Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

4?ün yolculuğu

yıl: 
2007
Yazar: 
Yıldırım Cihangiroğlu
derecesi: 
2





Gözüyle gördüğü her şeyi  matematiksel olarak ifade edebilmek arzusuyla yola çıkmış, yolculuğu boyunca ilginç sonuçlara varmış ve bunları 300 den fazla eserinde toplamış İngiliz matematikçi Francis Googol çalışmalarında bazı sayılara parazit sayı ismini takmıştı. Şüphesiz ki bu sayılarda içinden çıkamadığı bir şeyler mevcuttu. Francis Googol’a hayatla ilgili tavsiyesi sorulduğunda   “Seyehat et ve matematikle uğraş.” demiştir.

 

 

O kalabalık sahil kafesindeki boğuk hava; Adil abinin, kan dolaşımımı yavaşlatan gerçeklik teorileri, üç yıllık bir migren hastasının çekemeyeceği zorlukta soruları, üstüme üstüme gelen okyanus rengi bakışları ile birleşince tadım kaçmıştı iyice. Şu daraltıcı ortamdan çıkıp da yağmurlu havada biraz olsun ıslanmak, yol üstünde karşıma çıkacak ilk marketten akşam için atıştıracak bir şeyler almak ve bakımsızlıktan her tarafı pas tutmuş o köhne sokaktaki apartman daireme çekilmek, salonun dört bir yanındaki mumları yakmak, akrep ve yelkovanlar eşliğinde dönmek, boşlukta yuvarlanmak, savrulmak ve hafiften hafiften sıkılmak; tüm mumları söndürmek, televizyonu açmak ve on beş dakika içerisinde yorucu ve derin bir uykuya dalmak, rüyalar, veya daha doğrusu içinde Adil abinin olmadığı kabuslar aleminde daralmak, boğulmak, Fermat’ın 328 yıl çözülemeyen teoremini tek hamlede ispatlamaya veya asal sayıların genel formülünü keşfetmeye çalışmak ama başaramamak; içinde kan akan bir yer altı tüneline atlamış, boğulmakta olan siyah saçlı kadını kurtarmaya çalışmak, başaramamak, kan ter içinde uyanmak, bir bardak soğuk suyu içmek ve sonrasında sabaha kadar elim yüzümde bir şekilde hayatıma bu denli etki etmiş o tek kadını ve üç yıl öncesinde, sonsuza dek ayrılmamıza neden olmuş o lanetli geceyi tüm ayrıntıları ile tekrar yaşamak, geç kalmış olmak, sonra bir umutsuzluk, çaresizlik, soru işaretleriyle dolu bir yalnızlık; karanlık, çöpçüler, kedi miyavlamaları, biraz balkon, şehrin üstüne çökmüş melankolik karbondioksit ve rengi kırmızıya çalan bir İstanbul gecesinde kaybolmak... Şu saçma sapan sohbeti tümüyle unutmama yeterli olurdu herhalde. Ne de olsa; hiçbir zaman bulacağıma inanmadığım “mutlak gerçeği” aramak istemiyordum.

 

Fakat Adil abi... Bir yandan derin derin beni süzüyor, bir yandan da “Hala anlamak istemiyorsun Celal!” diyordu bütün hiddetiyle. “Bunca yıldır dersini veriyorsun bu meretin. Ama anlamak istemiyorsun!”

Yeni kavrulmuş kuruyemiş ve demlediğim kaçak çay eşliğinde zaman geçirdiğim televizyon belgesellerinde sıkça karşılaştığım su damlalarına benzetiyordum Adil abiyi. Afrika’nın o görkemli güney şelalelerinde ne kadar da asi çakılırdı duru akarsulara; ama bir çakıldı mı da nasıl yumuşayıverirdi.

“Ama şöyle söyleyeyim güzel kardeşim. Bu aynen, üç boyutta daha önce bulunduğumuz bir yerden tekrar geçmek gibi bir şey.” Yanımızdaki cama yöneldi ve işaret parmağıyla gökyüzünü, yağmur boşaltan kara bulutların arasından fırsat bulduğu her sefer de adeta göz kırpan ve bu şekilde sanki bana bir şeyler öğütleyen yıldızları gösterdi. “Üç boyutta yaptığın yolculukları düşün. Her yıl memleketine gitmiyor musun? Aynı eve, aynı mekana...” Yıldızların sözünü dinledim ve söylediklerini anladığımı ifade edecek bir şekilde kafamı salladım. “Hah işte! Aradaki tek fark; bahsettiğim yolculuğun dördüncü boyutta olması! Öyle ki, bu yolculukta durmak yok, devamlı hareket halindesin. Aslında, şu anda sahip olduğumuz bilmem kaç senelik ömrümüz, bu yolculuğun tam kendisi de diyebiliriz.”

 

Tekrar bana yönelecek ve heyecanlı konuşmasına devam edecekti. Fakat Adil abinin daha birkaç dakika öncesinde gelmiş olan bir bardak sıcak çikolatasını tek dirsek darbesiyle yere saçması, kafede oturmakta olan herkesin, dikkatini bir anlık da olsa bizim üzerimizde yoğunlaştırmasına neden olmuştu.

 

Ben ise çok daha farklı bir sebepten ötürü;

“Çok ilginç.” dedim.

---de---

 

 

 

“Beynimizin o ince, uzun kıvrımlarında sakladığımız bilgiler hangi zamana aittir? Geçmiş mi; yoksa gelecek mi?” 

Beyninim o ince ve uzun kıvrımlarında düşmeye başlıyorum. Çok da hatırlayamadığım çocukluk; bir günü ötekine uymayan, Adil abi ile İstanbul’un altını üstüne getirdiğimiz gençlik yıllarım bir anda geçiveriyor, sınavlara giriyorum, üniversitede Sayı Teorisi ile ilgili dersler vermeye başlıyorum ve yeni tanıştığım siyah saçlı bir kadına sebepsizce bağlanıyorum. Evleniyorum. Evliyim.

Bir akşam usulca çeviriyorum anahtarımı ve demir parmaklıklar arkasındaki, zincirlere bağlı, tutsak, yırtık pırtık yeni hayatıma “Merhaba” diyorum. Anlamsız yanan, sönük bir ampul ışığının aydınlattığı ve bu ışığın bütün renkleri içerisinde barındıran bir ışık tayfına dönüştüğü, gökyüzünün yere indiği, beyaz duvarların gürültülü ve anlamsız bir şekilde konuşmaya başladığı o lanetli akşamda bilekleri kesik, siyah saçlı bir kadın, kanlara bulanmış bir şekilde, yere uzanmış anlamsızca tavana bakıyor; ve şimdi beynimdeki uzun ve ince kıvrımlar, kapkara ve dibi görünmeyen bir çukura dönüşüyor. 

 “Bütün bilgiler geçmiş zamana aittir şüphesiz. Kafamın içindeki tüm anılarım geçmiş zamandan kalma.”

---

Adil abi istifini bozmadan devam etti bitmek bilmeyen sorularına.

“Peki o zaman; şu anda bir güç seni alsa, ve 10 yıl öncesine götürse; o zaman kafanın içindeki bilgiler hangi zamana ait olacaktır?”

“10 yıl öncesinden önceki zamanlara ait olacaktır. Beynimde geleceğe dair bir bilgi barındıramam çünkü.”

Bu cevabımdan sonra yüzüne bahar gelmişti Adil abinin. 

“O zaman cevap ver bana çılgın matematikçi; şu anda, 10 yıl sonrasından gelmediğini ispatlayabilir misin?”

---

Sonsuz bir güç hayal ediyorum. Bulutların, parlak parlak yıldızların, sonsuz kara uzayın üstünde; ve yerkürenin, ateşli suların, merkezin altında bir yerlerde... Öyle bir güç ki, beni bir oyuncak gibi alıyor avucunun içine; ve bir o zamana, bir bu zamana savuruyor. Ben fark etmiyorum savrulduğumu. Kendimin, içinde bulunduğum anda yaşadığını sanıyorum. Önce yeryüzündeki ilk canlıların dönemine gidiyorum, sonra bir anda şu andan yirmi yıl sonrasına... Bir, bugünden üç gün öncesine gidiyorum; bir, kıyametten bir saat sonrasına... Sonsuz bir yol bu, sonsuz bir yolculuk... Tutamıyorum kendimi, üç yıl öncesine gidiyorum, usulca çeviriyorum anahtarımı, kapıyı açıyorum.

 

“Az önce anlattıklarımı bir boyut sonrasına götürelim. Söyle bana şimdi; eğer 10 yıl sonrasından gelmediğini ispatlayamıyorsan, 10 yıl sonrasında şu anda bulunduğun vücuttan çok daha farklı bir vücut içerisinde olmadığını, farklı bir kişilik veya ruha sahip olmadığını; mesela Celal değil de, Adil olmadığını ispatlayabilir misin?”

---

Sonsuz güç çok farklı bir şekilde savurmaya başlıyor şimdi. Kah Karun oluyorum hazineler içinde, kah Hint fakiri Bengal çöplüğünde… Ortaçağ’da bir rahip, Bağdat’ta ölmek üzere bir imam oluyorum; toprağa gömülüyorum Arabistan çöllerinde, prenses oluyorum el-Hamra sarayında, yargıç olup yargılıyor, sonra da azılı bir katil olarak yatmaya başlıyorum Alcatraz’da... Fakat kurtulamıyorum. Siyah saçlı bir kadın oluyorum İstanbul’da. Kendimi öldürüyorum, sevdiğimi öldürüyorum; seviyorum, bilmiyorum. Suçluyum. Suçsuzum. Ben kimim?

 

---ja---

“Hayatın her bir anını rakamların diliyle anlatmaya çalışan bir matematikçiye göre sayıların bizlere oynadığı en büyük oyun, 102564 sayısının, son rakamı olan 4 ile çarpımıydı. Sonuç, 410256, son rakam 4’ün başa geçmesi ve diğer basamakların bir sağ basamağa kaymasıyla oluşuyordu. Matematikçiye göre bu son derece basit işlemin baş kahramanı aslında parazit bir sayıydı ve bunun nedeni, sayıya uygulanan bu işlemin çözülemeyen birçok problem çözümünü de içerisinde barındırıyor olmasıydı.”

“Bana o kadar da ilginç gelmedi.”

“Ama o herşeyi çözdüğünü iddia eden matematikçiye ilginç gelmişti. Sayılar zaman eksenini temsil ediyorsa, 4 sayısı geri dönülen zamanı temsil ediyordu. Uzayda zaman boyutunda hareket eden bir düşünceden başkası yok Celal!”

Zamanda bir ileri, bir geri gidiyorum. Düşünüyor olabilirim belki, ama düşüncemden başkası da değilim. Bavulunu toplamış uçağa yetişmeye çalışanlar, yurdundan kovulup gurbete gidenler, atını süren yorgun savaşçılar, göl kenarında yürüyüşe çıkan aşıklar kendilerini toprakta, havada veya suda, ilerliyor sanıyorlardı. Adil abinin zırvalarına inanmak istedim bir anlık.

---

Gözümü kapatıyorum. 4 sayısını, üç yıl öncesinden bir önceki gün olarak tanımlıyorum...  Kafamın içerisinde hazırlıksız bir yolculuğa çıkıyorum.

Uzunca yatakta, beyaz gecelikler içerisinde siyah saçlı bir kadın uykuda... Ben de yatacağım az sonra. Yarın işe gideceğim. Ve akşam işten döneceğim. Usulca anahtarımı çevireceğim. Hayır!

Bir daha bakıyorum siyah saçlı kadına, uzun kirpiklerine; yılan gibi kıvrılmış, yayılmış vücuduna... Yanağına son bir kez öpücük kondurmak ve veda etmek geçiyor aklımdan, ama anında vazgeçiyorum.

İyimser bir martı oluyor, siyah saçlı kadının elinden tutuyor, uykudan kaldırıyorum. Uçmaya başlıyoruz, İstanbul semalarında süzülüyoruz. Boğazı, Galata kulesini, hisarları, sokakta uyuma vakti gelmiş dilencileri, bir yanıp, bir sönen ışıkları, gemileri, gemicileri, nöbetçileri, Karadeniz’i gösteriyorum.... “Hayat tahmin ettiğinden daha güzel...Yarın işten geleceğim ve sen hala yaşıyor olacaksın. Tamam mı?”

O gülümsüyor, ben rahatlıyorum. Yolculuğa devam ediyor, yıldızlara yönelip gökyüzüne yükseliyor ve karanlıkta kayboluyoruz.

Gözümü açıyorum. 

Adil abi gülümsüyor.

“4 sayısını elbette sen belirleyemezsin. Sen bir düşüncesin.”

Dudağımı büküyorum anlamadığımı ima ederek.

“Bak Celal! Bütün bu bilinçsiz yolculukta, sonsuz küçüklükteki bu farklı zaman dilimlerinde, farklı bedenler içerisinde; olur da daha önce bulunmuş olduğun bir vücuda ve o vücut içerisinde daha öncesinde bulunduğun bir zamana geri dönersen nasıl hissederdin?” Kafamı kaldırdım ve şaşkın bir şekilde gözlerinin içine bakmaya başladım. Benim bir sayım varsa, son rakamı işte o anda en başa geçmişti.

“Hala anlamak istemiyorsun Celal! Bunca yıldır dersini veriyorsun bu meretin. Ama anlamak istemiyorsun! Ama şöyle söyleyeyim güzel kardeşim. Bu aynen, üç boyutta daha önce bulunduğumuz bir yerden tekrar geçmek gibi bir şey.”

Yanımızdaki cama yöneldi ve işaret parmağıyla gökyüzünü; yağmur boşaltan kara bulutların arasından, fırsat bulduğu her sefer de adeta göz kırpan ve bu şekilde sanki bana bir şeyler öğütleyen yıldızları gösterdi. “Üç boyutta yaptığın yolculukları düşün. Her yıl memleketine gitmiyor musun? Aynı eve, aynı mekana...” Yıldızların sözünü dinledim ve söylediklerini anladığımı ifade edecek bir şekilde kafamı salladım. “Hah işte! Aradaki tek fark; bahsettiğim yolculuğun dördüncü boyutta olması! Öyle ki, bu yolculukta durmak yok, devamlı hareket halindesin. Aslında, şu anda sahip olduğumuz bilmem kaç senelik ömrümüz, bu yolculuğun tam kendisi de diyebiliriz.” Tekrar bana yönelecek ve heyecanlı konuşmasına devam edecekti. Fakat Adil abinin daha birkaç dakika öncesinde gelmiş olan bir bardak sıcak çikolatasını tek dirsek darbesiyle yere saçması, kafede oturmakta olan herkesin, dikkatini bir anlık da olsa bizim üzerimizde yoğunlaştırmasına neden olmuştu.

Ben ise çok daha farklı bir sebepten ötürü;

“Çok ilginç.” dedim.

---vu---