Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Çirkin Adamın Seri Cinayetleri

yıl: 
2008
Yazar: 
Deniz Gölge [Abdullah Yavuz Altun]
derecesi: 
3


Çirkin Adamın Seri Cinayetleri                           

 



Çirkin, kara kuru bir adamı emniyete getirdiler. İki polis, kollarından tutmuş sorgu odasına sürüklüyorlardı. Çirkin adamın koyu yeşil kıyafetinin üzerinde kan lekeleri vardı. Yüzünde sakin bir duruş, gözlerinde anlamsız bir ifade ve dudakları sürekli bir şeyler mırıldanmaya hazır gibiydi. Çirkin bedeninde en çok dikkat çeken şeylerden birisi de kocaman burnuydu. Polisler bir an önce sorguya çekmek istiyor ve bu nedenle hızlı adımlar atmaya çalışıyorken, o uyuşuk bedeniyle bu hareketi yavaşlatıyordu. Nihayet odaya girdiklerinde baş komiser elindeki dosyaya bakarak konuşmaya başladı. Adını, soyadını ve yaşını söyledikten sonra, karıştığı tahmin edilen suçları saydı. Çirkin adam tepkisiz karşılıyordu. Oturduğu sandalyede kendine çeki düzen verip, cevap vermesi gerektiği yerde, bekliyordu. Sonunda baş komiser dosyadaki suçları işleyip işlemediğini sordu. Çirkin adam sakince onayladı. Baş komiser, cinayetlerin herhangi bir örgütle bağlantısı olmadığından, nedenlerini araştırmayı savcıya bırakmayı düşünüyordu. Ancak yine de merakını yenemeyip sordu.

"Esmeralda bana su verdi!" diye başladı çirkin adam anlatmaya. Kayıtlarda geçen isminden ziyade İsa'yı kullandığını da ekledi. Bir gün onun kadar güzel olabilmeyi dilediğini de. Baş komiser heyecanla dinliyor, her ayrıntıyı aklında tutmaya çalışıyor ve çirkin adamın suratındaki rahatsız eden ifadeyi görmemeye gayret ediyordu. Tepeden vuran ışık gözlerini karanlıkta bırakıyordu çirkin adamın. Hikâyesinin başını anlatmayı bitirdiğinde biraz öne doğru gelerek baş komiserin gözlerinin içine baktı ve "Onu öldürdüm!" dedi. Çirkin bir adamın gözlerinin içinde bu kadar etkileyici bir bakışı nasıl yakaladığını hala merak ediyordu baş komiser. Mesleğe ilk başladığı yıllarda, her suçlunun ayrı hikâyesi olduğunu keşfetmiş, büsbütün suçlu olmadıklarını, hep içlerinde bir yanlarıyla aslında hayata tutunabileceklerini, hani neredeyse insan sevgisi taşıdıklarını öğrendiğini sanmıştı. Daha sonraki yıllarda gelen giden pek çok katilin, tecavüzcünün, hırsızın, gaspçının hikâyelerini dinledikçe bu görüşünü unutmaya başlamış ve gerçekten de baştan aşağıya kötülük kesilmiş insanlar olduğuna hükmetmişti. Şimdi karşısında duran bu çirkin ve garip adamın gözlerindeki etkileyici ifadenin de saf kötülükten ileri geldiğini hiç tereddüt etmeden söyleyecekti.

[Yazar burada sigara molası verdi. Böyle öyküler yazmaktan sıkılmıştı aslında. Kötüler ve iyiler üzerine öyküler… Çirkin adamın gözlerinde salt kötülük belirdiğinde, baş komiserin de vicdanı yerine geçip bunları savuşturmak isteyeceğini, o ölen kadınların da pişmanlıkları olduğunu biliyordu… Biliyor muydu?]

Çirkin adam büyük bir iştahla anlatıyordu işlediği cinayetleri. Sanki büyük birer intikam hamlesiydi her biri. Bütün bunların nasıl neticeleneceğini adı gibi biliyor, hiçbirinden sonra kaçmak ya da izleri silmek gibi bir lükse girmiyor, hatta neredeyse bütün cinayetlerden sonra emniyet binasının önünden defalarca geçerek yakalanmaya çalışıyordu. Bu sözler baş komiseri çılgına çevirmişti. Kötülüğün böylesi alenî icra edilişine karşı tahammülsüz kalmaktan ve aynı şekilde karşılık vermekten korkuyordu. Diğer taraftan da merakını yenip, sormaktan geri duramıyordu. Bütün cinayetleri ayrıntılarıyla anlatmasını bekliyordu çirkin adamın. Kral olamayacaktım, dedi çirkin adam. O kadar param yoktu, olmadı hiçbir zaman. Çirkin Kral'ın hapsettiği güzel kız da olmayacaktı hiç hayatımda. Çünkü onu hapsedecek ne bir sarayım ne de ona bakabilecek param vardı. Baş komiser, bütün suçu çirkinliğine ve fakirliğine atmak isteyen bu adamdan iğrenmeye başlamıştı. Bu iki şeyin bir çözümü olabilir miydi? Fakirliğini, çalışarak yenebilirdi de ya çirkinliğini? Hayır, dedi baş komiser, fakirlik ya da çirkinlik sebep olamaz bu cinayetlere. O kadınların ne suçu vardı?

[Yazar böyle soru sormaya başladığında, çözümsüz kalacağını ve hikâyenin buradan sonra değişik bir mecraya akacağını biliyordu. Soruları silmeye yeltendi ancak sonra vazgeçti. Varsın, içindekiler birer birer dökülsündü...]

Baş komiser soru sordukça, çirkin adamın gözlerindeki ışık daha da parlıyordu. Sanki bütün bu cinayetlerin amacı bu sorulara muhatap olmak gibiydi. Cevaplarını verdiğinde belki de her bir cinayetin yükünü omzundan atıyordu. Öldürdüğüm beşinci kadının ismi Leyla'ydı, dedi. Malum hikâyeyi bilirsin baş komiserim, o Leyla’ydı. Baş komiser hikâyenin güzelliğini bu çirkin adamın çirkin hislerinin bozmasına sinir oldu. Neden ben Mecnun olamayayım ki, diye devam etti çirkin adam. Ah evet, ben çirkinim. Baş komiser sorgu için aldığı eğitimlerden birinde kompleksler üzerine fazladan kitaplar okuduğunu anımsadı. Çirkinliği kompleks haline getirmesiyle birlikte, içinde biriken nefretin bu cinayetlerle dindirilmesiydi olan biten. Fakat zanlının bu nefreti dinebilir miydi?

[Yine o sorular... Yazar, buradan sonrasına müdahale etmemeye karar verdi.]

Çirkin adam, Leyla’yı nasıl öldürdüğünü anlatmaya devam etti. Leyla, dul bir kadındı ve bir apartman dairesinde tek başına yaşıyordu. Mahallede adı kötüye çıkmıştı. Oysa kimsenin ispatlanabilir bir dedikodusu yoktu. Ara sıra bakkaldan bir şeyler alırken, mahallenin erkeklerinin iç geçirdiği de olurdu. Ancak Leyla hiçbirine yüz vermez, ağır başlı bir halde evine yollanırdı. Bu halinden midir bilinmez, kimse ona ahlaksız bir teklif götürmeye cesaret edemezdi. Bu arada mahallenin eskilerinden kasap Mehmet Efendi onu koruyup kollamaya çalışır hatta bu uğurda kendisine yöneltilen iftiraları da göğüslerdi. Neyse ki karısı bu durumda sonuna kadar Mehmet Efendi'ye güvenirdi. Baş komiser burada araya girdi. Anlatılan hikâyenin gerçekliğinden şüphe duymaya başlamıştı ilk defa. Sanki bu satırlar daha önce yazılmış ve ezberlenmiş gibiydi. Leyla’dan önceki kadınların hikâyeleri daha gerçekçiydi fakat bu hikâye masal gibi ilerliyordu. Çirkin adamın gözlerine baktı. Parıltıyı kaybetmeye başlamıştı. Ya cinayetlerde bir sona varıyordu, ya da bu hikâye yalandı. Şüphelerini gidermek için bir kaç ayrıntı sordu. Sonra devam etmesine izin verdi.

Leyla işte bu mahallede ölüme o kadar yakın duruyordu ki, onu öldürdüğümde kimse şaşırmadı. Belki bir tek kasap üzülmüştür. Erkeklerin, erkekliğini gösteremediği bu bakire alan, bir şekilde mahallede ziyaret edilmeyen bir türbe halini almıştı. Belediye gelip yıksa da, kimsenin ruhunun duymayacağı eski mezarlar gibi. Mahallenin genç kızları bile onun ablalığından istifade etmeye çekinirlerdi. Leyla’yı gördüğüm günden beridir, o mahalleye çok sık gider olmuştum. Ancak kalabalık yerlerden, özellikle de kahveden sakınıyordum. Çünkü tanınmak istemiyordum. Zaten benim gibi birini de kimse tanımak istemezdi. Defalarca penceresinden baktım. Bir kez olsun başını dışarı çıkarmadı. Her neyse uzatmanın lüzumu yok, şansıma onun oturduğu apartmanda bir daire boşaldı. Birkaç gün bekledim kimse gelip gitmiyordu. Hemen kapısına dadanıp açmanın yollarını aradım. Bir iki zorlamadan sonra kilidi kırdım. Artık geceleri orada kalıyordum. Işık yakmadığım için de kimse bilmiyordu orada gecelediğimi. Nihayet Leyla’ya daha yakın oldum. Hemen üst katta onun uyuduğunu bilmek, ayaklarını yere basarken sanki yüzümü okşuyormuş gibi hissetmek, bazen musluktan gelen su sesini işitip su içişini hayal etmek. Bütün bunlar bir ara cinayeti engelleyecekti. Öldürdüğüm sekiz kadın arasında belki de en çok Leyla’da zorlandım. Baş komiser iyice çileden çıkmıştı.

Öldürdüğü kadınlara âşık olabildiğini hayretle izledi. Yüzündeki anlamsız ama güçlü ifade ile içindeki derinlik arasında hiçbir bağlantı yok gibiydi. İçeride her ne varsa, yıllarca işlenmiş ve ortaya çıkmış yekpare bir parçaydı. Buna iyi ya da kötü demek istemiyordu artık. Bu sadece görünen bir şeydi. Herhangi bir anlam yüklemekten kaçınıyor, cinayetlerden dolayı içeride yatacak olsa da, onu katil olarak nitelemekten vazgeçiyordu. Kim bilir belki de ona acıyordu. Baş komiser adamdan Leyla’yı nasıl öldürdüğünü ve o anda neler hissettiğini anlatmasını istedi.

[Yazar, ikinci bir sigara molası verdi. Öldürdüğü kadınları onlar kendisine âşık olamayacakları için öldüren bir adamın, merak sayesinde bu kadar önemli hâle gelişine içerliyordu. Mademki hikâye yazardan çıktı, artık birer isimleri olmalıydı.]

Merak çoğu zaman zehirli bir ok gibi saplanırdı zihne. Önce yavaş yavaş sızdırırdı zehrini, sonra bütünüyle kaplardı. Nihayet merak, bilenle merak eden arasında vazgeçilmez bir mücadeleye dönüşürdü. Çirkin adam, Selim, baş komiser Hakan'ın ne kadar tutkulu olabileceğini ölçmek istiyordu. Acaba Leyla’yı öldürürken hissettiklerini öğrenmek için neler yapabilirdi? Selim’in kaybedecek hiçbir şeyi olmadığından, bütün oyun Hakan'ın üzerine yıkılacaktı. Önce yavaşça sandalyede kıpırdandı Selim. Kafasını yine ışığın olmadığı o karanlık alana sakladı. Kelepçeli ellerini masanın üzerine koyup, bir sigara istedi. Hakan iki tane yakıp birini Selim'e uzattı. Aralarında kurulan bağın düşmanca olmadığını kanıtlamak ister gibiydi. Selim, sigaradan her nefes alışında konuşacakmış gibi yapıyor ama sonra nefesini boşa veriyordu. Masanın üzerinde sarı ışıkla dans eden gri sigara dumanı birikmişti. Hakan giderek sabırsızlanıyor, hikâyenin böyle yarıda kesilmesine içerliyordu. Selim, nihayet, konuşmaya başladı. Hikâyenin bu kısmını atlayacağını, bunun yerine Hakan'a yedinci kurbanı Şehnaz'ı nasıl öldürdüğünü anlatacaktı. Hakan, Leyla’yı öldürürken neler hissettiğini anlatıp anlatmayacağını sorduğunda, kibirli bir "belki" kelimesini duydu. Sandalyesinin arkalığını öne çevirip, filmlerdeki dedektifler gibi Selim'in karşısına oturdu: "Bak aslanım, burada oyun oynamıyoruz. Ne istiyorsam onu anlatacaksın."

Ben Şehnaz'la hiç göz göze gelmedim baş komiserim. Onun bir kuzeni vardı aslında, ismi Aslı'ydı. Ben onu görmüş beğenmiş, kendime yakıştıramasam da, az çok sevmiştim. Şehnaz o yaz tatilden gelip Aslılarda kalınca bir hafta kadar, eve girdiğimde Aslı'nın yatağında onu yatıyor bulmuştum. Talihsizlik işte. Şimdi merak edersin; Şehnaz'a hiç dokunmadım. Sadece bıçakla boğazını kestim. Öldürdüğüm kadınlarla ilgili pişman olmadığım tek husus, onlara tecavüz etmemiş olmam. Normalde benim gibi katilleri bilirim. Öldürmeden önce tadına bakmak isterler. Oysa ben, kalender adamım. Sadece öldürürüm. Sen şimdi Aslı'yı neden öldürmek istediğimi, Aslı yerine Şehnaz'ı öldürünce neler hissettiğimi, Aslı'nın hala yaşayıp yaşamadığını merak edersin. Anlatayım. Aslı, Şehnaz'ın ölümünden sonra başka şehre taşındı. Beni hiçbirisi tanımıyordu. Ben de Aslı'dan başkasını tanımıyordum etraftan. Tanıyorum derken, sadece görmüşlüğüm, biraz malumat edinmişliğim var. Bak baş komiserim, bir mahallenin kızlarını tanımak istiyorsan, oranın genç esnafıyla aranı iyi tutacaksın. Bu Aslı'nın oturduğu mahallede kitapçı vardı bir tane. Ben kitap okumayı çok severim. Oraya gider gelir, sahibiyle üç beş laf ederdim. Kitap okuyan adam, kendisi ve etrafıyla ilgili hikâyeler kurar sürekli. Hayal dünyası geniştir. Ben de ağızdan laf almasını bilirim. Aslı’yla ilgili ne biliyorsam ondan öğrendim.

Hakan, önündeki kâğıda kitapçıyı not aldı. Soruşturmadan sonra ifadesine başvurulmasını isteyecekti. Karşısında bütün cinayetlerini itiraf eden bir adam vardı. Sebepleri anlatmıyor, sadece nasıl yaptığını anlatıyordu. En nihayet yargı da cinayetlerin işlenme şekline göre hüküm verecek, belki de bu kadar cinayet neticesinde nasıl olsa müebbet ceza yiyeceği için sebeplerle o kadar da ilgilenmeyecekti. Bu davayı hobi olarak devam ettirecek kadar genç olup olmadığını sorguladı o anda. İsterse dosyayı hiç kapattırmadan, sonuna kadar götürüp, belki de Selim'in bu cinayetleri neden işlediğini, bu seri katilin başkalarını tetikleyip tetiklemeyeceğini öğrenebilirdi. Polisiye okumaya ara verip, gerçek olaylarla mı ilgilenmeliydi?

[Yazar, sözünü tutamadığını düşünerek yüzünü ekşitti. İstese de istemese de, yarattığı karakterler en az kendisi kadar sorguya muhtaçtı.]

Baş komiserim, dedi, Selim. Sizinle burada sabaha kadar otursak, yine de ben size anlatamam o kadınları neden öldürdüğümü. İyisi mi, beni adliyeye gönderin. Dört duvar arasında günlerimi saymaya bir an önce başlayayım. Bir de ricam var sizden, hücreme ayna koymasınlar bir zahmet. Bu son cümleyi söylerken gülümsüyordu. Hakan elinde olmadan sert tepki verdi. Leyla’yı neden öldürdüğünü, argoyla bezenmiş kirli emniyet sorgusu kalıplarından birisiyle sordu. Hala gülümsemeye devam eden Selim'i gördükçe, sesinin tonunu, cümlelerdeki argo oranını ve fiziksel müdahalesini arttırıyordu. Bütün bunlara rağmen Selim hiç istifini bozmadan susmaya devam etti. Sorgu odasında zamanın hangi aralıklarla akıp gittiğini bir türlü kestiremeyen Selim, bu zamansız yerde, merakından çılgına dönmüş Hakan'la oyalanmayı saçma buluyordu. Öldürdüğünü söylediği kadınlarla ilgili Hakan'ın bilmek istediklerini gerçekten de bilmiyor olabilirdi. Dahası, bu hikâyeyi anlatan herhangi birisi de bu sebepleri bildiğini iddia edemezdi. Hikâyecinin tek yapabileceği şey, olayları olduğu gibi anlatıp, Selim'in yaşantısıyla ilgili bağ kurmak olabilirdi. Belki çocukluğunda yaşadığı bir takım sorunlarla ilişkilendirebilir, belki şu an içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik şartlarla bir açıklama uydurabilirdi. Ama geceleri uyuduğunda nasıl rüyalar gördüğünü bilmediği Selim'in dahi kavrayamadığı bir gerçeğe nasıl ulaşabilirdi ki?

Baş komiser Hakan, meslek hayatının bir sona yaklaştığını kestirdiği ilk günden beridir, eğer meslekî emeklilik bir ölümse, ölümden hemen sonra varıp duracağı yerin cennet mi yoksa cehennem mi olduğunu düşünmüştü. Şimdi hayatındaki belki de en önemli eseri bu seri cinayetler olan çirkin adamın, Selim'in, emeklilikle yani bir nevi ölümle birlikte cehenneme gideceğini düşünüyordu. Oysa kendisi emekli olup, hep meslekî heyecanının yanı başında duyduğu, dünyayı kötülüklerden arındırmak gibi romantik bir iddiayı gerçekleştirememiş olmanın cehenneminde yaşarken, Selim, tamamen kötülüğe hizmet etmiş birisi olarak, sonunda durgun ve cennet gibi bir hapishane hayatı yaşayacaktı. Her gün düzenli olarak yemek yiyecek, sağlıklı olarak yaşamaya elverişli koşullarda yatıp kalkacak ve istediği kadar kitap okuyup, mektup yazabilecekti. Üstüne üstlük, hücresinde ayna istememek gibi bir lüksü de kendinde görüyordu. Adalet miydi bu tecelli eden? Yoksa salt kötülüğün de salt iyilik gibi bir aziz mertebesi mi vardı?

Hakan, adaletin en biçimsiz haliyle tecelli edeceği bu davada, en azından merakını gidermek için gönüllü olacaktı. Selim’den öğrenebileceği bir şey varsa, bunu şimdi bu odada bilmek istiyordu. Yoksa Selim kendi cennetine doğru giderken, Hakan cehenneminden biraz daha mana çalmış olacaktı. Merak, bu kadar kuvvetli bir güce dönüşebilir miydi?

Baş komiserim, dedi Selim. Şimdi ağzımdan laf almak için beni burada öldürürseniz, muhtemelen sizi de içeri tıkarlar. Ben ölmüş kurtulmuş olurum. Siz de geri kalan günlerinizde asla tahmin edemeyeceğiniz bir geleceğe çıkarsınız. Leyla’yı neden öldürdüğümü aslında siz de bilmelisiniz. Baksanıza, ben çirkin bir adamım. Leyla beni sever miydi dersiniz? Ya benim olacaktı, ya toprağın... Selim sinir bozucu bir kahkaha patlattı. Hakan da sinirinden gülüyordu.

Selim, bir şekilde Hakan'ı esir almıştı. Geride bıraktığı sekiz cesetle ilgili anlattıkları, herhangi bir cinayet romanından okuduğu hikâyeler olabilirdi pekâlâ. Hakan, Selim'in gerçekten hissettiği şeyi istiyordu. Olayı, bütün anlatılardan farklı bir şekilde, sanki oradaymış gibi dinlemek, belki de adaletin hakkıyla tecelli etmesi için böyle bir hissi tatmak istiyordu. Ancak o zaman, kalbinde bu adama karşı gerçek bir nefret belirecekti ve alacağı müebbet hapis cezası Hakan'ın içini ferahlatacaktı. Oysa Selim, olayları anlatmaktan kaçınıyor ve bir türlü sonu gelmeyecek bir sorguda belki de ârafta kalmayı tercih ediyordu. Hakan bir kez daha ve net bir şekilde sordu: "Bana bak, olayları olduğu gibi, yavaş yavaş ve yorumunu katmadan anlatmanı istiyorum."

Selim ağırdan almadı bu sefer. Bir gün, baş komiserim, aynada kendime bakıp çocukluğumu düşündüm. Çocukken sürekli benimle ilgilenen akrabalarım geldi aklıma. Annem, babam, dayılarım, teyzelerim, amcam, babaannem, anneannem, dedelerim... Ne zaman yanlarına gitsem, illa ki bana sevgi gösterirlerdi. Ben de onları severdim. Oysa aynaya baktığım o an, hiçbirinin beni sevmediğini anladım. Geçmişimin sürekli değiştiğini ve benim gittikçe ona yabancılaştığımı fark ettim. Öyle ki, hatırladığımı düşündüğüm şeyler, öyle hatırlamak istediklerimden ibaretti. Hala anlamıyorsun baş komiserim… Ben Leyla’yı neden öldürdüğümü biliyorum ama bunu sana anlatamam. Ben Leyla’yı neden bu kadar çok sevdiğimi biliyorum ama bunu sana anlatamam. Ben, Leyla’yı öldürürken neler hissettiğimi biliyorum ama bunu sana anlatamam. O gün aynaya baktığımda, beni sevmeyen akrabalarımın, beni neden sevmediklerini de anlamıştım. Ben küçükken, evimize uzak bir akrabamız gelirdi. Benim gibi, çirkindi, fakirdi. Yardım istemek için gelirdi eve. Annem zoraki alırdı içeri. Bir şeyler ikram eder, biraz da para sıkıştırır gönderirdi. O gün aynaya bakarken, o adam olduğumu hayal ettim. Annem tahmin eder miydi acaba, bir gün büyüyüp, beğenmediği o adama dönüşeceğimi? Anlayabilir misin sen şimdi benim o kadınları neden öldürdüğümü? Oysa cevap bu anlattıklarımda değil belki de. Sen baş komiserim, sanıyorsun ki o kâğıtlarda yazılanları okuduğunda, cinayetin ne demek olduğunu, neden işlendiğini ya da ölen kadınların yaşadıkları acıyı anlayabileceksin. Kimse bilemez baş komiserim, hayat o kadar karmaşık ki… O yüzden, merak etmeye değmez.

[Yazar, Selim'in hikâyeyi ve dahi kendini ele geçirdiğini fark ettiğinde, hikâyenin de bittiğine hükmetti. Fakat artık çok geçti. Merakıyla birlikte, kendisi de ölmüştü.]