite’nin yer seçimi ve programı hazırlandı. Buna göre Doğu’da en canlı, problemli ve verimli bölge olarak, Elazığ-Van aksı seçildi. Bu aks üzerinde, bu Üniversite’nin Fakülte, Enstitü, Yüksek Okul, Araştırma Merkezleri’yle bir nev’i dallanmış bir sistem olarak bölgeye dağılması üzerinde şemalar hazırlandı, ve bütün bunlar bir kitapta yayınlandı. O kitap bende var. Evet, sonra ne oldu?

Bu Üniversite, oradan 300-400 kilometre kuzeyde, uzaktaki tepeler üzerine, 2.000 metrelik tepeler üzerine, Erzurum’a götürüldü, ve orada gerçekleştirildi. Bunu kim yaptı? O zamanın Milli Eğitim Bakanı, Erzurum Milletvekili Salim Burçak. Neden yaptı? Ne işi var Üniversite’nin 2.000 mt irtifadaki yaylalarda? O isim, o şöyle dedi, o isim; “ Benim seçildiğim bölgedir. Orası iyi olur.” Peki neden o zaman on beş kişilik bir heyet, bir sene uğraştı ve en iyi sonucu çıkardı? Bunun cevabı bugüne kadar verilmedi. İşte ben onun için bu soruyu, bu kitabımda soruyorum. Cevabı verecek kim ise, versin!

Ve bu şanslar hikayesi... O şanslarla ben biraz duruyorum, çünkü o gerçekten bir hocalık şeyidir. Yani bunca yıl geçirmişiz, hani bu hocanın da belki, ufacık bazı görüşleri var ise, daha genç jenerasyona bir şeyler daha bırakayım diyorum.

Kendi analizim bu, şans üzerine... Rastlantılar, düşünceler, yorumlar... Doğum tarihim çok kritik bir dönem, harpler birbirini izliyor; Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşları, Çanakkale Harbi, Milli Mücadele, on yaşındayım... İstanbul’u terk ve Anadolu’ya kaçış. Bu ilk... 1922 mutlu yıllar başlıyor, Cumhuriyet’in ilanı, benim Galatasaray’a yazılmam, belki de bütün yaşamımın en büyüğü, en mutlusu... Galatasaray’daki on yıl, sonunda önemli bir karar, Prof. Maumboli, Tasarı Geometri Hocası, beni Mimari’ye (mimarlığa) gödermek istiyor. Beş yıl mimari tahsili... İyi seçmiş olmanın verdiği iç huzuru, ve verimli çalışma... Bu çok mühim... Eğitim üzerine Akademi’deki büyük hocalar... Bütün bunlar, bir şanstı benim için, çünkü mimarlık eğitimime de önceden karar vermemiştim. Düşünün ki o sıralarda, aynı zamanda Akademi’de bir büyük reform yapılıyordu. Bu reform’dan sonra hemen ilk girenleriz, ikinci yahut... Atatürk’ün şeye, en güvendiği Milli Eğitim Bakanı o zaman onun Necati Bey’i vardı, Milli Eğitim Bakanı Necati Bey... Necati Bey’e havale ediyor, ve Ankara’da hissediyor mimari mesleğinin ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ve yokluğunu görüyor. Bir sürü yabancılar getiriyor, “Evvela böyle bir okulu kuralım.” diyor. Yüksek Mimarlık Okulu’nu, Atatürk’ün Necati Bey’e ve bizim buraya şeysidir. Bunlar, tarihinde her hâlde bunlar yazılıdır, daha detaylı olarak...

Benim Yüksek Mühendis Okulu’na asistan olarak girmem, oradaki eğitime katılmış olmam, ‘44’te Yüksek Mühendis Okulu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık Fakültesi’nin Mimarlık Bölümü oluşu, benim büyük şanslarım diyorum. Ondan sonra Prof. Holzmeister’le buluşmam, Prof. Ölzner ile esas bu Şehircilik Dalı’nda çalışmaya başlamam, bütün bunlar benim güzel şanslarımın arasındaydı. 1946’da doçent, ‘51’de profesör olmam, ve o zamanki Fakülte’nin kurucuları arasında bulunmam, kuruluş yıllarında Fakülte’ye hizmet etmiş olmanın verdiği olumlu, onurlu duygu, bütün bunlar o tarihlerdeki şanslarım oldu diyorum, olarak görüyorum.

1951’de profesör olduktan sonra, Ölzner’den Şehircilik Kürsüsü’ndü devralmam, Kürsü Başkanı olarak çalışmam...  Tam o sıralarda uluslararası bir yarışmaya, beraber Gündüz ve arkadaşlarıyla katılmamız, bu İzmir Yarışması ve onda birinci olmamız, o büyük bir cesaret vermişti, bütün bize ve çevremize... Ve bu olayın Üniversite tarfından takdir edilerek, bize Üniversite Armağan’ı verilmesi gibi olaylar... Evet.

Bundan sonraki, Şehircilik Enstitüsü’nün kurmamız... Şehircilik Bilim Dalı’nda Kürsü ve Enstitü’yle yaptığımız çalışmalar, Şehircilik Enstitüsü’nün, Kürsümüz’ün dışa açılmasını sağlayan toplantıları... Bunların hepsinin başarıya ulaşmasında, hep hepimizin fedakârlığı ve büyük şansları olarak görüyorum.

Üniversite eğitim modelleri üzerinde yaptığımız çalışmalar, ve onun üzerine benim Teknik Üniversite Ayazağa Kampusü için yürütücü olarak Senato tarafından görevlendirilmem, o hususta yaptığımız çalışmalar, ondan sonra o sahada derinleşmem, bu gidip dış memleketlerdeki üniversiteleri gezmem vesaire, bütün bunlar hep büyük şanslar... Şimdi, ondan sonra, Birleşmiş Milletler’deki, bir Master Plan Semineri’ne, bir Birleşmiş Milletler adına üye olarak seçilmiş olmam, ki bunda her hâlde Enver Ergun’un bunda büyük rolü olduğunu zannediyorum, o da büyük bir şans...

Şimdi size burada bir şey daha söylemek istiyorum, bu önemli... İnsan önüne gelen şansları da iyi seçmesi lâzım herhâlde  ... Bir örnek vermek istiyorum, yıl 1953, Demokrat Parti Dönemi, Menderes Başbakan, Celâl Bayar Reisicumhur, Prof. Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı, ben yeni Dekan seçilmişim... Şehircilik Kürsüsü elemanları, üçten on iki-on beş oldu ama bir kaç hoca var, Doçent falan fazla yok. Gündüz Bey o zaman Doçent olmuş. Bu, ben Dekanlık’tayım, bir ziyaretçi geliyor, “Ben...” diyor, “...Demokrat Parti, İstanbul İl İdare Kurulu’ndan geldim.” aynen, “Fuat Köprülü Bey’in size selamlarını getirdim.” bu da aynen, bunun üstünde en ufak bir şeyim yok. Bütün arkadaşlar fazla bilmezler bunu, ben bunu sonra yazmıştım bir çok kereler...“Size isterseniz Ankara’da, isterseniz İstanbul’da görevler vermek istiyorlar kendisi.... Nasıl arzu ederseniz.” diyor bana bu zat, ve gelen de bir hoca, Fuat Köprülü’nün bir daveti yani... Hatta diyor ki oarada, “Yarın akşam hatta bir kokteyl yapılacak bizde, akşamüstü, siz de gelirseniz kokteyle, kendisi de belki gelir, orada görüşürsünüz.” falan...

Tabiki, bunu da bir şans olarak görmek mümkündü, şanslar arasında... Fakat içimdeki duygularıma göre, ben şöyle dedim; “Bu benim için çok büyük bir onur.” Evella tabii söyleyeceksin. “Sayın Fuat Köprülü Hocayı ellerinden öptüğümü söyleyin.” Tabii o da benden çok büyük bir hoca, Fuat Köprülü, “Şu bir kaç yıl için, halen Türkiye’de bir tane olan Şehircilik Kürsüsü kuruluş halinde... Benim burayı bırakmamamı, herhâlde   Hoca’da doğru bulmaz, düşünürse...” Yani bilseydi diyorum, bulmazdı. “Ben o kanıdayım ki, şu andaki bu noktada, Ülke’ye daha faydalı oluyorum. Beni burada bırakırsanız, iyi olur. Yoksa çok şeyler değişebilir.” diyorum. Yaaa!

Şimdi ondan sonra... Bana gelen, hiç ses çıkmadı, ilk ve son politik görev teklifiydi, oldu. Ve bir daha da gelmedi. Örneğin bu görevi kabul etseydim, herhâlde  çok karmaşık şeyler olurdu, ve şanslarımın hepsini de yitirebilirdim. Şans gibi görünen her şeye kanmamak lazım, onu iyi takdir de etmek lazım...

Bu bir bölümü atladım. İyi oldu onu atladığım. O bölüm çıktı şimdi karşıma da... Efendim, o bölümde de, bu son 1990’dan buyana yeni evimde yaptığım çalışmalardı. Onlar zaten yakın zamana ait, onları başka zaman da size anlatırım. Şimdi ben bir kurulmuş bir makine haline geldim, diyorum. Nedir bu halim? “Eski büyükler derlerdi...” diyorum, “...boş duran kulunu Allah sevmezmiş.” diye, bizde ondan galiba... Herhâlde   diyorum, hiç kimse benim boş durduğumu şikayet edemez. “Hiçbir iş yapmadı.” da diyemez. Bir şeyler yaptık herhâlde... Şunu da hemen söyleyeyim ki, boş bulduğum zamanlarda da, sürekli düşüncemde yapılanların arkasından, hemen neler yapmam gerektiğini düşünüyor, ve hemen yeniler sıraya koyuyorum.

Şimdi burada, evella bütün burada beni dinleyen arkadaşlarıma, sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Ama ayrıca, bir de büyük teşekkür hak eden, bir büyük kitle var. Bütün üniversiteler, ve üniversite gençleri... Bu yıllara kadar karşılaştığım bu insanlara, yine bu vesileyle burada sonsuz bağlılığımı ve şükranlarımı, sevgilerimi sunmak istiyorum. Çok teşekkür ederim.

Konuşmacı (Gündüz Özdeş ?): Hocam söz istiyorum. Efendim Hocamız şanslı olduğundan bahsetti. Ve bunu çok defa yineledi, tekrar etti. “Şanslıyım.” dedi. Doğru, doğrusu o Hocamız çok şanslı,  çünkü işte anlattıkları, bu kadar büyük işleri başaran bir insan, tabiki çok şanslı... Fakat ben de şans bakımından bir kaç şey söylemek istiyorum. Ben Hocam kadar şanslı olamam da, kendi hayatım içinde en  şanslı insanım, Hocam’ın öğrencisi olduğum için... Ama bunu biraz açıklamak istiyorum. Çünkü ben Hocam’ın öğrencisi olmasaydım, mesela bugünkü toplantıya davet edilemezdim. Çünkü asistan olmazdım, çünkü ben tuvalet mimarı olacaktım efendim. Bunu çok samimi söylüyorum. Ben 1960 yılında Üniversite’ye girdim. O zaman da yalnızca Teknik Üniversite’de sınav vardı. Başka hiçbir fakülte veya üniversitede de yoktu. Ben de Teknik Üniversite’ye girmek istiyordum. Ve de bir an önce dilekçe yazayım diye, Amcam İstanbul’a geliyordu,  bir dilekçe yazdım, kendisine verdim, ve benim için kayıdı yaptırmasını rica ettim Amcam’dan.

K.A. Arû: 1940 olacak o, ’60 değil.

Konuşmacı (Gündüz Özdeş ?): ’40 tabii...

K.A. Arû: ‘60 dedin.

Konuşmacı (Gündüz Özdeş ?): Hocam yaşlandınız falan demeyin sakın ha, görüyorsunuz yani... Tabiki 1940 yılında, dilekçeyi yazdım, Amcam’a verdim. Fakat Amcam İstanbul’a gelmiş, dilekçeyi vermek için Üniversite’ye uğramış, fakat şaşırmış kalmı, koskoca ilanlar duvarlarda... İşte “Bu yıldan itibaren Üniversitemiz’deki eğitim sistemi değişmektedir.” İşte “Yeni sistem şöyle olacaktır. Mimarlık var, İnşaat var, Elektrik ayrı, Makine ayrı, bir de PTT var.” Halbuki eskiden, yani bizden evvel, bir evvel, iki evvel, Elektrik-Makine berabermiş, Elekmekmiş ismi, ve İnşaat Fakültesi yol-su-demiryolu-köprü mühendisi yetiştirir, Mimarlık ayrıdır, ismi Mimarlıktır diye o sene ilan edildi. Ben bunu döndüğüm zaman farkına vardım, ama dilekçem de elimde, zaten Teknik Üniversite’ye de girmek istiyorum, dilekçeyi de verdim, girdim. Sonuçta İnşaat Şubesi’ne girdim. O da mühim değil de, şu çok mühim, İnşaat Şubesi’nde ve ben mimar olacağım. Bir de yazı vardı koskoca; “Artık bundan sonra, şubeler arasında değişiklik yapılamaz.”, yapılamaz. Benim aklım Mimarlık’ta, ama bizim dilekçe de böyle oldu. İşte başımdan böyle işler geçti, ve ben İnşaat’a girdim. Ve tabii sonra Hocam’ın talebesi oldum. Şimdi şansıma bakın, ne kadar şanslıyım ben. O zaman altı seneydi Üniversite, ve Şehircilik Dersleri 4-5-6, son üç yılda okunurdu. Ve Hocam’la  tanışmamız işte, bu dördüncü sınıftan itibaren başladı. İki sene, üç sene aynı şeyde, derslerinde, Hocam’ın derslerinde talebesi olarak bulundum. Hiç unutmuyorum, son sınıfın daha ortalarında, hatta başlarında, yani bir seneye yakın bir zaman var, ve ben o zaman hep İnşaat Mühendisliği’ne girmiş olduğum için şans olarak, o kötü şans olarak, doğrusu hep aklımdan, bir tuvalet mimarı olabilirim ben, ne olabilirim diye düşünüyordum. Çünkü inşaat mühendisi olarak bir mimara ne ihtiyaç olur? Büyük istasyonlar yapılmış, kalmış yani tuvaletleri kalmış ortada... Bunu uzattım ama, inanın ki böyle bir  hisle, senelerimi geçiriyordum, geçirdim, geçirdim, geçirdim. İşte son sınıfın başlarında Hocam beni çağırdı ve dedi ki; “Gündüz, Prof. Hölzner seninle görüşmek istiyor.” Ne için olduğunu söylemedi. O günden sonra da söylemedi. O günden buyana ben bu hikayeyi her yerde anlatırım, hâlâ  da söylemedi. Ama beni Hocam çağırdı, ve beni Hölzner’e gönderdi. Prof. Hölzner bana, “Sen mezun olunca, asistanımız olur musun?” dedi. Her defa diyorum, nasıl sevinçten düşüp bayılmadım bilmiyorum. Bayılma şeyim yok efendim. O yok. Şansım çok fazla, bayılmadım, ve ben bu sayede asistan oldum. Ne kadar minnettar olduğumu, dünyada kendimin ne kadar şanslı olduğunu, bilmem ki nasıl anlatabilirim size daha...

 

Huzurlarınızda Hocam’ı tekrar öperek, teşekkürlerimi sunuyorum.