Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Bu Fincanı Tasarlayan Biri Olduğunu Biliyor Musun, Ve Başka Tasarım Hikayeleri"

tarih: 
04/29/2008
poster: 
31-AYSEBIRSEL.jpg
konusmaci: 

 

 

“Bu Fincanı Tasarlayan Biri Olduğunu Biliyor musun, ve Başka Tasarım Hikâyeleri”

Tarih: 24 Nisan 2008

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.


Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 31. konuşmacısı, ‘Bu Fincanı Tasarlayan Biri Olduğunu Biliyor musun, ve Başka Tasarım Hikâyeleri’ başlıklı konuşması ile Ayşe Birsel olmuştur.

Konuşma 24 Nisan 2009 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekeşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/ayşe-birsel adresini ziyaret edebilirsiniz.


Konuşma Özeti

Tasarıma ve elle tutulur şeyler hayal etmeye olan düşkünlüğüm bir beş çayı sırasında şehir planlamacısı bir aile dostumuzun bana “bu fincanı tasarlayan biri olduğunu biliyor musun” diye sorması ile başladı. O günden bu güne eşyalarla insanlar arasındaki fiziksel ve duygusal ilişkiyi kendime iş edindim.

Tasarımcı ile kullanıcı arasındaki alışveriş (transfer of ownership) tasarım sürecini ayakta tutan bağdır. Bugün benim kafamda doğan, benim fikrim, tasarım ve üretim süreci sonunda, senin eşyan olur. Kullanıcı kendini yaptığım üründe görebilir, bu ürünle eşleşebilirse o tasarımı seçer. Bu eşleşme göz açıp kapayana kadar, bir saniyelik bir aşk hikayesidir. Zaten bu yüzden ürünlerin güzel olması diye birşey söz konusudur, çünkü güzellik kullanıcıyı kendine çeker. Ama her ilişkide olduğu gibi o çekimin arkasında da iç güzellik, kullanılabilirlik ve iyi bir mantık olması lâzımdır. 

 

“Bu Fincanı Tasarlayan Biri Olduğunu Biliyor musun, ve Başka Tasarım Hikâyeleri”

Ayşe Birsel

Hoşgeldiniz. Bu çok güzel İstanbul bahar öğleden sonrasında, dışarda olmayıp da, bizimle burada olduğunuz için çok teşekkür ederim. Bugün sizlerle, en yakın zamandaki çalışmalarımı paylaşmak istiyorum. Çok sayıda görsel var.

Bugünkü konuşmam sizin için, ama bu konuşmayı hazırlarken Yunus için hazırladım. Emine Güreli beni davet ettiğinde bir başlık istedi. O anda, nedense bu fincan hikâyesi aklima geldi ve olabilecek en uzun başlığı koydum. Çünkü benim tasarıma girmem, bir beş çayı sırasında, bir aile dostumuz, Sümer Bey’in ki, şehir planlamacısıydı, İzmir’de oturuyorduk. Annem hatırlar. Annem de burada… Çay içiyoruz, ben de o sırada mimar olmak istiyorum. Aslında ben avukat olacaktım. Sonra son dakikada yan çizdim. Mimar olmak istiyorum çünkü çizim yapmaktan çok zevk alıyordum. O zaman da biz mimarlığı biliyorduk. Bana dedi ki; ‘Sen endüstri tasarımını biliyor musun?’,  ‘Hayır.’ dedim. O zaman 16 yaşındaydım, ve ilk defa duyuyordum. Çay fincanını aldı, ve bana o çay fincanının üzerinde; ‘Bak…’ dedi ‘bunu tasarlayan birisi var. Sen bunu biliyor musun?’. Ve bütün kullandığımız eşyaları tasarlayan insanlar olduğundan bahsetmeye başladı. Ve o çay fincanını anlatırken dedi ki; ‘Bak bu sıcak su tutar. Elin yanmasın diye kulbu vardır. Kulbunu parmağının tutabileceği şekilde yapar, o büyüklükte yapar. İşte çay dökülürse onun altına bir tabak lâzım.’ Öyle anlata anlata bana fincanın şeklini, rengini, nasıl bir işlev gördüğünü, ve bunu düşünen insanın da neleri düşündüğünü, özellikle insanın çay içmek istediği zaman karşılaştığı durumu anlatarak, beni bu mesleğe aşık etti. Ve benim o konuşmadan anladığım, tasarım insan ölçeğinde… Mimarlık fakültesinde konuşuyorum. Mimari bina ölçeğinde… Bana tasarımın insan ölçeğinde, yani birebir olması, elle tutulabilir olması çok hoşuma gitti. Açıkçası da, mimarlıktan daha kolay olduğunu gördüm. Bir fincan tasarlamak ve onu üretime geçirmek, bir bina yapmaktan daha kolay.

Şimdi İzmir’den New York’a hızlı bir geçiş yapalım. O sırada ODTÜ tasarım bölümü üçüncü senesindeydi. Daha doğrusu ikinci senesindeydi, ve ben üçüncü senesi girdiğimde daha mezun vermemişti. Oradan arkadaşım Elâ Hanım da burada, Elâ Cindoruk… Ve bir de, Mimar Sinan Üniversitesi’nin tasarım bölümü vardı. Fakat siz yetenek testiyle alıyordunuz. Ben ondan çakarım diye size müracaat etmedim. ODTÜ’ye imtihanla girdim. ODTÜ’de okuduktan sonra, Fulbright bursuyla New York’ta Pratt Institute beni kabul etti. oraya da masterımı yapmaya gittim. Oraya gittikten sonra da bölüm başkanı olan Bruce Hannah bana iş teklif etti. İlk projemi verdi. O proje de Bruce Hannah ve Ayşe Birsel adı altında, Knoll firmasınca üretildi; ‘orkestra’.. Bir ofis aksesuarları koleksiyonu, ‘orkestra’ adında… O imkân da çıkınca, ben tamam dedim, artık New York’ta ben bu işi yaparım. Tam da yani cahil yakaşımıyla… O zamandan beri de tasarımcı olarak New York’ta çalışıyorum.

Google Earth’te bizim adresimizi girerseniz, büyük bir ihtimalle böyle bir görüntüyle karşılaşacaksınız. Midtown’da tam Manahttan’ın göbeğinde, bir çatı katında çalışıyoruz. Beklerim. Ortam böyle bir ortam, ve ayakta duran Bibi Seck benim ortağım, hem hayatımda, hem iş ortamında beraber çalışıyoruz. Bu bizim toplantı odamız. Bu görsellerle, sizi bir şekilde bizim işyerimize götürmek istiyorum.

‘Resolve’ göstereceğim resimlerini, Herman Miller için yaptığımız bir ofis sistemi. Ondan sonra Dino Sanchez bizimle çalışan çok yetenekli bir eleman… Yuka Hiyoshi, geçen hafta sonu evlendi. Bu onun resmi, bu da eşiyle, Alex’le olan… Biz çok küçücük bir stüdyoyuz aslında, Bibi, ben ve birlikte çalıştığımız birkaç insan… Fakat bu aslında biraz yanıltıcı oluyor çünkü, beraber çalıştığımız şirketlerin çoğunluğu büyük şirketler… Projeleri beraber yapıyoruz. Biz aslında dışarıdan onlara aşılanan, bir ağaca aşılanan yeni bir filiz gibiyiz… Biz böyle küçük bir grupla giriyoruz, onları transforme edip çıkıyoruz. Çalıştığımız projeler aslında 50 kişilik, 60 kişilik, 150 kişilik projeler. Böyle işte iki kişi önce dikkat etmiyorlar. Sonra bütün şey değişiyor. Tasarımcının da zaten görevi o; insanlara üreticilere, daha önce düşünmedikleri, üzerine düşünüp de çözemedikleri tüm problemlere bir çözüm getirebilmek. Bizim özelliğimiz de ‘outsider’ olmamız. Biz dışarıdan şirketlerin içine giriyoruz. Ve o dışarıdan getirdiğimiz bir ‘outsider’s perspective’, bir değişik yaklaşım var.

Yani biraz da cahillik oluyor; insanın bilmediği şeyden gözü korkmazmış. Biz de öyle işte; tasarımcı olarak bir şirketin içine girdiğimiz zaman, onların günlük endişelerinin dışında olduğumuz için, genelde onların düşünemediği şekilde düşünüp, yeni çözümler getiriyoruz. Çalıştığımız üreticiler de genelde yaptıkları işi çok iyi biliyorlar. Onlar da bize bildiklerini öğretiyorlar. Her proje bir ders gibi oluyor. İşin keyfi de orada zaten; her projede yeni bir şey öğreniyorsunuz. Genelde aynı işi de tekrarlamıyoruz. Dolayısıyla sürekli ders hali… Peki biz ne yapıyoruz? Bizim işimiz tasarımcı olarak bir şekilde kullanıcıya dokunabilmek… Ben önce onu anlatmak istiyorum, ondan sonra da yaptıklarımızdan örnekler göstereceğim.

Şimdi endüstri ürünleri tasarımının odak konusu; benim fikrim senin malın oluyor. Tabi bu fikir benden çıktığı için, ben bir yerde anneyim. Zaten de anneyim, ama bu çok iyi bir metafor… Ben anneysem, üretici baba… Biz bir şekilde bir fikir ortaya çıkartıyoruz, ve o fikir bizim ürünümüz oluyor. Ama başarılı olursak, o ürün sizin ürününüz oluyor. Siz ona sahip çıkıyorsunuz, kullanıcı olarak…

Şimdi bu biraz uzaktan kumandalı oluyor, çünkü biz kendimiz için tasarlamıyoruz. Bazı tasarımcılar kendileri için tasarlıyorlar. Ama benim inanışım; binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insan için, yani endüstri tasarımının anlamı da o, seri üretilmesi… Onlar için üretildiğine göre, bütün o insanlar olmama imkân yok. Bir ofis malzemesi ya da bir ofis sistemi tasarladığım zaman, ben öyle ofislerde çalışmıyorum ki, nasıl anlayabilirim? Ama bir şekilde, buna ‘empati’ diyorlar, benim her kullanıcının kafasına ve beğenisine ulaşma, onların ne istediklerini düşünmem… Yani kullanıcı; ne istiyor, ne arıyor, ne bekliyor. İşin hoş enteresan yani bu…

‘Seni bir anlayabilsem’den kastım ise, tasarımcı olarak o pek çok kişini kafasının içine girip, o insanların neye ihtiyacı olduğunu, neyle mutluluk duyabileceklerini, neyle rahat edeceklerini anlayabilmemiz lâzım. Mesele tam da bu… İşin enteresan yanı ise, zaten kullanıcı da ne istediğini bilmiyor. Yani özellikle yeni bir şey yapmak istiyorsanız. O bulmacayı çözmek de bizim işimiz. Ve aramıza sürekli giren pek çok şey var. Ben pek çok şeyi de basitleştirerek anlatıyorum. Yani değinmek istediğim şeyler hakikâten tasarımcıyla-kullanıcı arasında gelişen ilişki ve bağlantı…

Öte yandan ‘aramıza girenler’ dediğim zaman da, aramıza eski tasarımlar giriyor. Yani o güne kadar kullanmaya alıştığımız tasarımlar. Onlar bizim bir şekilde şeyimizi… Onlar farklılaştırıyorlar. Şimdi o güne kadar bir şekilde oturmaya alışmışsanız, sandalye anlayışınız o anlamda gelişiyor. Tasarımcı olarak bunu tamamen yeniden değerlendirmek istiyorsanız, öncelikle o sizi şartlandıran, ve bütün kullanıcıyı da üreticiyi de şartlandıran, günümüze kadar gelmiş ürünleri bir şekilde kafanızdan çıkartıp atmanız lâzım ki; bu da o kadar kolay bir şey değil. Ben her yeni projeye oturduğum zaman, defterimi açtığım zaman, aklıma o konuda, yani yaptığım projeye göre, araba yapıyorsam araba, sandalye daha yapmadım, fincan yapıyorsam fincan, diğer sevdiğim bütün ürünler aklıma geliyor. Hâlbuki, bir şekilde onları kafamızdan çıkartıp, yani sıfırdan; ‘Bunu nasıl düşünsem iyi olur?’ diye düşünmek lâzım. 

Birkaç tane de örnek vermek istiyorum. Meselâ ben ofis sistemi tasarlıyorum, ve Amerika’daki ofis sistemlerinin standardize olmuş hâli cubicial. Cubicallar bu pano sistemlerinden, 90 dereceyle yaptığınız küçük kutucuklar… Cubicalın isminde zaten cube var, yani küp şeklinde tam… İnsanların alıştığı ofis sistemi, en azından pazarında cubical üzerine. O şeyden şıkıp, yani; ‘Bu küp olmasa, Niye küp olmalıymış? Başka türlü nasıl olabilirmiş?’ diye düşünmeye başlamak lâzım. Ya da benim en sevdiğim diğer konu, klozet kapağı… Klozet kapağı, Türkçe’deki ismi daha doğru, hakikâten bir kapak… İnsanla hiçbir alâkası yok. Hâlbuki, İngilizce’de ‘toilet seat’ yani sandalyeliğe özeniyor… Oysa ki, sandalyeyle hiçbir alâkası yok. O sizi şartlandırıyor. Şöyle düşünmek lâzım; ‘Niye plastik kapak yapayım ki, insanların rahatça oturabileceği, ergonomik bir şeyler yapmak lâzım…’ Zaten ona göre düşünmeye başladığınız zaman, -şimdi bir şeyler göstereceğim-, başka türlü bir tuvalet fikri ortaya çıkıyor.

‘Briefcase’e gelirsek, briefcase yani dosya için tasarlanmış bir çanta; şimdi onu alıp içine laptop koymanın bir anlamı yok, ama öyle yapıyoruz.

Bu konuşmamda aslında en çok söylemek istediğim, bu iş tamamiyle insan sevgisiyle alâkalı bir iş… Bütün yaptıklarımız, insanlar daha iyi yaşasın, daha iyi şartlarda, daha güven içerisinde ürünleri kullansınlar, günlük hayatlarına bir rahatlık, bir kolaylık getirebilelim., diye…

İnsan sevgisinden de bahsederken, yani demek istediğim; ürün sevgisiyle tasarım yaparsanız, tasarımcı olursunuz ama, tasarımlarınız ürün sevgisiyle dolar, başka bir yere gider. Ama düşünce sisteminizin ortasına insanları koyup, insanları düşünerek yaparsanız, başka bir yöne gidiyor. Bence doğru yönelmektedir. Ve bir sandalye tasarladığımız zaman, ben yeni bir sandalye tasarlayacağım diye işe başlarsanız, çok güzel bir sandalye yapabilirsiniz. Ama hakikaten bir problem çözüyormusunuz, onu bilemiyorum. Fakat, insan ve sandalye diye düşünmeye başlarsanız, bence başka bir yere gidersiniz, başka bir sandalye tasarlarsınız. Ayakta durmaktan yorulmuş bir insanı düşünürseniz, belki sandalye tasarlamazsınız. Işte benim de kendi başıma, ya da Bibi’yle birlikte oturup düşünmeye başladığımız zaman geçirdiğimiz etaplar zaten bunlar. Önce sandalye düşünüyorsun. Sonra birden bire kendini yakalıyorsun; ‘Yahu sandalye niye düşünüyorum ki? Başka insanlar sandalye düşünmüşler. Oturan bir insan düşüneyim.’ diyorsun. Sonra da diyorsun ki; ‘Dur bir saniye, ben niye oturan bir insan düşünüyordum?’ derken yorulmuş bir insan düşünmeye başlıyorsun ve düşüncen başka bir yere geliyor. Yani ümide ve bir çözüme doğru yönleniyor. Şimdi bunu bir şeye daha bağlamak istiyorum. Bence bizde millet olarak insan sevgisi fazla, çok var. O sebeple bizlerden iyi tasarımcı olma şansı çok yüksek… Her topluluk böyle değil. Onu da söylemeden geçmek istemiyorum. 

‘Hayâlperest olmak’… Şimdi bizim yaptığımız… Bu işi yapalım diye insanlar bize para veriyorlar. Kimse de hayâl kurmanız için para vermek istemiyor. Bu işin en zor kısmı, ve bu iş hayâl kurmadan da olmuyor. Bir şekilde kendinize o hayal dünyasını yaratacaksınız, o dünyayı yaratmak için de kimseye çaktırmadan zaman ayıracaksınız. Benim tecrübem, ve gözlemim, tasarım mesleği gittikçe fevkalâde mantıksal bir çizgiye doğru gidiyor. Her şey işte kısa zamanda çok iş yapalım, az parayla sen de bunu tasarla… Ama yeni bir fikir düşünmek, o kadar kolay değil. Bir kez korkmamak lâzım. Yani aptalca şeyler yapmaktan korkmamak lâzım. Bunun için de zamana ihtiyacınız var. Aslında en iyi tasarımlar, tatil sonrasında ortaya çıkan tasarımlardır. Şimdi başka insanın parasıyla ürün geliştirdiğiniz zaman o tatillere pek izin vermiyorlar. Bir şekilde onu yaratmak lâzım. Ya seyahat ederek, ya müzelere giderek, ya kitap okuyarak, ya müzik dinleyerek… Bir şekilde…

Şimdi sadede gelelim; ‘anafikir’ peki hayâl kurdunuz, hayâl kurdunuz… Ortadaki şeyleri de kafanızdan çıkardınız attınız. Sizden önce yapılanları… Şimdi ne yapmak gerekiyor? Herkesin başka bir yaklaşımı var. Bizim yaklaşımımız şöyle, genelde biz önce fikri de-construct ediyoruz, yani parçalarına ayırıyoruz. Ondan sonra onu tekrar reconstruct ediyoruz ki; öbür slayt bunu daha büyük olarak gösterecek.

Bu projeyi size göstereceğim. Biz Herman Miller için bir proje yaptık ‘Teneo’ isminde, bir storage sistem. Yani ‘dolap’ deyince pek karşılığı olmuyor. Dolap sistemi olarak aynı fikri uyandırmıyor ama genelde bir ofis sistemi anlamında storage düşündüğünüz zaman, bu kalsik anlamda bir file box dediğimiz bir şey, metal bir kutu… Onu de-construct etmeye başladığınız zaman bakıyorsunuz; ‘bu ne işler yapıyor?’ diye… Öncelikle her şeyi ayakta tutuyor ki, bütün kullandığınız şeyler yerde olmasın. Dağınık durmasın diye contain ediyor. Onları bir şekilde organize ediyor. Bir şekilde görsel olarak kapatıyor, ve gerekirse de bunu kilitleyebiliyorsunuz.  Bunları de-construct etme şeklinde adlandırıyorum ama, yani işlevleri parçalarına ayırdıktan sonra, olayı çok daha soyut bir şeklide görmeye başlıyorsunuz. Abstraction çok önemli. Oradan, bu sefer karar veriyorsunuz; ‘bunlardan hangisi benim için önemli?’, ‘ve nasıl ilişkiler kurmak istiyorum?’ Meselâ bu göstereceğim projede, structure kısmı çok önemli. Yani her şeyin dolabın, ya da storageın, bir şekilde bir structureı olması lâzım. Ondan sonra, kapılı dolap mı olsun, yok çekmeceli dolap mı olsun, açık mı olsun, kitap mı tutsun… Onlara karar veriyorsunuz. Ve onlarla beraber, ne kadar kapatmalıyım, ne kadar kapatmamalıyım... Ve bir şekilde sistemi tekrar re-construct ediyorsunuz. Re-construct ederken de, parçalar arasındaki ilişkinin, ne kadar esnek olup olmayacağına, ne kadar option diyeceğim yani ne kadar seçenek verip vermeyeceğine de karar veriyorsunuz. Bunları yapabildikten sonra da, geri dönüyorsunuz tekrar kullanıcıyı düşünüyorsunuz. Kullanıcı neler bekliyor, böyle ürünleri kullandığı zaman genelde neler yapıyor. Bu bizim anladığımız… Meselâ insanlar ofiste dolaplarını kulanırken sadece, storage işlevi değil, aynı zamanda yemek yiyorlar, aynı zamanda konuşuyorlar, aynı zamanda biribirlerine işlerini gösteriyorlar, biribirlerine bir şeyler öğretiyorlar. Bütün bunları değerlendirmeye başladığınız zaman, proje başka bir yöne doğru yöneliyor. Bu projeyi daha sonra yeniden göstereceğim, o zaman daha net anlatabileceğim.

Şimdi bahsetmek istediğim bir diğer şey ise; tasarımcı ile kullanıcı arasında var olduğunu düşündüğüm dört köprü... Bunların dördünü de söyleyeceğim; spiritual, physical, intellectual, emotional: ruhsal, bedensel, zihinsel, ve duygusal ilişki… Şimdi bunların her bir tanesiyle çok rahat ilişki kurabilirsiniz. Diğerleri eksik kalır. Meselâ bazı objelerle tamamiyle duygusal bir ilişkiniz vardır. Ama intellectually… Meselâ rahatsız bir sandalye; sandalye örneğine takıldım- rahatsız bir sandalye, çok güzel görünebilir, aşık olursunuz, ama üzerine oturamazsınız. Böyle şeyler mümkün. Eğer tam bir ürün yaratmak istiyorsanız, bu dördünü de ortak bir noktaya getirebiliyor muyum diye, bir gayret sarfetmek lâzım.

Bu gayreti sarfederken de bizim fark ettiğimiz başka bir şey daha oldu, dört tane değişik dile ihtiyaç var. Bu dil de… İnsanlar özellikle yeni fikirleri öyle kolay kolay anlamıyorlar. Biz tasarımcı, mimar, şehir planlamacısı, tasarımcısı olduğumuz için yaratıcı fikirlere açığız. Çizime bakıyoruz anlıyoruz meselâ… Ya da bir eskize bakıyoruz anlıyoruz. Ama eskiz çok abstract bir ifade, o yüzden ona haiku diyorum ben… Yani Japonların iki satırlık şiirleri var ya, onun gibi bir şey eskiz yaptığımız zaman… Biz ürünümüzü anlıyoruz. Ama üretici ve genellikle, bütün o pazarlamacılar falan, ne demek istediğimizi anlamıyorlar. O yüzden diğer dillere bir şey geçiyoruz. 1/1 ölçekteki maketler ki, bu yani üzerine oturabilirseniz ya da çay fincanının işte elinize alabilirseniz. Onlar, işte o şekilde anlamanıza yarıyor. Yazı yazmak çok önemli. Fikiri yazıyla ifade etmek ki, ben bunu yapmadığım zamanlar çok yanıyorum. Çünkü yazıyla fikri anlattığınız zamanlar, bütün şekilden, formdan çıkıyorsunuz. Yani tıpkı bir davayı savunur gibi, fikrinizi kelimelerle savunuyorsunuz. Ve bazı insanlar, bazı fikirleri yazıyla anlıyor. Bazen çizimi anlayamayan, maketi anlayamayan, ama yazıyı anlayan bir grup karşısında olabiliyorsunuz.

Bir diğer önemli şey ise experience… Yani kullanıcıyla test yapmak. Ben tabi tasarımcı olduğum için, yaptığım ürünü zaten başından beğenme eğilimindeyim. Ama bir experience test yapabilirseniz, ve kullanıcı onu kullanarak bir şekilde size ne düşündüğünü ifade edebilirse, bunların bir de dördünü yapabilirseniz, doğru, iyi bir çözüme gitme şansınız yükselir. Hepsini yapmanıza gerek var mı? Hayır. Bazen bazı tasarımlar, sadece eskiz düzeyinde oluyor ve bitiyor. Başka bir şey yapmanıza gerek yok. Ama bazı kompleks problemlerde, hepsini hakikâten yapmazsanız, sonuçta bir yerden eksik veriyorsunuz, ya da açık veriyorsunuz.

Bütün bunlar, aslında bu çok uzun süreçler... Ya da biz nedense yaptığımız projelerde uzun süreçler içinde oluyoruz. Üç senelik, dört senelik projeler yapıyoruz. Fakat sonuçta, o süre içinde, ilk fikir çıktığı zaman, ve o fikir böyle bir sizin kalbinizi attırıyor ya, ‘Ya ben çok iyi bir şey düşündüm. Kimsenin düşünmediği bir şey düşündüm.’ Bir fikri yakaladım hissi var ya, o hissi, proje süreci altı ay sürebilir, bir sene sürebilir, dört sene sürebilir… O sürenin sonucunda, bir ürün hâline geldiğinde, hâlâ ürün taşıyorsa ve o ürünü alan kullanıcı, o heyecanı, sizin yaşadığınız heyecanı, onlar da yaşayabiliyorlarsa, iyi bir tasarım süreci geçirmişsinizdir demektir. O vakit, ‘kalp kalbe karşı’ diyorum. Yani benim kalbimin atışını, ürünü kullanan her kullanıcı duyabiliyor mu?

 

Şimdi geçelim, ürün örneklerine… Bunlardan kısa kısa bahsedeyim. Belli bir kronolojik sırada da değil. Bu 2006 senesinde, New York Taksisi’nin yüzüncü yılıydı. Bir tasarımcılar grubu oluşturdular. Bizi de davet ettiler. O şey, çalışma içerisinde, yani New York taksisi nasıl olmalı diye bir şey yaptık. Ve bunu yaparken de… Bu projenin başı çok keyifli idi. Şoförü düşündük. Taksi ortamı, şoförün iş ortamı… Taksiyi kulanan kişi orada, sekiz, on, oniki saat geçiriyor. Bu ortamı daha iyi yapabilirsek, ve o şoförü daha rahat ettirebilirsek, bizim taksiye binenler olarak yaşayacağımız deneyim de, çok daha güzel olacaktır. Onunla beraber bizim de neye ihtiyacımız var, onu düşündük. Yani taksiye binen insanlar olarak. İşte çantanı nereye koyuyorsun, nasıl girip çıkıyorsun, nasıl para veriyorsun… Ondan sonra da, çocuklu tasarımcılar olarak, New York taksisi çocuklar için nasıl daha iyi bir ortam olabilir, hiç olmazsa bir çocuk için bir car-seat olabilir. Ve onu da şey gibi, armrest-kolçak gibi, arka koltuğu indirerek içinden çocuk koltuğu çıksın, car-seat çıksın, ve sonra da kullanılabilsin… Yani New York’ta taksiye binmişseniz, ne demek sitediğimi çok iyi anlıyorsunuz diye düşünüyorum. Hiç olmazsa onu korumuş oluyorsunuz. Nasıl taksi beklenir? Nasıl taksinin içine girilir? Sonra bu şey, pro-bono bir projeydi, o yüzden her yapmak istediğimizi yapamadık. Fakat car-seati yaptık. Bunun maketi de şöyle görüldüğü gibi… Kapalı, açık… Bu da taksinin diğer tasarım stüdyoları da, sinyal ve logo gibi taksinin dış görünüşüyle ilgilendiler. New York’a gelirseniz ya da geçtiğimiz yıl geldiyseniz bu taksiyi göremeyeceksiniz, merak etmeyin çünkü bu bir fikir olarak kaldı, yapılmadı.

Yine 2006 yılında çok keyifli bir proje yaptık. BIL’s-Bilsar’ın bir gömlek şirketi; ‘beyaz gömlek’ projesi… Her sene bizim gibi moda tasarımcısı olmayan tasarımcılara, grafik tasarımcılarına, mimarlara, ya da ürün tasarımcılarına gömlek tasarlattırıyorlar. ‘Biz de yaparız’ dedik. Dediler ki; ‘istediğiniz gibi beyaz gömlek tasarlayın.’ Bunlar eskiz defterimizden bazı notlar. Nasıl bir gömlek olabilir? Meselâ, vamp… Yapmadığımız gömlekleri göstereyim. Gömlek; üstü de altı da gömlek, yakası çok önemli bir gömlek, kravatlı bir gömlek… Ben atladım mı? Bazıları gelecek ama, yapılanlar da var, göstereceğim. Bir de şey yapalım dedik, beyaz gömlek… Bir tasarımcıya illâ ki, beyaz gömlek yapın derseniz, ilk düşüneceğimiz şey, ‘bir tane de siyah gömlek yapalım.’ Bu da şey black sheep, bir tane de siyah gömlek yaptık. Bir tane de kıllı gömlek yaptık. Bunlar düşünceler… Şimdi, ‘BIL’S’in muhteşemliği şurada, biz altı-yedi tane gömlek gösterdik. Hani içinden bir tanesini seçsinler diye. ‘Hepsini yapacağız.’ dediler. Bu, tasarımcının hayâlperest kısmının gerçekleşmesi gibi bir şey… Ondan sonra da, hiçbir şey değiştirmediler. Nasıl yaptıysak öyle gerçekleştirdiler. Bugün ‘gölge gömleği’, hem önde bir gömlek var, hem arkada bir gömlek var. Giydiğiniz zaman, böyle kafanız ters takmışsınız gibi duruyor. Bu gömlek ‘her işte bezi var’, çok kollu bir gömlek… Şimdiye kadar size anlattığım bütün tasarım felsefesinin dışında kalan gömlekler, ekonomiyle, kullanılabilirlikle hiçbir alâkası yok. Ama ben bu gömlekleri giyiyorum. Herkes de sokakta beni durduruyor, ondan sonra… Bu şey black sheep, siyah gömleğimiz.  Bu Bibi Senegal’li olduğu için, oranın geleneksel şeyleri, kıyafetlerinin ismi bubu… Bu da bubu etkisiyle yaptığımız bir gömlek. Burada modeler de biziz yani, farkettiniz mi bilmiyorum. Bu da çok cepli bir gömlek. Bibi ceplerini çok seviyor. Hep bir şeyler dolduruyor. Bir gömlek bütün cep olsun, her istediği şeyi koyabilecek bir yer olsun diye…

O resimler Dakar’da çekildi. Bir de Dakar’dan geçeceğim. Biz aslında, New York-Dakar arasında gidip geliyoruz.  Fakat birkaç sene evvel Dakar’a gittiğimizde orada bazı projeler yaptık. Oradan da, bir iki dokunmak istiyorum. Demek istediğim, tasarım her yerde tasarım. Ama bazen doğrudan malzeme üzerine çizim yapmanız, ve çalışmanız gerekiyor. Çok beklenmedik yerlerde, çok güzel şeyler ortaya çıkabiliyor. Bu Dakar’daki ‘craftsmen’lerle olan bir çalışamamızdı. Yaptıkları işi çok iyi yapıyorlar, fakat hep aynı işi yapıyorlar. Biz de onlarla bazı, şeyler aynı bilgi üzerine beraber yeni bir şeyler tasarlayalım dedik. Onları tasarladık, yaptık, boyadık… Bir hasır, hasır değil de plastik ip, hasır gibi örüyorlar. Bu malzemeyle sandalyeler koltuklar yaptık. Bir de Bibi tutacağı tasarladı. Dakar’da gördüğümüz şeylerdi… Ayrıca o yöntemle bazı kaşıklar da tasarladı.

Şimdi bunları giriş olarak göstermek istedim. Bunlar, kısa keyifli projeler. Yani hiçbir şeysi olmayan, kısıtlaması, kriteri… İstediğimiz gibi rahatlıkla yapabileceğimiz, kendi içimizde, iki kişi üç kişi düşünüp yapabileceğimiz şeyler…

Şimdi anlatmak istediğim ise, asıl yılın geri kalanında nasıl çalışıyoruz.

Herman Miller firmasını duymuş olabilirsiniz. Amerika’nın tasarım açısından hakikâten çok kuvvetli, innovation’a inanan, problem çözmek ve insanlara iyi çözümler getirebilmeye inanan bir firma. Biz de onlarla çalışma şansını yakaladık, ve bu sene de onuncu senemiz oluyor. Sürekli bir şeyer yapıyoruz.

Yalnız Herman Miller’ın bir özelliği, projeler çok uzun süre, yani hakikâten çok vakit alıyor. Şimdi göstermek istediğim proje, bu biraz önce de bahsettiğim storage projesi. Dört sene aldı. O dört yıl süresince de yaptıklarımızı gösteremiyoruz. Bugün aslında ilk defa gösteriyorum. Bir ay önce piyasaya sunuldu. Problem çok basit; insanlar bugün pek çok şeylerini bilgisayarların içinde organize edebiliyorlar, ya da store edebiliyorlar. Ama hâlâ computer a giremeyen bir sürü şey var. Peki onları ne yapacaksınız? İşte biz de onlara bir cevap getirmeye çalıştık. Kaldı ki, bilgisayarda saklamaya çalıştığınız objelerden bir tanesi… Çalışırken de böyle çalışıyoruz. Eskizlerle… İnsanlar ne yapmaya çalışıyorlar. Ne gibi eşyaları var? Onları nereye koymaya çalışıyorlar? Ve hangi ortamlarda; bu ev olabilir iş olabilir… Bu ‘Teneo’nun ilk eskizleri. Ama onun dışında hastane de olabilir… Ve bir ürün, bütün bu değişik mekânlara girebilir, hizmet verebilir. Bizim yapmaya çalıştığımız bu; yani sadece bir ofis için dolap tasarlamanın ötesinde, ya da storage sistemi tasarlamanın ötesinde, bunu ofiste kullanılabildiği gibi evde de kullanabilmesi, okulda da, havaalanında da kullanabilmesi, bir ‘retail’ çerçevesinde de kullanabilmesi. Ve size biraz önce bahsettiğim o deconstruction olayı işte burada…

‘Teneo’nun stürüktürel elemanları, iki tane çember. Bu iki çember, arasındaki değişik elemanları bir araya getirebiliyorsunuz. İsterseniz kapatıyorsunuz, isterseniz kapatmıyorsunuz ve aksesuarlarla bunu zenginleştirebiliyorsunuz. Bunun önemli bir özelliği de, scalelable niteliği… Yani değişik ölçeklerde, birey ölçeğinde, grup ölçeğinde, bina ölçeğinde, ‘Teneo’nun bir şekilde var olması lâzım. Ve bu ürünün challenging yönü diyebileceğim şey de, yani küçük bir ölçekte bir ürün ile, büyük ölçekte ki, yani iç mimaride de kullanabileceğiniz, bütün bir duvarı kaplayabileceğiniz bir ürünün, aynı parçalardan yapılmış olması, ama küçük ölçekte de, büyük ölçekte de güzel görünmesi, ve doğru çalışması. Bir de stil demek istiyorum. 

Projenin son hâlini göstereceğim ama, son hâlini almadan önce geçirdiği aşamalara değinmek istiyorum. Bu ben hamileyken ki hâli, çok hamile hâli… Bu; ‘ya böyle de dolap olur mu?’ dedikleri için, düz olsun diye, strüktürü de kapatalım diye merak ettiğimiz için, çok kilo vermiş hâli, düz bir dolap ama neredeyse açılamaz nitelikte… Bu ise, el rahat açsa diye, oraya bir delik açsak nasıl olur diye denediğimiz bir örnek…

Yani bunları göstermemin nedeni, ilk başta bir fikir de olsa, bunun nasıl görünmesi, nasıl çalışması gerekir dediğimizde, kimi zaman biz, kimi zaman da üretici istiyor diye, ürünü değişik aşamalardan geçirmek lâzım ki, yani tekrar tekrar bu fikir niye doğruydu, niye böyle yapmak gerekti, niye öyle yapmamamız lâzım diye, kendi kendinize ve beraber çalıştığınız insanlara bunu ispatlayabilelim.

Strüktüründen biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü bu projenin ana elemanı şu çemberler, ve bütün projeye yönveren fikir de bu… Şimdi biz bunu nasıl düşündük, nasıl yola çıktık onu anlatmak istiyorum. Bir kere bir iskelet (sceleton) yapmak istedik ki, küçük de olsa büyük de olsa, değişik görevler de üstlense; ‘it is the common element across the borad’. böyle... Anladınız değil mi? Ne olur kusura bakmayın, ben bunu İngilizce anlatmaya o kadar alışmışım ki, biraz da karıştırıyorum. Yani bu ‘backbone’, omurgası… Bu ürünün omurgası, burada gördüğünüz bu alüminyum çemberler…

Niye bunu böyle yaptık, öncelikle alümünyum çok environmental friendly-çevre dostu bir malzeme, o sebeple onu kullanmak istedik. İkincisi ‘cross-section’u yani kesiti çok akıllıca, ona bir sürü işle yükleyebiliyorsunuz. Kendinden güzel, yani kapatmanız, boyamanız gerekmiyor. Ayrıca da biz bunu bütün bir çember olarak yapmak istedik ki, eklem yerleri ya da parçaların biraraya geldiği yerler hemen hemen olmasın böyle olduğu zaman, bunu böyle alüminyumdan ‘extrude’ ediyorsunuz, düz bir şey, çubuk olarak çıkıyor. Ondan sonra, onu dört defa büküyorsunuz. Büktüğünüz zaman da bir çember oluşturuyorsunuz. Yani bunu biz dört parçadan da yapabiliridik, ama onu yapmamıza gerek kalmadı. Tertemiz bir şey çıkıyor ortaya. Ortada en aşağıda birleşiyor. Onu da, pek çok insan görmüyor. Bükmek istediğiniz için de böyle fırfır olmasın diye, yaka fırfırı gibi olamasın diye böyle burasını çıkartmanız lâzım ki, bu malzeme burayı, şeklini ve boyutunu değiştirmeden dönebilsin.

Bunu anlatıyorum, çünkü pek çok insan Herman Miller’daki grup da dahil olmak üzere, yani dolap genelde böye kare bir şeydir, diye düşünmüyor. ‘Niye bunun kenarları düz değil, niye böyle yuvarlaklık gerekiyor?’ diye bize, tekrar tekrar sordu. Hâlbuki, bizim şeyimiz, bu forma varmaktaki düşünce şeklimizin, formla hiçbir alâkası yoktu. Tamamiyle ekonomik, bir strüktürü, en basite nasıl indirgeyebiliriz, üretimde yanlışlıklar olmasın diye nasıl yapabiliriz, o düşüncelerle bu forma geldi. Bu form da bunun ‘backbone’u olduğu için, bütün sistemi belirledi.

Proje son haliyle bu… eşyalar bunlar. Ama benim için önemli olan kullanıcı… Peki nasıl kullanacaksınız? Eşya olarak baktığınız zaman böyle, ama gerçek hayatta her zaman insanla beraber, her zaman birisini elinde, yanında bu ürün… Bu ürünün bir başka özelliği de ölçekleri görüyorsunuz. Sonra hepsini göstereceğim. Fakat şu elemana baktığınız zaman bir de şu eskize bakarsanız, bunların hepsi aynı elemanın değişik karakterleri… Bunu isterseniz, tamamiyle açık bırakabiliyorsunuz, isterseniz yarı-açıyorsunuz, yarı-kapıyorsunuz. İsterseniz tamamiyle kapıyorsunuz. İsterseniz tekerlekli kullanıyorsunuz. İsterseniz üzerine ‘flat-screen’inizi koyuyorsunuz, teknolojik bir şey haline geliyor.

Bunu ürünü böyle kurgulamak istememizin sebebi de, bu ürünler oniki yıl garantisi olan, yani Herman-Miller’dan aldığınız zaman ‘twelve-year-warranty’ oniki yıl boyunca garantilenmiş bir ürün olması. Öyle düşündüğünüz zaman, normalde eğer rahat bırakırsanız 30 yıllık bir ürün olabilir. O 30 yıl içerisinde, siz onun değişmesini isteyebilirsiniz. Değişmesini istediğiniz zaman da, ürün o değişikliklere ayak uydurabilmeli. Yani siz bunu açık alıyorsanız Herman Miller’dan çekmecesini isteyip, çekmecesini ekleyebilirsiniz. Kapalı alıyorsanız ve bunu dosya dolabına dönüştürmek isterseniz, kapılarını pencerelerini çıkartıp tekerlek ekleyip, yeni bir kullanıma sokabilirsiniz. Bu da günümüzde çok güncel bir konu, re-purposing; yani bir ürünün hayati yıllar içinde size bir faydası olsun. Atmayın. ‘Land-fill’ e gitmesin. Bir de hakikâten evreye çok dost bir ürün. Malzemeyi ve ürünü %99 re-cycle edebiliyorsunuz. Her şey ayrılıyor. Yapıştırıcı kullanılmamış, co-injection kullanlımamış, falan filan…

 

Bu çok sevdiğim bir görsel... Çünkü bunu yapabildiğim zaman, ben çok keyifleniyorum. Ürünün toplam olarak 20 parçası var, ama bu 20 parçayla, 80 tane ürün yapabiliyorsunuz. Üretici için çok avantajlı, onlar sadece 20 parçalık bir yatırım yapıyorlar. Ama en az 80 tane ürün satabiliyorlar. 80’de de yani artık iş çığrından çıkmasın diye durduk. Yani 100-120 ürüne gitme şansı da var. Burada o 80 üründen bir kısmını göstermek istedim. Sadece dolap değil, böyle easel’lar var, lectern’lar var. Meselâ lectern’lar olabilir. Böyle küçük bir dolaplar olabilir. Kütüphane elemanları var. Gardrop var. vs. vs.

 

Bu ürünü son haline ait bir görsel… Gördüğünüz gibi o structural ring dediğim şey hepsinde var. ama aralarındaki ilişkiler ölçekler değişiyor. Tekrar gardrop elemanı, bu dosya dolabı. Bir de diğer şey, bunu genelde mimarlar kullandığı için… Kullandığı derken, siparişi veren genelde mimarlar ve iç mimarlar olduğu için, onların da hayâl ettikleri, ya da tasarladığı mekânlara bu ürünün adapte olması lâzım, uyması lâzım. Yani bir yerde bukalemun gibi bir şey, yani ‘chameleon’… O yüzden de, üzerinde kullanabileceğiniz malzeme de, onu bilhassa çok açık tuttu… Kumaşla kaplayabiliyorsunuz, mantarla kaplayabiliyorsunuz, tahtayla kaplayabiliyorsunuz, tabi ‘painted steel’la kaplayabiliyorsunuz, hatta resimle kaplayabiliyorsunuz. Bunlar da değişik ofis ortamlarındaki bazı resimleri ki, hem ölçek değişikliğini göstermek açısından, hem de karakter değişikliğini göstermek açısından… Bu çok böyle cool, beyaz, metal; diğeri ise çok high-end pahalı, daha conservative bir şey…

‘Resolve’, buna da… Bu da benim Herman-Miller için bunu yapmadan önce tasarladığım bir şey… Bu projeye de dokunacağım. Bu projede çok dolap yoktu. Şimdi bu dolap sistemi, ‘Resolve’la beraber çalışmak üzere de iyi bir şey oldu.

Ama asıl Herman-Miller’la çalışmam ‘Resolve’ projesiyle oldu ilk… ‘Resolve’u daha önce göstermiştim. Görmüş olabilirsiniz, çünkü Türkiye’de de epeyice bir çevrede yayınlandı. Bu projenin özelliği, daha önce de bahsetmiş olduğum Amerika’daki cubical sistemlerin hepsi 90 derecelik bir geometri içinde büyür, biz bunu 120 dereceye açtık, ve açarken de, tamamen bir bitki gibi, geometrisi değişti. Ve çok organik bir sistem oluşturdu bizim için… Burada da görüldüğü gibi, ‘Resolve’un en küçük elemanı, tepeden baktığınızı düşünürseniz, şurada bir insan düşünürseniz, üç tane insanın biraraya gelebileceği bir çalışma ortamı oluşturuyor. Bu, en basiti... Ondan sonra bunları biribirlerinee eklemeye başlayınca, bu bir petek gibi, çok enteresan bir şekilde, hakikâten muhteşem bir şekilde gelişiyor.

‘Teneo’ da yaptığımız gibi ‘Resolve’un  da parçaları elle sayılabilecek kadar az, yani 20’den az parça var. Fakat bununla da yapabildiğiniz iş ortamları hakikaten, hemen hemen sonsuzdur. Hergün başka bir ‘Resolve’ elemanını kullanarak farklı bir çalışma ortamı tasarlayabilirsiniz. Meselâ bu 250 kişilik bir çalışma ortamı haline gelebiliyor. Bir sonraki slayta bakarsak, tekrar bunun basit elemanlarla ne kadar farklı şeyler yaratabileceğimizi anlatmak açısından… Aynı elemanlarla böyle bir şey de yapabilirsiniz, böyle bir şey de yapabilirsiniz. Böyle bir şey yaptığınızda meselâ onbeş tane insan barındırabiliyorsunuz. Meselâ call-center-çağrı merkez gibi bir şey olabiliyor, kullanım olarak… Böyle bir şey yaptığınız zaman kaç, beş kişi barındırıyorsunuz. Bu meselâ daha yalnız çalışmaya yönelik… Daha yüksek bir maaş alıyorsanız, böyle bir ortamda çalışıyorsunuz. Yeni başladıysanız böyle bir ortamda çalışıyorsunuz.

 

Bir de mahremiyet konusuna dokunmak istiyorum. Mahremiyet kavramının ofis mekanındaki değişimi… 50 sene önceye hatta 1920’lere bakarsak, herkesin, duvarlı bir ofisi vardı. Ondan sonra birden bire o duvarlar indi. Ve yöneticiyseniz duvarlı, yönetici değilseniz ise, böyle herkesin masalar içerisinde yanyana yanyana oturduğu ofisler oldu. Ona bir cevap olarak 1960’larda Robert Probst ilk sistemi geliştirdi ki, bu prefabrike duvar panolardan… Bu panolar ilk başladıkları zaman böyleydiler. Sonra baktılar kimse biribirini göremiyor. Herkes böyle kutucuklar içerisinde… ‘Onlara bir pencere verelim.’ dediler. 1980’lerde bütün pano sistemlerine pencere açıldı. Sonra o da yetmedi insanlara, çünkü biz gittikçe ortaklaşa çalışır… Biz geliştirme işindeydik, yani, collaboration çok önem kazanmaya başladı. Duvarların panoların boylarını indirdiler. Böyle herkes oturduğu yerden biribirini görebilmeye başladı. Şimdi bugün, bu tamamen değişmiş, ve bugünkü privacy anlayışımız, bilgisayarın arkasında olan privacy anlayışımız. Yani duvar yok hiçbirşey yok. İşte Alkan’ın privacy’si neyse, bugünkü ofis anlamındaki privacy de o…

HPF’ten bahsetmek istiyorum. İki sene evvel HPF’diye bir başka şirketle çalışmaya başladık. Çalışmamızın nedeni de, Herman Miller’la yaptığımız projeler çok uzun zaman alıyordu. Başka bir, daha küçük bir şirketle çalışsak da, daha çabuk bazı şeyler piyasaya gelse diye düşündük. Birisine yakınıyorduk, daha doğrusu ben de yakınıyordum; Herman Miller’la çalışıyoruz çalışıyoruz, bir türlü yaptıklarımız piyasaya çıkmıyor. Herkes de bizi hiçbir şey yapmıyor zannediyor.’ diye derken… O da dedi ki; ‘Ben sizi HPF’le tanıştırayım.’ dedi. Fevkalade insanlar, çok keyifli bir şey… Onların da özelliği, onlar da ofis malzemesi yapıyor ama daha bir ‘craftsmen’ yaklaşımı içindeler. Fakat onu seri üretime aktarıyorlar. Ve yaptıkları şeyler bizim anayışımızla çok uyumlu… Komplike şekilleri çalışabiliyorlar. O sebeple onlarla birlikte konferans masaları yaptık. Onlar da geçtiğimiz ay piyasaya çıktılar. İki tane masa var. Biri konferans masası koleksiyonu. Diğeri de ‘training table’, yani daha çok okullar için ya da işte… Bu resim, ayaklarından bir detay… Yani ayakla, strüktürle, masanın üzerindeki tablaları… Masadaki en zor tasarım sorunu, böyle çok büyük bir yatay yüzey var. Bunu bir şekilde ayakta tutmanız gerekiyor. Onu nasıl yapacaksınız. Bu da, o detayın bir görüntüsü… Bir de bu masa etrafında olan olaylar nedir, insanlar nasıl biraraya gelir. Biz ilk başta, böyle masadaki, toplantıya katılanların kullanabileceği bütün aksesuarlarla birlikte düşündük. Sonra ama HPF’in ondan gözü korktu. Daha basite indirdik. Konferans masaları buna benziyor. Ve bunun ayakları modüler, aynı ayaktan küçük masa, büyük masa, ‘custom made’ istediğin gibi masa üretebiliyorsunuz.

Bunlar da training tabel’lar… Bir diğer konu da, konferans masasında gösterdiğimiz ayak sistemi ortadandı. Hâlbuki buradaki ihtiyaç, yani bir insan oturduğu zaman ayaklarını istediği gibi uzatabilsin. Bu sebeple ortaya ayak koymanın bir anlamı yoktu. Buradaki ayakları, özellikle bu kullanıma uysun diye dışarı çektik. Burada gördüğünüz gibi… Diğer masa da, burada görüldüğü gibi.

Bu da küçük bir proje, ice cube, bunu yeni yaptık. Merati diye bir Italyan firması var. Onlarla yaklaşık beş sene evvel tanıştık. Arkadaş olduk. Şimdi tamamen bir arkadaşlık ilişkisi içinde bir şeyin eskizini yapıp gönderiyoruz. Bu proje öyle çıktı. Bizden ayna istemişlerdi, ben aynayı yaparken bir de lavabo çizdim. Lavabo piyasaya çıktı. Fikir çok basit. Buz kalıbından, bir lavabo… Ne kadar basit bir form düşünebilirsin, onu düşündük. Ondan sonra da, onu nasıl, nereye oturtursun ona da bir tane böyle raf yaptık. Rafı aynalar için kullanmayı düşündük. Böyle bir koleksiyon ortaya çıkmaya başaldı. Yani bu bir yerde nefes almak için yaptığımız projeler. Bu bir ay sürüyor meselâ… Ondan sonra, o kullanım çerçevesinde, sabun nereye gidiyor, ondan sonra gözlüklerini nereye koymak istiyorsun onların bazı şeyleri, açılımları…

Bu da Merati için geçen sene yaptığımız. Onun eskizleri. Ürün de ‘Musa’ isminde bir kadın. Yani aynaya baktığınız zaman bir yüz görüyorsunuz. Oradan ayna niye bir yüz olmasın diye bir fikirle başaldık. Lavabo da sanki o aynanın, omuzları ve vücudunun devamı gibi. Ama ondan önce ilk Merati’yle yaptığımız çalışma, bu lavabo sistemiydi. Buradaki fikir de, bir raf, o raf dönüyor, ve lavabonun ‘basin’nini oluşturuyor.

Yılmaz Aysan ‘Water Room’u koymamışsın dedi. Bu da ‘Water Room’… Pratt’ta yaptığım proje, tez projesiydi. Buradaki yaklaşım ise, tamamiyle suyun güzelliğini banyonun içerisine getirebilir miyim? Getirirsem neye benzer. Tamamiyle suyun etrafında geliştirilmiş bir proje… İlk başta bahsettiğim, bir şey, bir projenin ortasına ne koyarsanız, proje ona göre sizi yönlendiriyor. Su koyarsanız bir şey, su odası ortaya çıkıyor. İnsan koyarsanız başka bir şey ortaya çıkıyor.

Bu da Toto için yaptığım tuvalet. Bugün dünyanın en rahat tuvaleti olarak biliniyor. Onun da tek nedeni, ilk defa tuvalet, kolzet kapağıyla insan biraraya geldiği zaman, yani bir insan bu tuvalet kapağına oturduğu zaman nasıl rahat eder. Işte o klozet kapağı, bacaklarına nasıl batmaz. Yani ergonomik düşünce içinde yaptığınız zaman bu kapaktan çıkıyor, ve deliği olan bir sandalyeye dönüşüyor. Bu proje de onun bir örneği…

Son proje göstermek istediğim, HP için yaptığımız sergi sistemi… HP’yle dört sene evvel çalışmaya başladık,  ve de ‘Resolve’u yaptığımız için, ‘o bir ofis sitemi, bize de sergi sitemi tasarlayın’ dediler. Kendilerini ‘limited serie’ olarak bir şey yapıyorlar. Sergi alanı için bir sistem  geliştirtiyorlar. Yani biz tasarlıyoruz. Onu o üç sene boyunca kullanıyorlar. Ve her hafta iki-üç sergiye katılıyorlar. Bu sistem o yüzden çok modüler olmak durumunda, rahat taşınabilir olması, değişik alanlarda küçük ya da büyük sergilerde kullanılabiliyor olması lâzım. İlk tasarladığımız, üç sene evvel tasarladık. Ondan sonra bu sene, tekrar yeni bir şey tasarladık. Buradaki şey de, önemli olan, bir sergiye geldiğinizde, oradaki brand’in çok iyi görünebiliyor olması lâzım. O bir yerde, mimari ölçekte bir şey, yansıma diyeyim. Onun iç mimari ölçeğindeki hâlinin, ve de ürün ölçeğindeki yani insan ölçeğindeki hâlinin bir uyum içinde olması lâzım. Yani brand-experience-product scale’inde bir fikri geliştirebiliyor musunuz? Buradaki bütün çaba buydu. Proje’nin ilk taslağı böyleydi. Burada bir hiyerarşi yarattık, ve onlara da bir yerde öğrettik. HP ‘brand’ini kullanmak istediğiniz zaman, nasıl kullanabilirsiniz? Resimle, ürünlerle neler yapılabileceğini gösterdiğiniz zaman, yani experience’tan bahsettiğinizde nasıl kullanabilirsiniz? Ve ürünlerinizi nasıl sergilersiniz? Ürün bilgisiyle, ürününüzü nasıl biraraya getirebilirsiniz? Nasıl biribirinden ayırabilirsiniz? Bu görselde bunun bir örneğini görüyorsunuz. Ve bu çok önemli oldu, yani ben de şimdi yavaş yavaş anlıyorum. Müşteri sizden bir şekilde onu eğitmenizi ve ona yol göstermeniz bekliyor. Yani HP’ye hiyerarşik bir yaklaşım yaptığımız zaman, onu da bir kez yerine oturttuğumuz zaman, onlara da makul geldi. Onu da şimdi kullanıyorlar meselâ. Daha önce yapamadıkları, yeni kural sistemi haline geldi. Bu da en basit birkaç  eleman ki, bütün sistem bu elemanların form dilinden, malzeme dilinden gelişti. Bunların o ilk gösterdiğim eskizden iki ay sonraki kendini bulmuş hallerini görüyorsunuz.

Bir de çok önemli bir şeye de değinmeden geçemek istemedim. Tasarım, özellikle bugün tamiyle bir collaboration işidir. Tek başına hiçbir şey olmuyor. Zaten öyle bir dünya da yaşıyoruz ki, bir kişinin bütünyle her şeyi bilmesi, tek başına bir şeyi yapması mümkün değil. Yani siz de bunu özellikle Mimar Sinan Öğrencileri için söylüyorum, çok iyi farkında olduğunuza eminim. O yüzden arkadaşlıklarınıza dikkat edin. Sahip çıkın. Çünkü o arkadaş olduğunuz insanlarla ilerde, iş hayatınızı kuracaksınız. Hepimizin biribirimize ihtiyacı var.

Bu da bizim HP’deki grubumuzdu. Tabi tasarım bizden çıktı, ama tamamiyle ortaklaşa bir düşünce sistemi geliştirerek projeyi yaptık. 120 derece tabi… Ben yapamadan duramıyorum herhalde. Burada da 120 derece kullandık.

CS diye bir etkinlik var. ‘Consumer Electronic Show’, Las Vegas’ta her Ocak’ta oluyor. Bu projenin piyasaya çıkışı, ya da ilk kullanımı CS’te geçtiğimiz 2008 Ocak ayında oldu. Bu eskizlerden bu ortama döndü.

Bu kurdeleye de bir değinmek istiyorum. HP logosunu gördüyseniz, ribbon diyorlar, böyle bir kurdele şeklinde… Biz o kurdeleyi aldık, tavandaki, yani görülebilir olması için tavanda olması lâzımdı, tavana yakın olması lâzım… Onu bir şekilde yere indirdik. O yere indiği zaman, insan ölçeğiyle bağlandı. Önce onu görüyorsunuz, ve onu takip ederek aşağıya iniyorsunuz ve hem HP’nin sergi alanını bulmuş oluyorsunuz, hem de ürünlerini bulmuş oluyorsunuz. Dolayısıyla o kurdele yön gösteren bir işaret, bir ok görevi görmeye başladı. Ona da dinamik bir form verdik. Üç boyutlu dönen bir kurdele haline geldi. Onun altında da HP ile yapabileceği, yani ürünlerinin büyük bir çoğunluğu printing üzerine olduğu için, HP ile ne yapabilecekelerini gösteren bir billboard ilan panosu haline getirdik.

Gördüğünüz eskizdi. Bunlar kumaş, alüminyum çerçevelere gerilmiş kumaşlar, ve içerisi… Özel bir şey istediler; experience zone diye… Orada da ‘Resolve’u kullandık. Ama benim bir etkim olmadi açıkcası… Benim için kullanmadılar. Bu experience zone’da environmental friendly bir ofis göstermek istiyorlardı. ‘Resolve’da şu anda piyasadaki en environmental ofis sitemi… O sebeple… Ben bir şey söylemedim. %86’ısı re-cycle dedik, ve böylece yaptığım iki ürün biraraya geldi.

Şimdi size top secret bir şeyler göstereceğim. Bir düşünüyorsanız göstermeyeyim canım… Çünkü yaptığımız çalışmaların büyük bir kısmında, %50’sinden fazlasında gösteremeyeceğimiz şeyler var. Renault için bir proje yaptık, on sene gösteremeyeceğimiz üzerine anlaşma imzaladık. Beş sene sonra gösterebilirim. Target için yaptıpımız çalışmalar var. Onları da gösteremiyorum. HP için yaptığımız elektronik ürün çalışmaları var, piyasada olmayan yeni bir fikir ürettik, onu da malesef gösteremiyorum. Gösteremediklerimi de iyi ki gösteremiyorum. Bir de onları göstersem sizi akşama kadar burada tutacağım.

Bir de esin kaynaklarından bahsetmek istedim. Aslında bu şeyleri almışsanız, bu özellikle sayın mimarlık öğrencileri, burada yazan kaynaklara lütfen giderseniz, benim kafamın içine girmiş gibi olacaksınız, çünkü internet o kadar muhteşem bir mecra ki, meselâ ‘Seed Magazine’ diye bir şey çıktı. Bilmiyorum biliyor musunuz? Ben bilmiyordum, yeni öğrendim. Ama Seed Magazine, tasarımla science’ın birleştiği noktayı anlatan bir magazin, muhteşem bir şey... Onu tavsiye ederim. ‘Design and the Elastic Mind’ bu da ‘design ve science’ın nasıl birarya geldiğinden, nano-teknoloji’den bahseden bir şey… Onun üzerine yapılan sempozyuma giderseniz… Bu da serginin kendisi. ‘TED Conference’, bunu biliyor olabilirsiniz. TED Conference dünyanın en ileri gelen konferanslarından bir tanesi… Bütün konferansları internette sunmuş durumdalar. TED Conference’larına 2000 dolar mı ne vererek girmeniz gerekiyor. Fakat orada olmanız gerekmiyor, bütün konferansları internete koymuş durumdalar. Ve konuşmalar 20 dakikalık konuşmalar. Bibi uyumadan önce her gece bir tanesini koyuyor, onları dinleye dinleye uyuyor. Size de tavsiye ederim. Uyumak için fevkalade, çok iyi fikirler var.

‘Core 77’ bu tasarıma meraklıysanız, ‘industrial design’ın website’ı….’Businesweek iki senedir sanıyorum tasarımı içine aldı, ve design’ın business için ne kadar önemli olduğunu anlatan yazılar oluyor. Renkle iligiliyseniz, Lee Edelkoort’u bilmek lazım. Bunlar son zamanlarda okuduğum kitaplar… Bir de İstanbul’da olduğum için… İstanbul zaten bundan daha büyük bi resin kaynağı düşünemiyorum. Çok şanslısınız. İstanbul’da oturun ama internetten bütün dünyayı dolaşın. Yani bundan daha iyi bir ortam, bir tasarımcı için, bir mimar için olamaz.

O yüzden ve galiba bitti. Çok teşekkür ederim. Sağ olun. Nasıl olabilir? Bütün hayatımı anlattım.

 

Soru Cevap:

S1:

AB: Üretim mi, maket açısından mı? Üretim açısından her şeyi bizim müşterilerimiz üretiyorlar. Aslında çok güzel bir soru… Biz kendi ürünlerimizi üretmek istiyoruz fakat o tamamiyle başka bir yöne dönüyor. Aslında tasarımcı için, bugün çok doğal bir yönleniş. Daha başlamadık. Bir gün ümit ediyoruz. Öyle bir şey yaparsak da, kendi atölyemizde değil, büyük bir ihtimalle ya Çin’de ya işte herkes nerede üetirse orada üreteceğiz. Ben teşekkür ederim. Maketleri de biz yapmıyoruz. Maketler de öyle bir şey, öyle bir üretim söz konusu. Maketleri de dışarıda yaptırtıyoruz. Biz bir tek üç boyutlu çizimlerini, yani ‘computer modelling’ dediğimiz kısmını kendimiz yapıyoruz.

 

S2:

AB: Ne olur bir soru sorun, yapmayın. Yok değil mi? Var mı? Buyrun.

Mazleme sorularını nasıl çözüyoruz? Yani bir projede nasıl malzeme kullanacağımızı mı? Çok teşekkrler. Çok iyi bir noktaya dokundunuz. Şimdi mutlaka başka insanlar bize destek veriyordur. Demin demek istediğim bugün herşeyi bilmemiz mümkün değil, mühendisler diyoruz, malzeme bilgisi olan insanlarla çalışıyoruz. Ama her tasarımcının malzeme ve üretim bilgisi olmalı ki, çalıştığınız insanlarla aynı dili konuşabilin. Bir de ‘environmentally’ ne kullanbilirsiniz ne kullanamazsınız, önemli değil artık çok normal bir şey olmaya başladı. Bizim çalıştığımız üreticiler. Yani biz çalıştığımız üreticiler, çevreye dost olan tasarım yapmamızı artık şey olarak görüyorlar. Normal bir şey olarak görüyorlar.

Bir şey daha söylemek istiyorum Oratğım Bibi Seck araba endüstrisinden geliyor. 12 sene Renault için araba tasarlamış bir  tasarımcı. Dört tane arabası var piyasada. Onun tabi bilgisi fevkalade. Ben tabi pek çok konuda o yaklaşımı Bibi’ye bırakıyorum.

 

S3:

AB:  Şimdi bu da çok iyi ve zor bir soru, okulda öğrendiğimiz ile, piyasadaki tasarım arasnda fark var. Ama yani o konuda yapılabilecek bir şey yok çünkü, tasarımın en önemli, yani ilk başta dediğim gibi bir ürününü anne babasını düşünürseniz, siz okuldayken sadece annelik kısmını yapıyorsunuz. Baba figürü yok. Yani üretici olmadan yapıyorsunuz. Bu aslında gerçek bir şey değil. O yüzden pek çok şey öğreniyorsunuz. Ama asıl tecrübe, dışarıda üreticiyle çalışarak öğrenilen tecrübe… Yani bütün okullarda bu böyle, bunun başka da bir çözümü yok. O yüzden yani mümkün olduğu kadar okuldayken değişik üreticilere gidip, işte Şişecam’a gidip cam nasıl üretilir görmek. Ya da döküm atelyesine gidip şey nasıl dökülür görmek. Ama yani sonuçta, o gördükleriniz ileride size yetmeyecek. Zaten tasarımöyle bir yerdeki, hiçbir şey yetmiyor. Sürekli bildikleriniz, bir bakıyorsunuz bir başkası daha fazla biliyor. Bu da aslında işin biraz da iyi tarafı, sürekli bir şeyler öğrenmek zorunda klıyorsunuz. Yani şimdi tasarımın geleceği şu şeyde. Buna da çok fazla girmek istemiyorum ama, bio-design diye bir şey konuşuluyor.  Tamamiyle genetic tasarım… Yani bugünkü örümceği alıyorsunuz, koyunla birleştiriyorsunuz, memesinde yün çıkan bir fabrika oluşturuyorsunuz. Bizim gitmekte olduğumuz nokta bu… Bunun şeyi, malzeme olarak düşünürseniz, hiçbirimiz bunun eğitimini almadık. Ama çok keyifli. Öğrenmek…

Bir de her poje, işin içinde olduğunuz zaman öğreniyorsunuz. Ben öğrenciyken pek bir şey, öğrendim de, yani malzeme açısından meselâ şişe cam’a gittim, şise camın şeylerini öğrendim mi? Hayır. Bugün öyle bir ortama gidiyorsunuz, bir şeyler öğreniyorsunuz. Bugün bana camla ilgili bir proje verilir. Fevkalade iyi öğrenirim yani, bir sıkıntısı yok…

 

S4:

AB: Tasarım şu anda aslında ilkel tasarım. Ben öyle görüyorum. Yani bizim yaptığımız bizim şeyimizde, benim kapasitemde ben en iyisini yapmaya alışıyorum. Ama parçaları bir araya getiriyorsun ve bunu satıyorsun. Fevkalade ilkel bir sistem. Şu andaki nokta bu, ilerideki nokta, senin bahsettiğin nokta, çok heyecan verici bir nokta. Şu anda yapabiliyor muyuz? Hayır. Hayal edebiliyor muyuz? Evet. Ama gidiş hat o yönde… Bir de şey/şu var, herkesin kendini tasarımcı olarak düşünme şansı da olabilir ileride, kendi… Eskiden şeydi…. biz İzmir’de otururken, bizim evin eşyalarını annem tasarlardı, yaptırtırdı. Ve bir yerde, annem burada, benim ilk tasarım öğretmenim o… O zaman biz onu şey olarak görürdük. İşte, Avrupa’da herkes seri üretiyor. Biz üretemiyoruz, kendimiz yapıyoruz. Ama ilerlersek seri üretime geçeceğiz. Hâlbuki, bu seri üretimin ilerilemesi, tekrar herkesin kendi şeyini, tasarımını kendi yapması anlamında da gelişebiliyor.

Nasıl eskiden bir kitap basmak istediğiniz zaman bir basım evine gidiliyordu, ama bugün hepimizin bir printeri var, ve istediğimiz gibi, istediğimiz şeyi basabiliyoruz. Eşya ürün tasarımında da açılım bu şekilde olacak sanırım.

 

S5:

AB: Şimdi ben bunu yine dışardan görebildiğim şekliyle söyleyeceğim. Siz çok daha iyi biliyorsunuz. Ama bence şu anda Türkiye’deki uyanış, orijinal firkin olabileceği, tasarımcıların olabileceği, ve bu tasarımcıların, tasrımların üreticiye getirdiği değer. Bence gelişme bu yönde bir gelişme… Biz okuldan çıktığımızda, kimse tasarımı bilmiyordu. Kimse tasarımcı kullanmıyordu., ve hepimiz değişik yönlerden bir şekilde tasarımı yarattık, yakaladık. Bence şimdiki tasarımcıların şansı, sadece Türkiye bazında değil, bir kere ülke olarak tasarımı düşünmemek mümkün değil. Çünkü İstanbul’da olup, ya da işte New York’ta, ya da Çin’de ya da Hindistan’da bir firmayla çalışabilirsiniz. Onlara bir yaklaşım getirebilirsiniz. Tasarım yapabilirsiniz. O açıdan… Ama tasarım okulları olmaya başladığı andan itibaren, tasarım olmaya başladı. Ve bence bugün çok iyi bir noktada. Ama ‘Türk Tasarımı’ diye bir şey var mı?’ diye sorarsanız bana, ben ülkeler bazında bir tasarım olduğuna inanmıyorum. Ama zaten tasarımcı kimliği… Kimliğimiz biz doğduktan sonra, ilk 20 yıl içinde alıştığımız sevdiğimiz bazı şeyler var. Ama ondan sonra, tasarımcı 20 yaşından sonra olan bir şey… O andan sonra tasarımcı kimlğimiz her projeye göre değişebilir. Ve siz o projenin içinde, kullanıcın kimliğini alıp, ona ne getirebilirm diye düşünmelisiniz. Tabiki o ilk 20 sene içindeki beğenileriniz ilgi alanlarınız sizi etkileyecek. Fakat onun dışında, bence şimdi bundan sonra olacak şey, her projeden sizin ne alacağınız, sizin o projeye ne getirceğiniz.

 

S6:

AB: Neden bilmiyorum. 20 sene önce yani mezun olduğumda, New York’a gitmem gerekiyor gibi bir hissim vardı. Yani New York o zaman çok heyecanlı, çok değişen sanki dünyanın merkeziydi. Oranın bir tadını almak istedim. Alabildim mi? Orada kalma nedenim ne? Dediğim gibi okul benim ilk şeyim oldu, tasarıma açılma noktam oldu. Aslında her okul bir yerde bu niteliği taşıyor. Hem hocalarınız hem arkadaşlarınız, gelecekteki mesleğinizi bir şekilde şekillendirmiş oluyor. Bölüm Başkanı Bruce Hannah bana iş teklif etmeseydi, bu yolda belki bir çizgi tutturamayacktım. Ondan sonrasında da, bu imkandan sonra da ben devam ettirdim. Bir şeyin kapısını açmış, bir aralamış, devamını da açmak istediğim için kaldım.

 

S7:

AB: O kadar şey ki, Avrupa’yla Amerika tasarım açısından iki farklı şey, kıta…