Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

Oyun

yıl: 
2006
Yazar: 
Süleyman Dost
derecesi: 
Mansiyon 2



Bugün ruj sürmedim. Şaşırır mı? Fark etmez bile. Beş dakika geciktiğinin de farkında değildir. Annem zorlamasa içeride bekler, gelince sevgilimi sobelerdim. Şimdi herkes bana bakıyor. Önünde beklediğim büfenin sahibi bile. Haklılar tabi. Eteğim kısacık, üstüne üstlük kocaman yırtmacı var. Böyle giyindim çünkü bu oyun böyle oynanıyor. Sevgilimin hedefine giden yolu kısaltmalıyım ki oyun hemen bitsin. Çünkü bu oyundan sıkılıyorum. Çocukluğumun oyunları gibi değil. Bacaklarımda bir el, yukarı çıkıyor. “Hayatım bugün o kadar gitmesek. Bak burası da güzel. Şu tepeden etrafı izlesek” desem de dinlemez. İllaki şehvet uçurumunun kenarına kadar gelecek ve atlayacak. Sonrası boğuk bir ses: “Geliyorum.”

*******

Gelmiyor. 15 dakikadır burada bekliyorum. Büfeci bütün vücudumu ezberlemiş olmalı. Döneyim önümü de görsün. Aniden döndüm, büfeci bana bakarken sobelendi. Yüzünü çevirdi. Yavaş yavaş yürüyüp büfenin önündeki gazetelere yaklaştım. Tanıdık bir haber aradım. En altta bir haber: “Anoreksia: Genç Kızların Hastalığı. Halk arasında manken hastalığı olarak da bilinen…” “Kaça bu gazete?” Büfeci sırıttı. Önüne biraz para koyup arkamı döndüm. Kendimi Cennet’ten kovulmuş Havva gibi hissediyorum. Şu gazeteyle üstümü kapatmak geliyor aklıma. Hâlbuki böylece Âdem’i beklemeliyim. Önce güzelce karnımızı doyurup insanlığın yüz binlerce yıllık oyununu oynamalıyız. 

 

Gazeteyi okumaya başlayacakken önümde ufak bir çocuk belirdi: “-Abla kâğıt mendil ister misin?” Kâğıt mendille üstümü örtemem ki! “-Yok canım, sağ ol.” Elinde tuttuğu mendilleri koltuğunun altına sıkıştırıp gitti. Arkasından bakakaldım. Kendi çocukluğumu düşündüm. Ben bu çocuğun yaşındayken akşama kadar oyun oynardım. Her oyunda mızıkçılık yapar, sonra oturur ağlardım. Şimdi sevgilimle oynadığımız oyunlarda hiç mızıkçılık yapmıyorum, ama nedense sonra hep ağlıyorum. İçimden eve dönmek geliyor ama yapamam, oyundan kovulmak istemiyorum.

***********

Sonunda önümde siyah bir araba durdu. “Aşkım beklettim mi?” Ne denir ki şimdi? “Yok hayatım olur mu?” Ne de güzel oynuyorum. Az yüzüme baksa beklediğim için ben ondan özür dilerdim.

 

Arabaya bindim. Öpüştük. Sigara tadı dudağıma katran gibi yapıştı. Kırmızı ışıkta durduk. Öpüştük. “Rujum yok fark ettin mi?” Dudaklarıma baktı. “Böyle de çok güzel.” Sonraki ışık yeşil olduğu için sadece elimi tutabildi. Bir dahaki ışıkta da durup öpüşecektik ki telefonu çaldı. Rahatladım, artık ışık kalmamıştı.

 

Lokantanın karşısında arabadan indik. Hala telefonla konuşuyordu. Lokantanın kapısına geldik. “Hoş geldiniz efendim.” Kenarda bir masaya oturduk. Garson menüleri uzatırken daha telefonla konuşuyordu. Eliyle istediklerini gösterdi. “Ama sosun salçası çok olmasın.” Garson da gidince baş başa kaldık ama telefon susmadı. “Ahmet Bey’e söyledim ben o işi hallederim diye.” Elime çatalı alıp çevirmeye başladım. (Sevgilim bunun için mi geldik buraya biz?) “Biz gelmeseydik işi başkasına verirlerdi belki anlatabildim mi?” (Ne işi sevgilim ya?) “Ahmet Bey bana ufak bir nakliyat işi demişti.” Elimdeki suyu masaya döktüm. “Kahretsin.” Garson geldi. “Üstünüze döküldü mü hanımefendi?” Garson üstümü silerken bizimkisi hala telefonla konuşuyordu.

********

Yemekler geldi. Ben yerken Ahmet Bey’in ortağı başka konuya geçmiş olmalıydı. Ben tatlıyı bitirirken görüşme bitti. “Tatlım, meyve de ye istersen.” Sonra Ahmet Bey’i aradı. Bu kadarı oyunda yoktu. Sinirleniyordum. “Biraz meyve salatası getirir misiniz?” Onu da yedim. Ayağa kalktım. Çantamı elime alıp salladım. “Aşkım ben tuvalete gidiyorum.” Masaların arasından geçip tuvalete girdim.

 

Bir elimi klozete dayayıp diğerini ağzıma soktum. “Abla kağıt mendil ister misin?” Kustum. “Anoreksia: Genç Kızların Hastalığı. Halk arasında…” Kustum. Edebiyat dersiydi: “Lord Byron halkın arasına giremeyen bir insanın bu dilencilerin durumunu anlayamayacağını…” “Hocam midem bulanıyor, kusabilirim, çıksam olur mu?” “Kızım kusacaksan çık dışarı.” Kustum. Oyunu bozmaya yeltendiğim bir gün sevgilim evimize gelmişti. “Kuzum kızacaksan çıkarım dışarı.” Son defa kustum. Sifonu çektim. Ahmet Bey yediklerimle beraber tuvaletin deliğinde kayboldu. Yan tuvalette başka bir kadın öksürüyordu. 

 

Diz çöktüm. Elimle tuvalet kâğıtlarına uzandım. Ağzımı sildim. “Bugün bu oyunu bozmalıyım. İsterlerse kovsunlar oyundan.” Tuvaletten çıkıp aynanın karşısına geçince ağladığımı fark ettim. Boyam yay şekli çizerek akmış. Silmedim. “Bugün mızıkçılık yapmak istiyorum. Çocukluğumdaki gibi mızıkçılık yapıp ağlamak istiyorum.”

 

Elimde çantam tuvaletten çıktım. Hala telefonla konuşuyordu. El sallayıp aşağı kata indim. Görmemiş olmalıydı. Rahatladım. “İyi akşamlar hanımefendi.” Lokantadan çıktım. Hava kararmıştı. Oyun bittiğine göre bu saatte evde olmalıydım…

 

**********

 

Ne kadar yürüdüm bilmiyorum. İki ışık geçmiş olmalıyım. Hala ağlıyorum. Çantamda mendil kalmamış. Koltuğunun altında mendiller, mızıkçılık yapmayı bilmeyen ufak çocuğu görür gibi oluyorum. “Abla kağıt mendil ister misin?” Allahım ne kadar tatlı. Gözlerim doluyor. “Ver canım ver, bugün çok ağlayacağım herhalde.”