Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Felsefe ve Etik"

tarih: 
12/20/2004
poster: 
IONNA KUÇURADI_kck.jpg
konusmaci: 

















“Felsefe ve Etik”

Tarih: 20 Aralık 2004

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 20. konuşmacısı, ‘Felsefe ve Etik’, başlıklı konuşması ile Prof. Dr. İonna Kruçardi olmuştur.

Konuşma 20 Aralık 2004 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/ionna-kuricardi adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Felsefe ve Etik”

İonna Kuçuradi 

 

Etik ve “Etikler”

‘Etik’ sözcüğü son 20 yılda moda oldu. Etiğe duyulan ilginin bu canlanmasında çeşitli etkenler rol oynadı.

Ne var ki, moda olan, felsefenin bir araştırma alanı olarak etik değildir. Moda olan, “meslek etikleri” denilen etiklerdir. Bu meslek etikleri arasında en çok uğraşılanı, bioetik ya da biomedikal etiktir. Çeşitli meslek alanları kendi etiklerini geliştirmeye çalışıyorlar: İş etiği, basın etiği, siyaset etiği, ticaret etiği, polis etiği, jandarma etiği v.b.

Son yıllarda, büyük bir olasılıkla göreci postmodernist yaklaşımların ve “ne olursa olsun gider” (anything goes) ilkesinin yarattığı kargaşadan kaynaklanan etikle ilgili başka bir gelişme de, “etiğin evrenselliği”ne ilişkin tartışmalar ve çeşitli çevrelerce “evrensel bir etik” veya “evrenselleştirilebilir bir etik”, ya da “global bir etik” veya bir Dünya Etosu” geliştirme çabalarıdır.

Gerek “felsefî etik” ve “meslek etiği” denilenlerin çerçevesi içinde yapılan bu çalışmalarda, gerekse “evrensel bir etik” geliştirme çabalarında çeşitli epistemolojik karıştırmalar göze çarpıyor. Bu karıştırmalar da, felsefenin bir alt alanı olarak etiğin olduğu kadar “meslek etikleri”nin de, etiği günümüzdeki tartışmaların merkezine getiren ihtiyaçları karşılayabilecek şekilde gelişmesine engel oluşturuyor.

Bu nedenle etik terimini açıklığa kavuşturmak ve bugün ‘etik’ sözcüğüne yükletilen kavramsal içeriklerin farkını görebilmek, yalnızca teorik olarak etikle uğraşmanın ilk adımı olarak değil, aynı zamanda özel, kamusal ve meslek yaşamımızda attığımız her adımda karşılaştığımız etik sorunları ele almanın ilk adımı olarak da gerekli görünüyor. 

Bugün ‘etik’ sözcüğüne yükletilen ve birbiriyle karıştırılmaması gereken farklı kavramsal içerikleri göstermek için, burada, “etik problemler” adıyla karşımıza çıkan problemlerin farklarını göstermeye çalışacağım.

‘Etik problemler’ derken, kimi zaman, tarihinin başlangıcından beri felsefenin uğraştığı teorik problemler demeti kastediliyor. Örneğin “erdem nedir?”, “adalet nedir?” ve bu gibi sorular, Platon’un dialoglarının merkezindeki konuları oluşturuyor.

‘Etik problemler’ ifadesi, ayrıca, günlük yaşamımızla doğrudan doğruya ilgili olan bir tür problemleri: kendimizle ve başkalarıyla ilişkilerimizde karar alırken, eylemde bulunurken –farkında olsak da olmasak da– söz konusu olan bir tür problemleri dile getirmek için de kullanılıyor.

Bir kişinin –sizlerin, benim, herbirimizin– günlük yaşamımızda ve meslek yaşamımızda her an karşılaştığımız, eylemde bulunmak için şu ya da bu şekilde çözmek zorunda olduğumuz etik problemler, filozofların ele aldığı etik problemlerden farklıdır: günlük yaşamda ve meslek yaşamımızda karşılaştığımız etik problemlerin herbiri belirli bir kişi tarafından, belirli bir anda, belirli bir durumda karşılaşılan ve teklik gösteren problemlerdir; dolayısıyla çözümleri de birbirinden farklıdır; herbiri için ayrı ayrı çözümler buluyoruz. Bu demektir ki, bunların  ç ö z ü m l e r  i n i   h e r  b i r  d u r u m d a  b u l m a m ı z  g e r e k i r. Oysa felsefedeki problemler  g e n e l    t e o r i k  problemlerdir; böyle bir problem görmenin sonunda sorulan sorulara verilen cevaplar felsefî bilgiyi oluşturur. Örneğin: “Doğru eylem nedir?” sorusu ile “Bu durumda neyi yapmam doğru olur?” sorusu farklı şeyler soruyor. Birincisine –felsefî bir soru olan birincisine– cevap, eylemle ilgisinde “doğru” kavramının içeriğini belirlemekle (tanımlamakla) verilebilir; ikincinin cevaplanması ise, bir kişinin karşılaştığı o belirli –gerçek, somut, eşsiz– durumda ne yapması gerektiğini bulmasıyla olur. Bunu da o kişi, eyleminin etik değeri için farklı sonuçlar yaratan farklı şekillerde yapabilir: belirli bir “doğru eylem” kavramına dayanarak yapabilir, ya da kendisi için geçerli bir norma göre yapabilir, veya yalnızca hedefine nasıl ulaşacağını hesap ederek yapabilir. Örneğin, “Bu görevden istifa etmem gerekir” diyebilir ve istifa edebilir, ya da “Abimden hakikati saklamam gerekir” diyebilir ve böyle yapabilir. Kolayca görüldüğü gibi, farklı türden gerekçelerle verilebilecek bu son iki cevap felsefeyle ilgili değildir.

Ne var ki, şu anda meslek etiklerinin ele aldığı “etik problemler”, bu iki tür etik problemlerden farklı problemlerdir. Meslek etiklerinin şu anda ele aldığı ya da ortaya koymak isteği, bir tür normlardır– ama özel nitelikte olan normlar. Bu normları da o mesleği icra eden herkesten –kendi dünya görüşünden, kültüründen, ideolojisinden, dininden bağımsız olarak– h e r y e r d e uygulaması beklenir.

Bugün, “evrensel bir etik” ya da “global bir etik” geliştirme girişimleri de ortak normlar peşindedirler. Üzerlerinde anlaşmaya (konsensus’a) varılabilecek ve global düzeyde kabul edilebilecek normlar aranıyor. Ne var ki, bu aranan normların epistemolojik özelliklerine bakılmıyor.

Şimdi, ‘etik problemler’ ifadesinin kullanıldığı ana anlamlara dayanılarak, ayrıca da bunları çözmede izlenen farklı yollara da bakılarak, günümüzün tartışmalarında ‘etik’ sözcüğünün kullanıldığı birbirinden farklı ve birbirine karıştırılmaması gereken, en az üç ana anlamı ayırdedilebilir:

a)      ‘Etik’ sözcüğü bugün, kimi zaman, belirli bir grupta, belirli bir zamanda geçerli olan ve bu gruptaki kişilerin birbirleriyle ilişkilerinde değerlendirmelerini, eylemlerini, tutum ve davranışlarını belirlemeleri beklenen  değişik ve değişken        n o r m  s i s t e m l e r i  anlamında kullanılıyor. Bunlar,  y a z ı l ı   o l m a y a n  normlardır, ya da belirli bir zamanda belirli bir kültürde egemen olan “iyi”ye ve “kötü”ye ilişkin, dolayısıyla  g e n e l  o l a r a k  yapılması-yapılmaması gerekenlere ilişkin anlayışlar –o  a n d a yaygın olan anlayışlar– dır. Bu normları ve anlayışları, bugünkü tartışmalarda sık sık yapıldığı gibi, etik değerlerle karıştırmamak gerekir.

Bu yazılı olmayan kültürel norm sistemleri için  a h l â k  kelimesini kullanmak, başka bir deyişle, ahlâk kelimesini yalnızca bu tür norm sistemlerini adlandırmak için kullanmak, böylece de farklı şeyleri birbiriyle karıştırmaktan sakınmak, daha uygun olur.

b)     Başka bağlamlarda ‘etik’ sözcüğü bugün, belirli amaçlarla bazıları tarafından oluşturulan bazı  y a z ı l ı  norm sistemleri ya da norm kodları anlamında kullanılıyor. Bu tür belgeler, söz konusu olan amaçla ilgili olarak türetilen ya da mevcut olanlardan seçilen ve belirli usullerle, çoğu zaman da konsensus’la kabul edilen normlardan oluşuyor. Bu belgelerin “evrensel” geçerlilik kazanması istenir, kimi zaman da onlara “evrensel” geçerlilik sağlanır. Ne var ki böyle belgelere geçerlilik kazandırma, çoğu zaman onlarda yer verilen normların felsefî-epistemolojik değerlendirmesi yapılmadan olup bitiyor.

“Meslek etikleri” bağlamındaki ‘etik’ sözcüğü bu anlamda kullanılıyor. Bu anlamı da –meslek etikleri ve ‘evrensel etik’ konularına ilişkin tartışmaların gösterdiği gibi– bugün ‘etik’ sözcüğünün en yaygın anlamıdır.

Kavramların birbirine karıştırılmasının kamu yaşamında ve yasamada (yasaları oluşturmada) insan hakları için yarattığı olumsuz sonuçları gözönüne alarak; bu norm takımlarına ya da “evrensel” normlardan oluştuğu farzedilen bu kodlara (belgelere), a h l â k l ı l ı k kodları (belgeleri) demeyi tercih ediyorum. Burada normları nitelediği zaman ‘evrensel’ sözcüğünden de, “bir normun dünya düzeyindeki geçerliliğini”  d e ğ i l, “bir normun sahip olduğu epistemolojik ve aksiolojik bir özelliği” anlıyorum; yani  h e r    i n s a n ı n  ve   b ü t ü n                    i n s a n l a r ı n  genel olarak görmesi ve diğerlerine göstermesi gereken muameleye ilişkin getirilen talepleri anlıyorum. Çünkü bu tür normları dünya düzeyinde geçerli kılmayı gerektiren, b u  özellikleridir –herkes tarafından kabul edilmesi değil. Unutmamak gerekir ki, bugün her türden norm –ve bu arada insan onurunu yok farzeden normlar da– usulüne uygun olarak geçerli kılınabiliyor; bu geçerli kılınmalar da, normların epistemolojik ve aksiolojik özelliklerine bakılmaksızın, parmak hesabıyla yapılabiliyor.

Meslek kodları (bugün “meslek etikleri” denilenler), aslında bu türden normlar ortaya koymak amacıyla geliştiriliyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de bu tür ahlâklılık normları ortaya koymak amacıyla oluşturulmuş; dolayısıyla, bu Bildirge de, bir evrensel ahlâklılık kodu  (ona öyle denmiyorsa da, bir “evrensel etik”) sayılabilir.

c)     ‘Etik’ terimi aynı zamanda felsefenin bir alt alanını dile getirmek için –yani insanlararası ilişki türlerinde değer sorunlarını aydınlatmaya ve onlara ilişkin doğrulanabilir-yanlışlanabilir bilgi ortaya koymaya çalışan felsefe dalı için– de kullanılıyor. Ne var ki, yaygın bir kanıya göre ve ilgili elkitaplarında bu felsefe dalı, çoğu zaman normatif bir alan sayılıyor; oysa felsefe tarihindeki ana etik görüşleri (Platon’un, Aristoteles’in, Kant’ın, Hartmann’ın görüşleri) bu kabulü yanlışlıyor. Benim görüşüme göre de, felsefenin bir araştırma alanı olarak Etik, normlar getiren bir alan değil, bilgi üreten bir alan –ve  b u   a r a d a normlar hakkında da  b i l g i  o r t a y a  k o y a n– bir alandır: insanlararası ilişki türlerinde ve eylemde ortaya çıkan problemleri, en başta da değer problemlerini araştırır. İsim olarak ‘etik’ kelimesini yalnızca felsefenin bu alanını adlandırmak için kullanmakta yarar vardır –yani kişinin kendisiyle ilişkisini ve başkalarıyla ilişkilerini bilme konusu yapan, onlardaki değer problemlerine ışık tutan, onları araştıran ve hakkında  b i l g i  ortaya koyan felsefenin alanı için. Bu felsefî bilgi –örneğin, “Eylemde bulunurken istediklerimizin ve yaptıklarımızın ne türden belirlenme imkânları vardır?”, “Saygı nedir?” ve bu gibi konulara ilişkin bilgi– bir ahlâklılık kodunu (ve bu arada bir meslek kodunu) geliştirip uygulamak için ve mevcut ahlâkları değerlendirmek için onsuz olunamıyacak bir bilgi; günlük yaşamımızda, meslek yaşamımızda ve kamusal yaşamda karşılaştığımız durumlarda insan onurunu koruyarak eylemde bulunabilmek için de, onsuz olunamıyacak bir bilgidir.

Bu söylediklerimden şu sonuç çıkıyor: ‘ahlâk’ anlamında kullanılan ‘etik’ ile ‘meslek etikleri’ bağlamında kullanılan ‘etik’ sözcüğü, norm sistemleri anlamına geliyor, ama birbirinden farklı epistemolojik nitelikte olan norm sistemlerini dile getiriyor. Felsefenin bir alanı olarak etik ise, bir bilgi alanını –kendine özgü nesnesi olan bir bilgi alanını– ifade ediyor.

Bugün “etik” adıyla karşımıza çıkanların hepsinin insan dünyasında yeri vardır, ama felsefî değer bilgisine dayanarak geliştirilmiş iseler ya da felsefî bilgiyle değerlendirilmiş iseler ve rolleri birbirine karıştırılmadığı takdirde. Şöyle: çoğu zaman deneysel olarak –mevcut koşullardan hareket ederek– türetilen yazılı olmayan normlar, yani ahlâkları oluşturan toplumsal normlar, uygun türetildikleri takdirde (basiretle türetildikleri takdirde), –kişinin değerlendirmelerini d e ğ i l, yalnızca toplumsal ilişkilerindeki davranışlarını belirlemeleri koşuluyla– kişinin, yaşadığı topluluğun değişik ve değişken koşullarında (toplumsal yaşamda) kendi yararını koruma olasılığını arttırırlar.

Evrensel ahlâklılık normları –bu yazılı normlar– hukukun türetilmesi için, öncüller olarak önemlidir. Ayrıca, kişiler mesleklerini icra ederken ve kamusal konularda, ulusal ve uluslararası düzeylerde kararlar alınırken, hakkında karar alınacak tek tek durumlarla ilgili olarak doğru değerlendirme yapacak kadar bilgiye sahip olmadığımız takdirde, insan onuruna zarar vermeme olasılığını arttırıyorlar; ama herzaman korunmasını güvence altına almıyorlar. Çünkü normlar, tek tek durumlarda değer koruyucu kararlar almak ve değerli-doğru eylemde bulunmak için yetmiyor; her durum tarihselliğinde tektir –kimi zaman, bir norma uygun davranarak değer harcamak da olanaklı. Kant’ın “ödeve uygun” davranmak ile “ödevden dolayı” eylemde bulunmak arasında yaptığı ayırım da, bir norma uygun davranmak ile etik bakımdan değerli ya da doğru eylemde bulunmak arasındaki farka işaret ediyor.

Kişiler normlara göre davranmaya zorlanabilir, ama değer koruyucu şekilde eylemde bulunmayı istemeye zorlanamazlar. Ne var ki kişiler, değer koruyarak eylemde bulunma istemesini oluşturacak şekilde eğitilebilirler ve yaşamda –bu arada meslek yaşamlarında da– böyle eylemde bulunabilmek için gerekli olan felsefî değer bilgisiyle donatılabilirler. Çünkü böyle bir isteme ve bilgi (felsefenin bir alanı olarak etik bilgisi), eylemde bulunulacak durumun bilgisiyle birlikte, belirli, gerçek, tek tek durumlarda değer koruyucu ya da en az harcayıcı şekilde eylemde bulunabilmenin asgarî koşullarıdır.

Evrensel bir ahlâklılık kodu –ya da yaygın deyimiyle “evrensel bir etik” – oluşturmanın asgarî koşulları ise, felsefî değer bilgisi ve normlara ilişkin epistemolojik ve aksiolojik bilgidir. Şu anda böyle belgeler oluşturulurken yapılan tartışmalar, böyle felsefî bilgilere dayanıyor gibi görünmüyor.

Bunun için, günlük yaşamımızda ve meslek yaşamımızda değer koruyarak yaşayabilmek için, normlar bilgisinden çok, etik değerin ve değerlerin bilgisine dayanan felsefe eğitimi gereklidir. Çünkü ancak –ya da olsa olsa– bu eğitim, tek tek durumlarda insan onurunun nerede tehlikede olduğunu görecek bir göz edinmemize yardımcı olabiliyor.

Bir de şunu gözden kaçırmamakta yarar vardır: çeşitli meslek alanlarında,  i ş b a ş ı n d a karşılaşılan etik sorunlar, etik sorunlar olarak, günlük yaşamda karşılaştığımız etik sorunlardan  t ü r c e  farklı değildirler. Ama, o sorunlara çözüm ararken, etik değer bilgisi ve kavram bilgisi gerekli olduğu kadar, o alanda doğru değerlendirmenin nasıl yapılabileceğine ilişkin bilgi ve böyle bir değerlendirme yapabilmek için de sağlam meslek bilgisi gerekli.

 

Etiğe Yaklaşımlar 

Felsefenin bir dalı olarak Etiğe bakıldığında, etiğe farklı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında eskiden beri, bugün de en yaygın olanı, etiğin gerekler/normlar/kurallar getiren bir alan olduğu (normatif bir alan olduğu) yaklaşımıdır. Buna karşı çıkan en yaygın yaklaşım ise XX.Yüzyılda, “analitik felsefe” ekolü  içinde geliştirilen ve felsefî etiğin işinin, etik önermelerinin analizini yapmak ve onları temellendirmek olduğunu ileri süren, metaetik adıyla karşımıza çıkan yaklaşımdır.

Etik  h a k k ı n d a  yazılan elkitaplarında da etiğin gelişim tarihinin çizgisi, genellikle, etiğe yaklaşımlarda olduğu düşünülen ana değişikliklere göre çiziliyor. Bu gelişmeyle ilgili en yaygın kabul, eski Yunan etiğinin “mutlulukçu” (eudaimonist) bir etik olduğu, yani mutlu olmak için nasıl yaşamak gerektiğini ortaya koymaya çalıştığı; Kant’la gerekler etiği (deontolojik etik) başladığı; XX.Yüzyılda da Max Scheler ve Nicolai Hartmann’la değerler etiği başladığı; bugün ise etiğin ulaştığı noktanın metaetik olduğudur.

Etiğin bu şekilde oluşturulan ve benim çok problematik gördüğüm bu gelişim çizgisi, etiğin normlarla ilgili bir alan olarak kabul edildiğini gösteriyor. Bu anlayışa göre, felsefî etiğin işi, gerçeklikteki çeşitli ahlâklar ve yaşam biçimleri karşısında  a) ya “bize” (?) ne yapmamız gerektiğini söylemek, yani “evrensel” normlar (“değerler”) getirmek, ya da  b) mevcut olan normları temellendirmek ve normların “rasyonel” temellendirilmesi için üst normlar getirmektir. Özgürlük ve sorumluluk konuları da bu çerçeve içinde ele alınıyor.

İşte çok okunan bir elkitabından bir paragraf:

 

“Ahlâksal doğru ve iyinin en üst ilkelerini sağlamak,  n o r m a t i f   e t i ğ i n   işlevidir. Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmek istiyoruz; yani ahlâk alanındaki davranışlarımız için temel bir kriter işlevini görecek kriter istiyoruz: insan davranışlarının temel normlarını arıyoruz. Normatif etik, nesnesi eylemler olan   n o r m l a r a   ilişkin bir teoridir. Etiğin ahlâksal yargıları temellendirme metotlarını tartışmak olan diğer işlevi söz konusu olduğunda ise durum farklıdır. Bu işlev, normatif etiğe göre daha üst bir düzeyde bulunan metaetiğe aittir. Metaetiğin nesnesi    e y l e m l e r  değil, eylemler   h a k k ı n d a k i   y a r g ı  lardır –günlük yaşamda veya normatif etikte ortaya koyduğumuz ahlâksal içerikli normatif yargılardır.”(Texte zur Ethik, Herausg. von D. Biernbacher und N. Hoerts, 1993³, s.10).

 

Etiğin “gelişmesine” ilişkin elkitapları bu gibi şeyler söylüyor. Bu da oldukça ikna edici bir “betimleme” olarak görünüyor. Aynı şekilde bu gelişme çizgisinin son adımının metaetiğin olması da doğal görünüyor. Çünkü, eğer etiğin konusu ahlâk normları ve ahlâksal yargılar olduğu kabul edilirse, normlara da mantıksal empirizmin bilimsellik kriteriyle bakılırsa; norm önermelerinin “bilimsel önermeler”in özelliklerini taşımadıkları, yani empirik duyu verileriyle doğrulanıp yanlışlanamayacağı doğrudur. O takdirde de yapılabilecek tek şey, bu normları “rasyonel” olarak temellendirmek ya da üst normlar getirmekti.

Felsefenin bir alanı olan Etik acaba bu iki işlevden mi oluşuyor?

Etik  h a k k ı n d a k i  kitapları ve elkitaplarını bir yana bırakıp, belli başlı filozofların Etikle ilgili kitaplarını dikkatle okursak, durumun bu alıntıda anlatıldığı gibi olmadığı; etiğe bunlardan başka bir yaklaşım da –etiğin işlevini, (“niçin”ini), etik bilgisinden ayıran yaklaşımı– görüyoruz. Bu yaklaşımda, etik, felsefenin diğer alanları gibi bilgi üreten bir alandır –insanlararası ilişkilerde değer sorunlarını konu edinen ve doğrulanabilir-yanlışlanabilir bilgi ortaya koyan bir alan. Bu yaklaşımın en eski örneği Aristoteles’in Nikomakhos’a Etikidir. Bu yaklaşımı Kant’ta, Max Scheler’de ve N. Hartmann’da da görüyoruz. Benim etik görüşüm de böyle bir yaklaşımın ürünüdür.

Burada  örnek olarak Aristoteles’in yapıtından bir noktayı örnek olarak vereyim:

Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı yapıtına bakılırsa, her eylem, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak kendisi için istenen bir şeye yönelir. Bunun gerçekleşme olanaklarını hazırlamak, politikanın işidir. Aristoteles’in bu yapıttaki kabulleri bunlardır. İnsanlar, kişi eylemleri ile politikanın bu ortak ereğine eudaimonia (bahtlılık, “mutluluk”) adını verirler. Ama tam bu noktada bir problem vardır: hernekadar bu “kendisi için istene şey”e aynı ad verilirse de, eudaimonianın   n e        o l d u ğ u   konusunda herkesin farklı kanıları vardır. Aristoteles –onun terimlerini kullanırsak– “dialektik bir problem”le karşı karşıyadır. Bu kanılardan bazılarını yoklamak yerinde olur.

Bu yoklama sırasında Aristoteles, eudaimonia’yı “ruhun tam erdeme göre etkinliği” (1102 a 5) diye tanımlar ve erdemin ne olduğunu araştırmaya başlar. Sorusunu “insanın erdemi nedir?” ya da “insanın işi (ergon) nedir?” biçimine sokar ve onu “ruhun akla göre etkinliği” diye yanıtlar. Burada Aristoteles’in ruhun yapısına ilişkin görüşünün araya girdiğini görürüz. Çünkü insanlararası ilişkilerde kişilerin yaptıklarına ve genel olarak eylem sorusuna bakarken Aristoteles’in dayandığı görüş budur. Böylece bir yandan o, erdemlerin ruhun yapısıyla ve ruhta “olup bitenler”le        (ta gignomena) ilgisini gösterir, yani ne olduklarını ve cinsi ile türlerini ortaya koyar; diğer yandansa erdemlerin eylemle ilgisini ve karşılıklı bağlantılarını gösterir.

İnsan ruhunun iki yanı, “akla sahip” ve “akıldan yoksun” yanı; her bir yanın da iki işlevi ya da kısmı vardır. “Akla sahip” yanının iki kısmından “biri, ilkeleri başka bir türlü olamayacak olanları bilmemizi sağlayan kısım; diğeri ise, olması beklenenleri bilmemizi sağlayan kısım” (1139 a 7) dır. ‘Bitkisel’ kısmı ve “arzular ya da genel olarak iştahlar” kısmı, ruhun akıldan yoksun yanının iki kısmını oluştururlar; her iki yanın ikinci kısımları da sıkı bir ilişki içindedir. İnsanların erdem l e r dedikleri, ruhun üç kısmının erdemleridir; bitkisel kısmı ise, sözcükten de belirdiği gibi, insanın erdemleriyle ilgisi yoktur. Böylece Aristoteles, erdemler ile insan ruhu (insanın yapısı) arasında ilgi kurar ve erdemleri ruhun üç kısmının özellikleri ya da “özel durumları” olarak ortaya koyar.

Aristoteles’in işaret ettiği ikinci bir ilgi, erdemler ile ruhta “olup bitenler” arasındaki ilgidir; bu da ona, erdemlerin cinsini ortaya koymada yardımcı olur. Ruhta olup bitenlere bakarsak, “tutkular”, “güçler” ve “huylar” (pathe, dynameis, hekseis) arasında bir ayırım yapılabilir. Huyları aynı türden etkinlikler oluşturur. Erdemler de, ruhun kısımlarının huyları, yani edinilen özelliklerdir; dolayısıyla her kişi edinebilir onları.

Erdemler olan huyların özelliği –diğer huylardan farkı– nedir? Erdemler “övülen huylar”dır, der Aristoteles.

Övülen huylara  b a k a r s a k, farklı türden etkinliklerce oluşturulduğunu, yani farklı yollardan –: öğretilerek ya da yapa yapa– edinildiğini görürüz. Bu da, bu erdemlerin bir kısmı düşünme yetisinin (dianoia’nın) erdemleri, diğeri ise karakterin (ethos’un) erdemleridir. Bu da erdemlerin iki “türü” vardır, demektir. Böylece Aristoteles, tek tek erdem l e r in  nelerle ilgili olduklarını belirledikten sonra, erdemin ne olduğunu ya da erdemli olmanın ne demek olduğunu değişik açılardan dile getirir: “neliğine ve tanımına bakılırsa erdem, orta olan (mesotes) dır; en iyi olan ve olumluluk açısından bakıldığında ise o, uçta olandır” (1107 a 6): bu, erdemin ayırıcı özelliği, ya da erdemleri diğer türden huylardan ayıran özelliğidir; “erdem, düşüne düşüne tercih edilen huydur, bize göre orta olan, akılca ve uslu kişinin belirleyeceği şekilde belirlenen huydur” (1106 b 35): bu, erdemin eylemle ilgisinde bir tanımıdır; “erdem, yalnızca doğru akla uygun huy değil, aynı zamana doğru akılla giden huydur” (1144 b 26): bu da erdemin bilgiyle bağlantısı açısından tanımıdır.

Bunlar Aristoteles’in “erdem nedir?” sorusuna yanıtlarından bazılarıdır. Bu erdem tanımlarının etik erdemlere özgü olana göre, “orta olan”a göre yapılmış olmaları dikkate değerdir. Düşünce erdemleri “ortalar” olmadıkları halde, insanın erdemi –ya da tek kelimeyle “erdem”– “bize göre orta olan”dır.

Ayrıca Aristoteles, her bir erdemin içeriğini ortaya koyar, eyleme ilişkin sonuçlar çıkarır, ilk sorusunu yanıtlar ve Etiğini Nikomakhos’a sunar.

Burada görüldüğü gibi Aristoteles, normlar ortaya koymuyor, “erdem nedir?” sorusunu insana ve insanların yapıp ettiklerine bakarak cevaplandırmaya çalışıyor.

 

İnsanlararası İlişkilere Işık Tutma Çabası Olarak Etik

Etik sorunlar kişilerin, kendileriyle ilişkilerinde ve başka kişilerle ilişkilerinde veya insan durumlarıyla ilişkilerinde kararlar alırken ve eylemde bulunurken karşılaştıkları değer sorunlarıdır.

Etik sorunlar böyle belirlendiğinde Etikten beklenen, kişiler içinde bulundukları insanlararası ilişki türlerinde karar alırken veya eylemde bulunurken olan bitenlere ışık tutmak, onları aydınlatmaktır: kişilere yaşantı ve eylem olanaklarını göstermek –bu olanakların bilgisini sunmak–, doğru ve değerli eylemlerin özelliklerini göstermektir. Ondan ötesi, yani  böyle eylemlerde bulunmak, herbirimize kalıyor.

Bunu yapmanın elverişli bir yolu, eylemde bulunma dediğimiz insana özgü etkinliğin analizidir. Kişiler eylemde bulunurken ne yapıyorlar? Bir eylemimiz nasıl oluşuyor? Bir eylemin öğeleri ve bu öğelerin belirleyicileri neler?

Şimdi kişilerin eylemlerine baktığımızda, her eylemin temelinde bir değerlendirmenin bulunduğunu görüyoruz. Değerlendirme insanın bir özelliğidir. Yaşamda yapılan değerlendirmelere –yani değerlendirme adına yapılanlara– baktığımızda ise, kişilerin en az üç farklı tarzda değerlendirmelerde bulunduklarını görüyoruz. Ancak bu farklı tarzlarda değerlendirmede bulunanların tümü, değerlendirdikleri nesnenin –başka bir insanın bir eyleminin, bir durumun, bir eserin, bir normun, v.b.–  d e ğ e r i n i   ortaya koyduklarını düşünürler/inanırlar.

Bu değerlendirme tarzlarından biri, benim “değer biçme” dediğimdir. Değer biçme, değerlendirileni değerlendiren için geçerli bir değer yargısına dayanarak değerlendirmedir. Bu, bir akıl yürütme şeklinde yapılır: değerlendiren için geçerli olan genel bir değer yargısı –iyidir-kötüdür yargısı– nın altına bir kişinin bir davranışına ilişkin bir yargı konuyor ve otomatik olarak bu davranış hakkında –iyiliği-kötülüğü hakkında– bir sonuç çıkarılıyor. Örneğin “Büyüklerin karşısında sigara içmek ayıptır, Murat dedesinin karşısında sigara içmiştir, Murat ayıp bir davranışta bulunmuştur”  veya: “Sözünde durmak iyidir. Becket sözünde durmuştur: Becket iyi yapmıştır.” Bu değerlendirmeler, ezbere yapılan göreli değerlendirmeler ve değerlendirilenin değerinin bilgisine götürmeyen değerlendirmelerdir. İsterseniz, şu örneğe bakalım:

 

Jean Anouilh’un Becket ya da Tanrının Onuru adlı bir oyunu vardır. Belki bazılarınız okumuştur bu oyunu. İngiltere Kralı IV. Henry’nin mühürdarıdır Becket (daha sonra Canterbury Başpiskoposu olacak), Kralın gözünde hiçbir zayıf yanı olmayan bir kişidir. Kralın insan olarak kendisinden daha güçlü gördüğü –bu açıdan kıskandığı– tek kişidir dünyada. Becket’i, kendi kendisinin gözünde zayıf düşürecek bir durumun ortaya çıkmasını, adeta kollar Kral.

 

Becket Saksonyalıdır; Kralla Saksonya’da –ülkenin fakir ve bakımsız bir bölgesinde– yaptıkları bir gezide, Kralın göz diktiği onbeş yaşındaki Saksonyalı bir kızı Kraldan kurtarmak için, onu Kraldan ister. Kral bunu bir fırsat bilir: “benim neyim varsa senin, senin neyin varsa benim; sen benden ne istersen veririm, sen de bana” der. Bu konuda söz verirler orada birbirlerine. Kralın art niyetinin farkında değildir Becket. Çünkü Kral, arkadan, Becket’i kendi gözünde zayıf gösterecek bir şey yapmasını istemek niyetiyle söz verdiriyor ona.

 

Becket’in sevdiği ve onu seven bir insan vardır. Bir savaşta esir aldıkları bir prenses: Gwendoline. Bir süre sonra Kral, Becket’in verdiği sözü ona anımsatarak ondan Gwendoline’i ister. Becket sözünde durur. Kralın yanına varır varmaz intihar edecek olan Gwendoline’i Krala verir.

 

Becket sözünde durmuştur. Becket’in bu sözünde durması “iyi” midir?

Bu soruyu burada soru olarak bırakacağım. Ancak şu kadarını söyleyeyim: Becket’in bu yaptığına ilişkin bu soruyu sormam, burada sizlere bir güçlüğe –bir probleme– yalnızca işaret etmek içindir. Çünkü, kişi eylemlerine  y a l n ı z c a  genel değer yargıları açısından bakıldığı zaman, yani değer ölçütü olarak burada “sözünde durmak iyidir” yargısı kullanıldığı zaman, böyle bir güçlükle –bir problemle– yüzyüze geliriz. Bu, bir    e y l e m i n   d e ğ e r i n i n   b i l g i s i n e    ulaşma yolu  b i l i n m e d i ğ i  zaman, yani bir eylemi değerlendirmenin başka bir olanağı bilinmediği zaman sorulabilecek bir sorudur. Bir eylemi doğru değerlendirmenin ne olduğunu biliyorsak, böyle bir soruyu –yani “Becket’in  b u  sözünde durması iyi midir?” sorusunu– sormak gereksiz olur.

Başka bir değerlendirme tarzı, benim “değer atfetme” dediğim değerlendirme tarzıdır: bu tür değerlendirmelerde değerlendiren, değerlendirdiği şeyi kendisiyle olan ya da kurduğu özel bir ilişkiye göre değerlendirir. Albert Camus’un Veba’sından bir örnek vereyim: Romanda Cottard adlı bir kişi var. Cottard başka bir şehirde işlediği bir suçtan dolayı Oran’a kaçar. Oran’da veba ortaya çıkınca, giriş çıkışlar yasaklandığı için, veba olduğu sürece polis onu yakalayamaz. Veba’yla savaşmak için kurulan gönüllü ekiplere katılmak için çağrılınca da, Cottard ile onu çağıran Tarrou arasında şöyle bir konuşma geçer:

Cottard :   “Bu benim işim değildir...Ayrıca veba içinde, ben, kendimi iyi duyuyorum, durması için yapılan işlere karışmaya bir neden göremiyorum.”

Tarrou :     “Doğru, veba olmasaydı tutuklanacağınızı  unutuyordum.”

 

Cottard : “Bu, yeniden kurcalanan eski bir hikâyedir. Unutulduğunu sanıyordum. Ama konuşan biri olmuştur. Beni çağırdılar ve soruşturmanın sonuna kadar emirlerine hazır olmamı istediler. İşin beni tutuklamakla biteceğini anladım...Evet, şu anda korkulacak bir şey olmadığını biliyorum.”

 

Tarrou :      “Örgütümüze katılmayacağınızı anlıyorum.”

 

Cottard :     “ Bunu benden istememek gerekir.”

 

Tarrou  :     “Kuşkusuz. Ama hiç olmazsa (gülümser) mikrobu gönüllü olarak yaymamaya çalışın.”

Bunun üzerine, vebayı kendisinin istemiş olmadığını, vebanın kendiliğinden geldiğini, şu an için vebanın onun sorununu halletmesinin kendi suçu olmadığını söyleyen ve vebadan dolayı güvenli bir durumda olan Cottard’ın vebanın Oran’da bitmesi için çalışması, kendi çıkarına karşı çalışması olurdu.

Bu iki değerlendirme tarzı, bize aynı zamanda değerin ve değerlerin göreceliği iddiasının kaynağını da görmemizi sağlıyor. Bu iki tarzda yapılan değerlendirmeler, hiç şüphe yok ki, görecelidirler. Böylece, bu tür değerlendirmeler söz konusu olduğunda bir olgu olan bu göreceliğin genellemesi yapılarak, doğru/nesnel bir değerlendirmenin yapılamayacağı ileri sürülüyor.

Oysa bir değerlendirme olanağı daha vardır: doğru değerlendirmeler yapma olanağı.

Nasıl bir değerlendirme yoludur doğru değerlendirme, örneğin bir kişinin bir eyleminin doğru değerlendirilmesi? Bir kişinin bir eylemini doğru değerlendirilebilmesinin ilk koşulu, o kişinin o eylemini gerçekleştirdiği etik ilişkinin çerçevesi içinde ele almaktır. Çünkü her eylem belirli, tek olan bir durumda gerçekleştirilir. Eylemde bulunan da daima belirli, eşi olmayan bir kişidir ve her yaptığı ya da yapmadığı, yapmaktan kaçındığı, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, o da tek olan başka bir insanla, veya başka insanların durumuyla, ya da kendi durumuyla ilgilidir.

Şimdi, etik ilişkide eylemin analizi şunları gösteriyor:

Her eylemin ilk öğesi ya da oluşturucusu, bir değerlendirme; ikincisi, bunu izleyen ve değerlendirende oluşan bir yaşantıdır; üçüncü öğe de amaç, hedef ve bunların gerçekleştirilmesinden oluşur. Etik teorileri, genellikle, eylemi, yalnızca karmaşık bir öğesi olan bu üçüncü öğeden ibaret saymıştır.

Şimdi, bir etik ilişkide, bir kişinin başka bir kişinin eylemini doğru değerlendirmesinin nasıl bir değerlendirme olduğuna bakalım: Bu değerlendirme üç adımdan oluşur: ilk adım diğer kişinin eylemini  a n l a m a k t ı r; bu da,  a) değerlendirilen eylemin temelindeki değerlendirmeyi,  b) onu izleyen, kişideki değerlilik-değersizlik yaşantısını ve  c) bu eylemi gerçekleştirmiş olan kişinin amacını, hedefini ve onu nasıl gerçekleştirdiğini kavramaktır. Başka bir deyişle: “bir kişinin bir eylemini anlamak” bu eylemin öğelerini ve bunların belirleyicilerini olabildiğince açık bir şekilde görebilmek demektir.

İkinci adım, söz konusu eylemin gerçekleştirildiği koşullarda,  d i ğ e r  e y l e m e            o l a n a k l a r ı n a  g ö r e   o    e y l e m i n   ö z e l l i ğ i n i   görebilmektir. B u  özelliği o eylemin  d e ğ e r i n i   oluşturur. Bir eylemin değerliliğini, doğruluğunu-yanlışlığını, yani e t i k  değerini belirleyen de odur.

Bir eylemin bu etik değerini kavrayabilmek için bir adım daha gereklidir: o koşullarda gerçekleştirilen eyleme olanağının insan için, insan türü için  a n l a m ı n ı  görebilmek, yani o eylemle neyin-nelerin korunduğunu ya da harcandığını görebilmek.

Bu söylediklerim, bir etik ilişkide bir eylemi değerlendirmenin ilk oluşturucusu ya da öğesi olan anlamayla ilgiliydi.

Bir eylemin  i k i n c i  öğesi, değerlendirmeyi yapan kişide (dolayısıyla eylemi oluşmakta olan kişide) yaptığı değerlendirmeyle birlikte oluşan –değer biçmelerde ise ondan önce gelen– yaşantıdır. Bu yaşantıyı belirleyen, yalnızca yapılan değerlendirme değildir; değerlendirenden gelen bir belirleyici de vardır. Bu, kişinin her zaman belirli bir rol oynayan biopsişik durumu ve inançları ya da değerlilik düşünceleridir. Bunların ise bilgisel bir temeli olabilir, olmayabilir de: onun için geçerli olan değer yargıları, insan imgesi olabileceği gibi, insanın değerinin bilgisinden kaynaklanan inançlar veya düşünceler olabilir. Eylemin bu iki öğesi bütün eylemlerimizde var. Belirli bir ilişkimizde bunlardan sonra bir şey yapar veya yapmayız. Ve unutmamak gerekir ki, belirli bir durumda bir şey yapmamak da bir eylemdir.

Bir eylemin “yapma” diye adlandırdığım üçüncü öğesi de, eylemde bulunanın ana amaçları, o belirli durumda gerçekleşmesini istediği (hedefi) ve bunları o koşullarda gerçekleştiren davranış veya davranışlar zinciridir. Davranış dediğimiz, bir eylemin son öğesidir.

Etik Değerler

Buraya kadar söylediklerim bir eylemin   d e ğ e r i  ve etik d e ğ e r i yle  ilgilidir.

Şimdi de etik değer l e r le ilgili birkaç söz söyleyeyim. İlk söylemek istediğim, etik değerleri ahlâksal değer yargıları –iyidir-kötüdür– denilenlerle ve genel olarak normlarla karıştırmamak gerektiğidir. Nedir etik değerler? Bunlar  k i ş i n i n              a) etik ilişkilerinde edindiği, değer korumaya yönelik eylemleri aracılığıyla kazandığı belirli özellikler ve   b) yine bu etik ilişkilerinde belirli bir içeriği –nesnel karşılığı– olan değerlilik yaşantılarıdır. Bunu, insan (türü) açısından dile getirirsek, etik değerler,  kişilerarası ilişkilerde eylem ve yaşantı olanaklarıdır.

Buna göre etik değerlerin iki türünden: “etik kişi değerleri”nden ve “etik ilişki değerleri”nden söz edilebilir. Birincilerine dürüst, saygılı, güvenilir olma gibi kişi özellikleri; ikincilerine de saygı, sevgi, güven, minnet gibi değerlilik yaşantıları örnek verilebilir.

Etik değerlerin diğer değerlere göre özelliği, etik ilişkilerde ortaya çıkmalarıdır. Bu değerlerin birinci türünü oluşturan kişi özelliklerinin diğer kişi özelliklerinden farkı, her türlü etik ilişkilerinde kişinin  b e l i r l i  bir şekilde eylemde bulunmakla edindiği özellikler olmalıdır. Etik değerlerin ikinci türünü oluşturan kişi yaşantılarının diğer kişi yaşantılarına göre özelliği ise, yalnızca kişi ile kişi ilişkisinde yaşanabilen değerlilik yaşantıları olmalıdır.

a) Etik Kişi Değerleri

Kişi olanakları ya da özellikleri olarak etik kişi değerleri, tümüne ‘kişi değerleri’ denebilecek kişi olanakları ya da özelliklerinin –geleneksel adıyla da erdemlerin– ancak bir bölümüdür. Ya da bir kişinin etik özellikleri –, onu değer l i  ya da değer s i z kılan özellikleri–, onun diğer kişilerden farkını –değerini– oluşturan özelliklerden ancak bir çeşidini oluşturur.

Kişi değerlerinin bir çeşidi, kişinin belirli bilgisel olanakları ya da özellikleri, başka bir deyişle kişinin bilgisel yetenekleridir: ilgileri doğrudan doğruya kavrayabilme (“zekâ”), dikkatli bakabilme, hızlı bağlantı kurabilme, güçlü bir belleğe sahip olma ve bu gibi yeteneklerdir. Kişi değerlerinin başka bir çeşidi, kişinin kendiyle ilişkisinde edindiği belirli karakter özellikleri: ölçülü, dayanıklı, sabırlı, sorumlu olma gibi kişilik özellikleridir. Bu iki çeşit kişi özelliği, kişinin yaşamının bütününde ve bu arada etik ilişkilerinde rol oynayan , ama eylem ve tutumlarının etik değerini doğrudan doğruya belirlemeyen özellikleridir.

Etik kişi değerleri, etik ilişkilerinde değer korumaya –insanın değerini kişilerde korumaya– veya bulunduğu durumlarda en az harcanmasını sağlamaya çalışan kişinin özellikleridir; insan olmanın değerinin bilgisine sahip olan ve her eylem ve tutumunda bunu hesaba katan kişinin özellikleri: dürüst, saygılı, adil olma gibi özellikler.

Kişi açısından –gerçeklik düzeyinde– kişi özellikleri olduğu görülen etik kişi değerlerine insan açısından bakıldığında ise, kişi yaşamının sürekliliğinde değerli ve doğru eylemde bulunma ve tutum oluşturma   o l a n a k l a r ı n ı n    b i l g i s i    olarak karşımıza çıkarlar.

Böyle olanaklar  d a  vardır insanda. Kişinin yapıp ettikleriyle gerçekleştirdikleri insanın diğer bütün olanaklarının ve kişi olarak kendi olanaklarının değerini de, bu olanaklarla ilgileri belirler –insan olmanın değerini oluşturan olanaklarla, bu değerin yaşanılan toplumsal koşullar içinde kişilerde korunabilmesini sağlayan böyle olanaklarla ilgileri.

Etik kişi değerlerinin bir özelliği de –ve etik ilişki değerlerinden farkı–, bir etik ilişkide, yalnızca eylemde bulunan kişinin etik bütünlüğüyle ilgili olan eylemde bulunma olanakları olmalarıdır. Bu, eylemde bulunan kişinin değer korumaya yönelik eylemlerde bulunmasının, eylemin yöneldiği kişinin etik özellikleriyle ilgili olmadığı anlamına gelir: değer harcayan kişilerin de “insan hakları”nı korur böyle etik özellikleri olan kişiler.

Bu da şu demektir: etik kişi değerleri, bir etik ilişkide eylemde bulunan kişinin ana amaçlarının –:belirli bir eylemde isteneni belirleyen, kişiden gelen belirleyicilerin– özelliğiyle ilgilidir. Bu belirleyici bir “anlamın” bilgisi, söz gelişi bir temel hakkın bilgisi olduğunda, kişinin eylemiyle gerçekleşen olanak, bir etik kişi değeridir. Ya da: çeşitli etik ilişkilerindeki eylemlerinde kişinin istediğini, aynı kalan böyle bir belirleyici belirliyorsa, böyle bir etik değer olan bir kişi özelliğine sahip bir kişiyle karşı karşıya geliriz. Farklı eylemlerinde istediğini belirleyen bu aynı belirleyici, o kişinin söz konusu etik özelliğini oluşturur;   o   etik özelliğe sahip bir kişidir o: dürüst bir kişi, adil bir kişi, güvenilir bir kişidir. Örneğin, dürüstlük, bir eylemde istenen ile gerçekleştirilenin aynılığıdır; yani dürüstlük, istenen ile diğer kişiye veya insanlara yapılan arasındaki ilginin  z o r u n l u l u ğ u n d a  ortaya çıkar. Dürüst kişi, eylemleriyle gerçekleşen istediği, diğer kişilere yaptığı olan; ya da diğer kişilere yaptığı, gerçekleşen istediği olan kişidir. Etik bir kişi özelliği olarak saygılılık da, başkasının kendi kendisiyle etik ilişkisine karışmamadır. Saygılı kişi, ilişkide olduğu kişilere, kendi kendileriyle etik ilişkilerinde dokunmayan kişidir.

 

b) Etik İlişki Değerleri

Etik ilişki değerleri –:sevgi, saygı, minnet, güven v.b.–, bir kişinin başka  b e l i r l i  bir kişiyle ilişkisinde yaşattığı  t o r t u  b ı r a k a n  yaşantılardır. Bu aynı değerler, onlara insan açısından bakıldığında ise, değerlilik yaşantısı olanaklarıdır.

Bu yaşantıların özelliği, onları yaşayan kişinin dışında bir “karşılıkları” olmasıdır. Tek bunlar, içerikli olan yaşantılardır, dolayısıyla onları yaşatan bakımından rastlantısal olmayan, yaşayan bakımından da edilgin olmayan yaşantılar.

Böyle bir yaşantının “bir karşılığı” olması: onun, etki-tepki ürünü psişik yaşantılardan ve kişinin kendine ya da kendi durumuna ilişkin, kendi çemberi içinde kalan yaşantılardan farklı olarak, hakkında (onunla ilişkide) yaşandığı kişinin etik özelliklerinde temelini bulması demektir. İçeriklerini diğer kişinin özelliklerin bilgisi oluşturur.

B u  içerikleri, ayrıca, bu değerlilik yaşantılarını, iki kişinin değerlilik tasarımlarının (örneğin bir ideolojinin) ortaklığından kaynaklanan, dolayısıyla nesnesi olmayan değerlilik yaşantılarından ayırır. Bu sonuncularda kişinin yaşantısının yöneldiği, belirli etik özellikleri olan   b e l i r l i  b i r   kişi değildir; kendisiyle paylaştığı bir inancı, anlamlı kılınmış bir şeye inancı olan  h e r h a n g i  b i r  kişidir. Bu paylaşma bittiği anda, o yaşantı da yok olur.

Etik ilişki değerlerini oluşturan değerlilik yaşantıları ise, ilişkide olan her iki kişinin etik bütünlüğüyle ilgilidir: bazı etik özellikleri –: etik kişi değerleri– olan bir kişi ile bu özellikleri görebilecek gözü olan ve insan için anlamını bilen bir kişinin karşılaşması ve ilişkiye girmesiyle yaşanır bu yaşantılar. Böyle bir kişiyle ilişkiye girildiğinde, bu yaşantılar, kaçınılmazcasına yaşanır: kişilerin karşılaşmasının rastlantısallığına rağmen, bu yaşantılar rastlantısal değildir. Yalnızca böyle bir temeli olan yaşantılar, kişide tortu bırakır ve bu tortu  y o k o l m a z. Böyle iki kişinin karşılaşmasıyla ve bu yaşantıların yaşanmasıyla bu değerler varlanır ve katılır dünyamıza.

İşte etik ilişki değerleri yaşantılar olduklarından, diğer etik değerlerin tanımlandığı şekilde tanımlanamazlar. Bir etik ilişki değeri doğrudan doğruya yaşanır; dolaylı bilgisi ise, ya tanık olmakla, ya da onu bir yaşantı olanağı olarak gösteren yazın yapıtlarını bu gözle okumakla edinilebilir. Bir etik ilişki değeri için –ne olduğuna ilişkin– felsefenin, sanırım, tek söyleyebileceği, bu değerlilik yaşantısının hangi özelliklere sahip bir insanın, ne gibi özelliklere sahip bir insan karşısında böyle bir yaşantıyı yaşayabileceğidir. Başka bir deyişle, felsefe, ancak, bir yaşantı olanağı olarak böyle bir değerin gerçekleşebilirliğinin/yaşanabilirliğinin koşullarının bilgisini ortaya koyabilir.

Söz gelişi sevgi için diyebiliriz ki: sevgi, insan olmanın değerini bilen bir insanın, bu değeri insanlarda korumaya çalışan bir insanla ilişkisinde, onun eylemlerini doğru değerlendirme sonucu yaşayabileceği yaşantıların tortusudur.

Saygı için diyebiliriz ki: saygı, insan olmanın değerini bilen bir insanın, bu değeri en “zor” –kendisine pahalıya mal olabilecek– koşullarda da koruyan bir insanla ilişkisinde, onun  d e ğ e r l i  eylemlerini, hatta tek bir eylemini, doğru değerlendirme sonucu yaşayabileceği yaşantıların tortusudur.

Güven ise, etik kişi değerlerini bilen bir kişinin, ilişkide olduğu diğer kişinin birçok eylemini doğru değerlendirmesi sonucu, o kişinin değersiz bir eylemde bulunmamasından edindiği bilgiye dayanan, onun değersiz bir eylemde bulunamayacağından emin olmasının yaşattığı yaşantıdır.

Görüldüğü gibi, etik ilişki değerlerinin yaşanabilmesinin ana koşulu, iki etik kişinin karşılaşmasıdır: etik kişi değerlerini oluşturan özelliklere sahip olan, başkasında bu özellikleri görebilen, bu özellikleriyle –görebilene– içerikli değerlilik yaşantıları yaşatabilen, böylece de başkalarına, etik olanaklarını gerçekleştirebilmelerinde yardımcı olan iki kişinin karşılaşması.

Sözlerimi şunu vurgulayarak bitireyim: 25-26 yüzyıl önce Sokrates, erdemin doğru bilgi olduğunu söylemişti. Yüzyılımızda A. Camus aynı şeyi şöyle dile getirir: “Dünyadaki kötülük hemen hemen hep, bilmemekten gelir; iyiyi isteme de, aydınlanmamışsa, kötüyü isteme kadar zarar verebilir”. Buna ben, felsefî değer bilgisi tarafından aydınlatılmamışsa, diye eklemek isterim. Etik kaygılarımız varsa, normların bilgisinden önce felsefî etik bilgisi edinmemiz gerekir.