Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Aylin Gürdağ

yıl: 
2008
Yazar: 
Alesque [Ali Fuat Kısakürek]
derecesi: 
2


“Kurgu benim eserlerimin en önemli parçasıdır. Bunu okuyucularım çok iyi bilir. O yüzden bu, benim son romanım, okuyucunun merakını sonuna kadar üst seviyede tutacak.”


Sizi kandırabilirim...

 

            Ben batıl inançları olan kadın bir yazardım. Ne mi değişti şimdi? Yaşlandım... Evet, kesinlikle yaşlandım. Artık batıl inançlarımın bile benden ayrıldığını hissedebiliyorum. Hayat... hayat... Hiçbir hazırlık yapamadan geçirdiğim günleri özlemle anıyorum. Ama sanırım bu kaçınılmaz olandı. Ne yapabilirdim ki? Bir yazar hayatını gözden geçirirken yazdığı eserler gibi onu da kurgulayamıyor malesef. Belki de yapabilirdim bunu. Fakat geriye bakınca şunu da farketmedim değil: Yazar ve okurun dünyasına etken-edilgen kavramlarıyla bakarsak, bir yazar olarak ben de etken bir insandım. Ama edilgenliğe karşı katı duruşum beni her daim kuşkulandırırdı. Neden bu kadar korkuyordum? Çeşitli sorular kafamda dönüyordu... Anlat bana, cevap ver? Okuyucularımı edilgenliğin en derin yerlerine sürüklememin sebebi nedir? Acaba yazıyor olan ve sırf bunun için etken konumda olan ben bile aslında edilgen bir insan mıyım? İşte yazar olmanın zorluğu. Halbuki yazar olmak isteyen o kadar çok insan var ki. Onlara şunu söyleyebilirim: Ben Aylin Gürdağ, sevilen yazar(burada mütevazi olamıyorum) yazdığım eserlerin ne kadar zorlu, kanlı aşamalardan geçtiğini hiç kimsenin bilmesini istemem. İşte bu yüzden yazar olmak isteyenlere bu yolda yürümeden önce emin adımlar atmalarını öneririm. Soruları seviyorlar mı? Cevapları sorulardan fazla mı seviyorlar? Hayatları sorulardan cevaplara doğru mu, cevaplardan sorulara doğru mu yöneliyor? Ve saire...

            Şimdi hayatımın çeşitli noktalarına yaptığım yolculuklarda değişik şeyler hissediyorum. Yazdığım beş roman, iki tiyatro oyunundan sonra düştüğüm o boşluk dönemi hala çok canlı duru-yor. O sıralarda karanlık bir dağınıklıklar bütünü kafamda belirivermişti. Ki üç romanım çeşitli ödüller almış, çok satanlar listesinde uzun süre kalmıştı. Yani başarılı olmuştum. Gazetelerde çıkan eleştiri yazılarının çoğunu saklıyorum. Hatta bir tanesi satırı satırına ezberimde: “Sayın Gürdağ, getirdiği yeni bakış açılarıyla genel anlamda edebiyatın içine düştüğü kara deliğe bir ışık kaynağı sunmuştur. Öyle ki Seni Bir Yerden Tanıyorum ve Kim Kimi Vurmuş: Yazar ve Okur gibi son dönem eserlerinin çıkmaza sürüklediği edebiyatımız, lineer kurgusu ile ön plana çıkan  Genç Kız'la derin bir nefes almıştır. Postmodernizm diye övüp övüp bitiremedikleri canavara söz geçirebilen yazar gerçek yazardır düşüncesiyle hareket edip düşüncelerimi bu formda düzenlediğim için, içim çok rahat bir şekilde Aylin Gürdağ'ın son dönemin en iyi, kaliteli, saygıdeğer ve en önemlisi 'edebi' bir orijinalite ile önümüze çıktığını belirtmek istiyorum.”. Biraz ağız dolusu olduğunu kabul ediyorum ama yine de en sevdiğim eleştiri yazısı bu olmuştu. Her neyse... Öbür iki romanım eleştirmenlerce 'ancak seviye koruyan' olarak görülse de okuyucularımın çoğu tarafından beğenil-mişti. Oyunlarım da iyi iş yapmıştı, çünkü onları okunmasından ziyade oynanması için yazmıştım ve normal bir tiyatro oyunu ne kadar ilgi çekerse o da o kadar ilgi çekmişti. Burada biraz sert konuştuğuma bakmayın, tiyatroyu çok severim ama yaşadığınız ortama uyum sağlamak zorunda kalıyorsunuz bazen. Yazdığım oyunlar çok yakın bir arkadaşımın özel tiyatrosunda oynanmış ve yeterli miktarda beğeni toplamıştı diyebilirim açıkçası.

            O karanlık dönemi nasıl mı atlatmıştım? Tabii çok kolay olmadı, birçok şeyi alıp götürdü benden o kuruntular. Ama o dönemde biriyle tanıştım. Benim gibi yazardı o da, kadın bir yazar. Başta fikir alışverişinde bulunduk sonra yavaş yavaş dünyalarımızın kesiştiğini gördük ve çok yakın dost olduk. O da edebi bir tıkanıklık yaşıyordu. Beraber düşündük bunu, altından nasıl kalkarız diye ve şu fikir çıktı karşımıza: Birbirimizi romanlarımızda kullanıp baş karakter yapmak. Altıncı kitabım bu şekilde ortaya çıktı. Evet, o kitap... Onun ne yaptığını soruyorsunuz galiba? Bilmiyorum. Benim kitabım basıldığı sırada o ortadan kayboldu, bir daha kendisini göremedim. Ama şunu biliyorum, çoktan yazmıştı o. Düşünceliydi biraz. Kararsızlık bir yazar için en kötü şeydir. O yüzden yıllar sonra şimdi, o kütüphaneye özel olarak bıraktığım kitabımı hatırlıyorum. Altıncı kitabımı... İçine imzamı atmış ve sonlara doğru bir sayfanın köşesine şöyle yazmıştım:

            “Onu arıyorum. Bu kitabı anlayarak okuyan biri bana yardım edebilir. Bana ulaşın.

                                                                       Aylin Gürdağ.”

            Kaybolduğu dönem onu çok merak etmiştim. Bazı arkadaşlarıma da sormuştum hatta. Kendisini, o genç kadın yazarı, tekrar gören olmuş muydu? Nerelerdeydi? Yurtdışına mı çıkmıştı? Belki de şöyle sormalıydım, o genç kadın yazarı hiç gördünüz mü? Tam umudumu kaybetmiştim,

birkaç yıl sonra elinde o kitapla kapıma genç bir kız geldi. Nasıl da umutlanmıştım, o eski dosta

 

 kavuşacağım diye... Geri dönüş, yeniden başlangıç. Evet nasıl da umut vermişti, ve nasıl da...

 

            Seni Bir Yerden Tanıyorum – Mehmet Karanlık

            (Kitabın arka kapağından alınmıştır.)

            Simona yaşlı bir kadındı. Yıllardır yalnız başına yaşamanın zorluğunu çekiyordu. Hiç akrabası kalmamıştı ona bakacak. Ya da o öyle zannediyordu. Hiç evlenmemişti, çocuğu da olmamıştı. Peki ama yıllar sonra çıkagelen, ve onun kızı olduğunu iddia eden genç kadın kim oluyordu? Simona hayatının son dönemlerini yaşadığını düşündüğü bu zamanda içine düşen merakla yeniden canlanmıştı.

.....................................

             Genç kadın tekrar geleceğini söyleyerek ayrılmıştı Simona'nın evinden. Çok derin konuşamamışlardı.  Ama bu kadında garip bir şeyler hissediyordu. Bir yakınlık, sanki yıllardır tanıyordu onu. Bu genç kadın hakkında komşusuna danışmaya karar vermişti.

.....................................

            O günden sonra kapısı neredeyse hergün çalıyor hergün farklı bir kadın değişik amaçlarla ona geliyordu. Birisi yeni tencere setleri satıyordu. Öbürü mahallenin kadınlarının durumunun konuşulacağı bir toplantının davetiyesini veriyordu. Bir diğeri yardım isteyen bir rahibeydi. Ve en ilginci Simona'nın rüyalarını sormaya gelmiş bir falcıydı. Ona göre konuştuğu bütün kadınlar aynı derde sahipti. Geceleri rüyalarına giren genç bir kadın... Kimse bu kadını tanımıyordu. Çok kez görmüşlerdi belki, ama tanıyamıyorlardı.

......................................

            Seni bir yerden tanıyorum, diyecekti o genç kadına. Evet, Simona kararını vermişti. Onu bir daha gördüğünde söyleyecekti.

 

 

 

            Sizi bir yerden tanıyor muyum?

            Mehmet Karanlık'ın kitabını okumuştum. Genç Kız'ın basıldığı dönemde o zirvedeydi. Çok zevk aldığımı hatırlıyorum. Ama şunu da söylemeliyim, Mehmet Karanlık soyadı gibi karanlık bir eser çıkartmıştı ortaya.  Çok ilgi çekici, ve aynı zamanda ürperticiydi. Yıllar sonra bu kitabın tekrar aklıma gelmesiyle ürperdiğimi hatırlıyorum. Neden olmuştu, hiç aklımda kalmamış. Fakat, 'genç bir kadın' simgesinin çok etkili olduğunu düşünürüm her zaman. Geceleri rüyanıza giren genç bir kadın. Mehmet Karanlık'ın neden böyle bir simge kullandığının üzerinde çok durmamıştım o zamanlar, ama galiba şimdi biraz daha iyi görebiliyorum amacını. Yaşlı bir kadının kaybolan gençliği... güzelliği... Ama, hayır. Mehmet Karanlık okuyucusuna böyle bir sonuç çıkarma iznini vermemişti. Karanlık başlayan kitabını karanlık bitirmişti. Evet...

            O dönemde erkek yazarın kadın karakter oluşturma durumları tartışılıyordu. Mehmet Karanlık bu tartışmanın odağına yerleşmişti son eseriyle. Onun ağzından çıkan sözler edebiyat çevrelerince üzerinde çok konuşulur duruma getirilmişti: “Kadın yazar, kadın karakter oluşturma konusunda fazla zorluk yaşamaz. Çünkü erkeğin giremediği o bulutlu dünyaya ait çok şey bilir. Ama yine bir kadın yazar, kadın karakter oluşturma konusunda erkek yazarın ulaşabildiği ilgi çekiciliğe kolay kolay ulaşamaz. Çünkü erkek kadını bir objeye indirgeyerek, onu daha iyi inceleme fırsatına sahiptir.” Mehmet Karanlık'ın neden böyle bir şey söylediği hakkında pek bir fikrim yok. Ziyadesinde bu tarz tartışmalardan hiç haz almadığımı da belirtmeliyim. Ama galiba kitabının satış rakamlarını biraz olsun arttırmak için böyle bir şey yapmıştı.  Onun sözlerine karşı kendimi her zaman merak etmişimdir, neden beni hiç etkilemedi veya neden bende hiç tepki oluşturmadı diye. Belki de ona bir noktada katılıyordum. Fakat şu var ki, bir kadın yazarın ilgi çekici bir kadın karakter oluşturma konusunda başarılı olamayacağını düşünmüyorum. Hatta bunu Mehmet Karanlık'a bizzat söylemiştim. Bir panelde kendisi ile karşılaşmış ve ona “Sizi bir yerden tanıyor muyum?” diye sormuştum. Kahkahalarla gülerek bana: “Sanırım artık maskem düştü, beni herkes tanıyor.” demişti. İşte o konuşmamızın içinde kendisine fikrimi anlattım. O da çok beyefendi bir tavırla, anlayışla karşıladı ve bana hak verdi. Ama sanırım onun fikrini değiştiremedim, zaten böyle bir amacım da yoktu. Sadece söylemek istemiştim, bir kadın yazarın konuyla ilgili cevabını... İşte tam o sırada onu gördüm.

 

            Kim Kimi Vurmuş: Yazar ve Okur – Hale Bekler

            ( Bir eleştiri yazısından alınmıştır.)

            Hale Bekler'in ilginç polisiyesi Kim Kimi Vurmuş: Yazar ve Okur son dönemde aranılan eserler arasına girmeyi başardı. Tipik bir polisiye gibi başlayan romanı diğer polisiyelerden farklı kılan ise yazarın ve okurun dünyasına yaptığı göndermelerin kitabın kurgusunda çok önemli bir yere oturması.

..............................

            Yeni romanını çıkaran bir yazarın aradan kısa bir süre sonra öldürülmesi ile başlayan eser, cinayetin işlendiği odayı şu şekilde anlatıyor: “Odadaki her şey incelenmişti. Aslında tipik bir yazar odası sayılabilirdi bu oda. Daha çok bir ofis gibi. Raflardan taşan romanlar, deneme için kullanılmış, yıpranmış ve sararmış defterler, aralarda ufak tefek, özellikle geceleri odanın ortamına mistik bir hava katan her an canlanabilirmiş gibi gözüken süsler, bir daktilo, büyük geniş bir maun masa ve yazarın rahatına düşkün olduğunu belli eden konforlu bir koltuk. Ceset odadan kaldırıl-mıştı, bu konforlu koltuğun üzerinde boynu yana düşmüş adamın görüntüsü hiç hoş değildi tabii. Koltuğa dökülen kan şimdi daha solgundu. Odada yazarın son çıkardığı kitaptan da yirmiye yakın kopya bulunmaktaydı. Herhalde bir takım arkadaşları için ayrılmıştı. Ama bir tanesi masanın ayrı bir köşesinde duruyordu ve üzerine kan dökülmüştü. Kitap imzalanmıştı fakat yazının tamam-lanmadığı belliydi, çünkü üzerinde şöyle yazılıydı: “Sevgili A”. İsmin ikinci harfi yazılamamıştı,  muhtemelen tam bu sırada öldürülmüştü yazar. Kitabın üzerinde kanın dışında hiçbir iz yoktu. 

.... Odada daha fazla bir şey bulunamamıştı. Yalnız odanın havasında bir değişiklik vardı ve bunu oraya gelen görevlilerin anlaması mümkün değildi. Yazarın o gizli, kendine ait dünyasına tecavüz edilmiş, oda, o kendine has, yazara ait ilk gizemini kaybetmişti. Erişilebilir olmuştu artık. Tıpkı bir

eserin yazarın ellerinden çıkıp okurun ellerine düşmesi gibi. Peki bu, yazarın bir okuru tarafından öldürüldüğünün bir kanıtı olabilir miydi? Herkes tarafından tanınan, bir nevi, maskesi düşmüş bir yazar olmak tehlikelere açık olmak demek değil miydi? Sürekli talep eden okur bir yerden sonra maddi anlamda olmasa da yazarı öldürmüyor muydu? Tüketerek...”

....................................

            Hale Bekler bundan sonra polisiye severleri tatmin edecek şekilde bir “şüphelilerle uğraşma” süreci başlatıyordu. Yazarın eşi, arkadaşları ve diğer çeşitli komplo teorileri üzerinde duruluyordu. O gün yazarın kaldığı mütevazi köşkün çevresinde görülen bir kadın ise olayları daha karmaşık bir hale getirmişti. Kadını gören, karşı apartmanda oturan ve yemek yaparken balkonuna koyduğu malzemeleri almaya çıkan genç bir kadındı. O gördüğü kişiyi aslında adamın karısı zannetmişti: “Uzun bir süredir bu çevrede oturdukları için artık onları iyice tanır olduk. Kocam onun romanlarının hayranıdır. Birkaç kere gidip yeni aldığı kitaplarını imzalatmıştı da. Her neyse... O kadın dikkatimi çekti, çünkü bir süre etrafına baktıktan sonra köşkün bahçesine girmişti. Çok fazla önemsemedim ve yemeğimi yapmak için içeri girdim. Bir süre sonra merak edip tekrar baktım, tam o sırada köşkten çıkıyordu, elinde bir kitap vardı. Yüzünde ise yazarı görmüş olduğunu çok belli eden rahatlamış, huzurlu ama aynı zamanda karanlık bir gülümseme belirmişti. Bir an korktum. Fakat sonra bunun gereksiz olduğunu düşündüm.”.

..............................

            Hale Bekler'in eserinin erkek yazar-kadın okur, ve kadın yazar tartışmalarını alevlendirebilecek bir yerde ilginç bir şekilde bitmesi ortaya çeşitli eleştirel yorumlar çıkarsa da, eserin okuyucuyu memnun edeceğinden eminim. Ama şunu belirtmeliyim, ey okur, dikkat, tahriklere kapılma! Çünkü ortada “Sizi kandırabilirim...” diyen provokatif bir eser var. İyi

 okumalar...

            Kendimi tanıyamıyorum...

            Hale Bekler'in romanını korkarak okuduğumu hatırlıyorum. Okuru sorgulamaya iten bir yapısı vardı. Hele bir de yazar olarak kitabı okuyorsanız, sizi daha da etkiliyordu. Kitabın etkisin-den uzun süre kurtulamamış ve beni öldürmek isteyecek bir okurumun olup olmadığını düşünmüş-tüm günlerce. Şimdi ne komik geliyor bunlar bana. Korkulacak, kaçınılmaz olan başka şeyler varken... Bir gün beni de bulacağını tahmin ettiğim ama hiçbir tedbir almadığım ve kendini birdenbire gösteren o kaçınılmaz sondan...

            “... bu, benim son romanım...”

            “Yani, yazarlığı bırakıyor musunuz?”

            “Daha doğrusu artık ölüyorum...”

 

            Genç Kız – Aylin Gürdağ

            Aylin Gürdağ kitaplarıyla oyalanmayı çok severdi. Yine bir gün evinin büyük bir bölümünü oluşturan kütüphanesinden en sevdiği ve en beğenilen eserini aldı. Şu an yaptığını yapmaktan büyük zevk alıyordu, sayfaları şöyle bir geçiştirdi ve aniden bir yerde durdu. O sayfadaki bir paragrafa gözünü dikti ve okumaya başladı: “Genç bir kız olmak ne zor. Özellikle de hedefiniz edebiyat ise. Yazar olmayı düşündüğümden bu yana ailemden hiçbir kısıtlama ve karşı çıkma görmesem de bir şeylerin beni engellediğini çok iyi biliyorum. Gizli bir el yazmamı istemiyor. Bana engel oluyor. Bunun ne olduğu öğrenebilsem. Sürekli okuyorum. Özellikle kadın yazarları... O eşiği nasıl geçtiklerini öğrenmek istiyorum. Herbirinin çok değişik hayatları olduğunu öğreniyorum. Benim hayatım ise onlarla uğraşamayacak kadar monoton. Nasıl ilginç olabilirim? Ve aynı zamanda özgün...”. Sayfalar yine karıştı ve yine bir sayfada durdu Aylin Gürdağ: “Onu tanımak ve onun deneyimlerinden yararlanmak o kadar güzelki. Bir dönemin çok ünlü kadın yazarlarından biri o. Şimdi yaşlılık yıllarını evinde geçiriyor. Onu ziyaret etmek bana büyük bir keyif veriyor. Ondan öğrendiklerim o kadar çok ki. Sanırım bir nevi miras durumu bu. Bana bırakıyor bir şeyleri bunu görebiliyorum. Ya da ben onun ellerinden alıyorum. Onun hayalgücünü, hayat merakını ve yazarlığını... Ama, bu çok korkunç!”

            Aylin Gürdağ kitabını kapatıp gülümsedi. Ve içinden “Bu kaçınılmaz...” dedi.

 

 

            Sizi kandırdım...

            Bana kitabımla birlikte gelen genç kızı hatırlıyorum. Onu evime davet ettiğimde birbirimize uzun uzun bakmıştık. Konuşulacak çok şey vardı. Ama susuyorduk. Sonra sessizlik bölündü, ilk konuşan o olmuştu: “Sizi... Ben daha önce gelmek istemiştim, ama bunun için cesaretim yoktu. Annemin ölümünden sonra çok kötü hissediyordum kendimi. Bana hep sizden bahsetmişti. O yüzden sizi görünce hayatımın çok büyük bir değişime uğrayacağını düşünerek korktum.”. Hiçbir şey anlayamamıştım, bana onun kızı olduğunu mu söylüyordu?

“Bunu sizin için getirdim.”

“Benden korkmana gerek yok, kızım...”

Elindeki iki kitabı bana uzattı, biri daha çok bir deftere benziyordu. Kapağını açıp başlığını oku-dum: “Aylin Gürdağ”. Daha sonra kendi kitabımın başlığı kızın duyacağı sesle okudum. Kız hafifçe onaylar gibi başını salladı. Yüzündeki ifade o kadar tanıdık geliyordu ki, ona ısınmak onu daha iyi tanımak istiyordum. İçimden bir ses bunun ilk ve son görüşmemiz olmayacağını söyledi.

            Kız ondan sonraki günlerde sürekli beni ziyaret ediyordu. Ben ise aynı zamanda bana verdiği defteri okuyordum. Bu defterde benim adımın başlık olduğu bir roman vardı, doğruydu ya da yanlış ama yine de bir Aylin Gürdağ'ın hayatını anlatıyordu. Veya daha genel olarak bir kadın yazarın hayatını... Genç kız ile epey vakit geçirmeye başlamıştık, edebiyat üzerine konuşmalar yapıyorduk. Ona eserlerimden bahsediyordum. Fakat karanlık ve korkutucu bir şeyin farkına varmaya başlamıştım. Bir şeyler değişiyordu. Hayalgücüm, hayata olan merakım ve yazarlığım... Galiba onları kaybediyordum.

            Bu garip bir şekilde gelişiyordu. Tıpkı Mehmet Karanlık'ın eserindeki gibi... Yaşlı Simona'nın karşısına çıkıp kızı olduğunu iddia eden kadın ve sonraki günler evini sürekli ziyarete gelen kadınlar... Korkutucu bir genç kadın simgesi... Ve bunun yanında danışılan bir komşu. “Sizi bir yerden tanıyorum” cümlesi... Tüm bu kadınlar acaba bir kadın olamaz mıydı? Profesyonel bir oyunculukla canlandırılan kadınlar... Simona'ya bakan ve bunun bir karşılığı olması gerektiğini düşünen, onun mirasına sahip olmak isteyen komşusu, bir nevi şu karşısındaki genç kıza benzemiyor muydu? Yazarlık mirasına konmak isteyen bir genç kız? Bir genç kız... Genç Kız... Beni yok edip yazarlık mirasıma konmak isteyen... Yazarı öldürmek isteyen bir okur gibi...

            Hale Bekler'in yazarı öldüren okur karakteri bu kadar gerçekçi biçimde karşımda dururken ne yapabilirim? Yazarın ölümünden sonra, ifade verenler arasındaki o genç kadın aslında nasıl da zevk alarak kendini anlatıyor.  Sırf yazarın romanlarından nefret etmesi ve kocasının o yazara duyduğu hayranlık yüzünden... Ama bir dakika, karşımda oturan bu genç kızın beni öldürmeyeceğini biliyordum. Hale Bekler'in eseri sadece bir dışa vurum, ölümün fizikselleştiril-mesiydi... Sürekli talep eden okur bir yerden sonra maddi anlamda olmasa da yazarı öldürmüyor muydu? Tüketerek...

            Evet, şimdi “Sizi kandırdım” diyebilirim. O karanlık dönemi nasıl mı atlatmıştım? Ben hayatımın o karanlık dönemini hiçbir zaman atlatamadım. Hiçbir zaman... Bir yazar olarak birden fazla 'son' yazmış olan ben, yine bir yazar olarak kendi sonumu merak ediyorum. İşte son geldi. Hadi bakalım Aylin Gürdağ kendin için bir son yaz. Ama bu ölüm olmasın... Bu okuyucuna nasıl bir umut verebilir ki? Yoksa umut vermek istemiyor musun? Seni anlıyorum... O zaman bırak senin için o konuşsun, al eline o defteri ve yaz seni anlatan romanın sonunu:

            Bu onun için ne bir geri dönüş ne de bir yeniden başlangıçtı. Evindeydi ve kitaplarıyla birlikteydi. Gerçek dostlarıyla... Evet... Aylin Gürdağ kitaplarıyla oyalanmayı çok severdi. Yine bir gün evinin büyük bir bölümünü oluşturan kütüphanesinden en sevdiği ve en beğenilen eserini aldı. Şu an yaptığını yapmaktan büyük zevk alıyordu, sayfaları şöyle bir geçiştirdi ve aniden bir yerde durdu. O sayfadaki bir paragrafa gözünü dikti ve okumaya başladı.

______o0o______