Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Gelecek İçin Bir Mimari"

tarih: 
02/28/2002
poster: 
005_kck.jpg
konusmaci: 

 

 

“Gelecek İçin Bir Mimari”

Tarih: 28 Şubat 2002

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 5. konuşmacısı, ‘Gelecek İçin Bir Mimari’, başlıklı konuşmasıyla Sn. Turgut Cansever olmuştur.

Konuşma 28 Şubat 2002 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/turgut-cansever adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Gelecek İçin Bir Mimari”

Turgut Cansever

Efendim bugün burada sizlerle beraber bulunmaktan, böyle bir konuşmayı yapmak üzere davet edilmiş olmaktan dolayı mutluyum. Doğrusu hakikaten benim için o kadar büyük bir mutluluk ki, üzerinde fazla şey söyleme imkânı bulamıyorum. Onun için bağışlayın. Ama buraya davet edildigim için, sizlere de katıldığınız için bir kez daha teşekkür ederim.

 

Gelecek için bir mimari… Bugün size bahsetmek istediğim mesele bu… Uzakdoğu’dan bir kaç taneaforizmayı zikrederek konuşmama başlamak istiyorum. Bunlardan bir tanesi, Konfüçyüs’ün ondört sayfalık bir kitabı var “Büyük Bilgi”, takriben 24 asırdır Çin yöneticileri bu 24 sayfalık metin ile yetiştirilmişler, bunun birinci sayfasının sonunda şöyle bir cümle var: “erişilen noktayı bilmek gaye bulmaya yarar. Gaye bilinince sükûnete erişilir. Bu sükûneti barış takip eder. Barış, düşünceye imkân verir. Bu düşünce de insanı ulaşmak istediği yere ulaştırır.” diyor. Biz bir gelecekten bahsedeksek bu bence tartışmasız gerçek oluşuma uyarak acaba biz bugüne nereden geldik sorusunu cevaplandırmak, bazı noktalarda mutabakatlarımızı tashih edip oradan da geleceği tanımlamaya çalışmamız icap edecek. Gelinen noktanın  büyük gözlemleri değerlendirmeleri, doğrusu çok yoğun olan günümüzün kültür ortamları içerisinde yapıldı. İşte geçen asır içerisinde mühendisliğin sahneye hâkim olması, büyük açıklıkların çelik gibi bir malzemeyle geçilmesi imkânı, mühendisliği ön plana çıkarttı ve biraz da sömürgeci kültürün etkisiyle, mühendisin yaptığı bu strüktürlerin üzerine sömürülen ülkelerin kaynaklarından aktarılmış parçaların, yanyana elde edilmiş servetin hoyratça, asli değerlerine varılmadan tutarsız bir şekilde yığılması şeklinde 19. Asır’ın ikinci yarısında Eklektisizm denen yani, birbiriyle gerçek tutarlılığı olmayan parçaların bir araya gelmesiyle oluşan bir mimari oldu. Yani Batı Avrupalı zenginlerin misafirlerini davet ettiklerinde, “Efendim şark odasında mı oturmak istersiniz, garp odasında mı oturmak istersiniz, gotik odasında mı?” gibi böyle yapma, gerçekten yaşanmayan bir dünyanın üreticisi haline düşürülmüştü mimarlık…

Buna gerçek büyük tepkinin yine 19. Asır’ın ikinci yarısı içerisinde, Amerika’da başladığını biliyoruz. Sullivan ilk büyük şahsiyet, ikincisi Frank Lloyd Wright; tabi onlar bir miktar kendi çevrelerinde kaldılar. Ama 20. Asır’ın başında, Art Nouveau-Yeni Sanat, bu eklektik kültürün çizgisini aşma çabası olarak, yani kendisine has, çağına has, bir üslup olma iddiasıyla gündeme geldi. Ana hatlarıyla üslubu, büyük çizgisel hareketlerin üslubu diye tarif etmek mümkün. Tabi ömür olarak, oldukça kısa sürdü. Bu hareket içerisinde Avrupa’da bütün insanların çevresinde kullandıkları eşyaların da şekillendirilmesi çabası gündeme geldi. Böylece yaşanan çevre, mimarisi ve onu tamamlayan parçalarıyla bir bütünlük oluşturma amacı bir şekilde denendi. Tabi, önemliydi bu “bütünlük” fikri; bunun tartışmaları içerisinde, Behrens ve birkaç önemli insan, sanayi ürünlerinin tasarımlarını yapan kişiler, sanayi ile bir işbirliği içerisinde, modern hareketin ilk adımlarını attılar. Bugün üzerinde biraz fazlasıyla küçük görerek bahsedilen, bir nevi rasyonalizmin mimari etkenliğiydi . İşte beş büyük insan; Le Corbusier, Walter Gropius, Mies van der  Rohe, Alvar Aalto, bu insanların dile getirdikleri ilk büyük görüş açıklama toplantısı CIAM’ın (Congrès International d'architecture Moderne) birinci açıklaması, Atina Antlaşması  büyük ölçüde, 1925’lerden itibaren bütün dünyayı etkiledi. Dünyanın en fazla etkilenen yeri galiba Sovyet Rusya oldu; hem de garip olaylara rağmen… Hemen ihtilâlden sonra Devrimci Sanat, resim sanatında olduğu gibi mimarlıkta da, meselâ büyük ölçüde Le Corbusier tarafından temsil ediliyor; Le Corbusier Moskova’ya çağrıldı, Moskova’da çok önemli saray Tsentrosoyuz Sarayının projelerini tam bir teknolojiye güvenle, teknik olarak işleyecek herşeyin eksiksiz olarak çalışacağından emin olarak saray yapıldı. Fakat çatıları aktı, kaloriferleri işlemedi, soğukta kalorifer borularının hepsi patladı ve bir felaket oldu bu iş… Ama ona rağmen Le Corbusier’nin iskân bloğu fikri bütün Rusya’da, şaşmaz bir şekilde, başkası kattiyen olamazmışcasına, müthiş bir taassupla bütün Rusya’da, doğusunda batısına, kuzeyinde güneyine, her yerinde bu bir şema olarak, prototip olarak kullanıldı.

Tabi, Le Corbusier’nin bu kadar kötü kullanışa sevinmesi gerekmiyordu; sevinmemesi ihtimali de çok tabi… Eğer Modern Hareket’in getirdiği şeyi; bütün insanları çok katlı tabiat içerisinde duran bloklara yerleştirmek şeklinde düşünürsek, doğrusu modern hareketi çok rahatlıkla tenkit etmek, bir kenara atmak mümkün olabilir. Ama olay ondan ibaret değil. Olay aynı zamanda, 19. Asır Eklektisizmi’nin nasıl aşılacağının işaretlerini ortaya koymaya yöneliktir. Ayrıca, asır başında tüm alanlarda gündeme gelmiş önemli bir kaç mesele de yine Modern Hareket’in temel sorunları arasında yer alır. Meselâ Le Corbusier’nin, hepinizin bildiği, ilk önemli yapılarından bir tanesi olan Poissy Villası; işte direkler üzerinde duran, bir yaşanan kat ile bir teras katından oluşan bir bina… Tamamen beyaza boyanmış her özellikleriyle kavranan berrak satıhların vücuda getirdiği bir bütünlük. Tabi tekrar geriye dönersek, dünyanın her tarafından toplanmış binbir çeşit süs elemanlarını binaların suratlarına ve binaların içlerine doldurmuş bir yaklaşımın ortaya çıkarttığı, bina imajına tam karşıt bir tavır ortaya koymuş oluyordu, Le Corbusier… Bu tavırda bir kere binayı meydana getiren onu ayakta tutan strüktürün fark edilmesi, görünmesi, binanın temel iç realitesinin saklanmaması onun düzenlenmesindeki güzellik ile mimarinin oluşması gibi bir temel yaklaşım vardı. Fakat bununla, meselâ Barok Kültür’de olduğu gibi yahut Gotik’te olduğu gibi, insanları etkileyen, ezen, yönelten, yönlendiren bir tavır yerine, kendi başına orada bitaraf bir nesne olarak hatta… Bu bina Ikinci Dünya Harbi başında çok harap oldu, tahrip edildi. onbeş sene, 20 sene evvel Fransız Hükümeti binayı tekrar inşa etti. Böyle büyük bir yeşilliğin üzerinde yer alıyor; arkasında bir orman var. O ormana yaslanmış gibi duran, son derece berrak bir geometrik yapı… Onun üzerinde ona adeta, tezine bir nitelik kazandıran ufki teras pencereleri yer alıyor. Denilebilir ki, Le Corbusier adeta dünyayı güzelleştiren bir mücevher meydana getirmek arzusundaydı. Tabi bunun Eklektik Dönem’le, Art Nouveau’yla olan ciddi farkı, bina ile insan arasındaki ilişkide, binanın insanı iten, yönlendiren birşey değil; insana güzel bir nesne sunma çabasına tekamül eden bir üründü. Tabi Le Corbusier’nin şehir hakkında, insanların isyan edilme biçimleri hakkında söylenecek çok şey var. Bütün Paris için, “Güneş Şehir” diye, bütün Paris’i yıkıp gökdelenlerden oluşan bir şehir tasavvuru var. 1927’lerde çizdiği bir resim… 1948–50 yıllarında bir Alman mimar, Le Corbusier’nin güneş şehrinin gölgelerini çizdi. Her taraf gölge! Doğrusu böyle ileri götürülmüş bir doktrinin, yanılgılarının da yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer şahsiyetler, Walter Gropius, sürekli gayet mütevazı, hiç gösterişli olmamak gayesi içerisinde, böyle kendiliğinden orada varmış gibi duran şeyler üretme heyecanı içerisinde olan bir insane. Tabi CIAM grubunun büyük bir teorisyeniydi esasında… Bir Mies van der  Rohe, hâlâ hepimize ufuk açan teorik yaklaşımlarıyla ve getirdiği çözümlerle meselâ biz yalnız meseleleri çözüyoruz demesiyle ve az çoktur demesiyle geçen asrın biçim dünyasına ana karakteri veren kişi oldu. Tabi ondan ibaret değil; Mies Van der  Rohe’nin bu tavrının tekrar değerlendirip geleceğe nasıl ışık tutacağına da bakmamız gerekecek; bu noktaya daha sonra döneceğim.

Ancak; Alvar Aalto, tamamen özel bir hadise… Tamamen Finlandiya iklimi içerisinde yeni bir Barok, tabi Barok’un süslemelerinden arındırılmış bir hareketli girişim… Tabi hepsinde de şaşmaz bir biçimde, tabiatın farkında olmak, çevrenin farkında olmak, çevre ve tabiata göre vaziyet almak önemli bir yaklaşım. Şimdi bu yaklaşım Batı Avrupa’da son 40–50 sene içerisinde, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok ciddi tepki ile karşılaştı. Bu yaklaşımı ortaya koyanlar, adeta Batı Avrupanın denebilir ki, on asırlık geçmişiyle bir hesaplaşma yaklaşımı içerisideydiler. Le Corbusier, düşüncelerine kaynak olacak 1919’da yaptığı Osmanlı Dünyası ziyaretlerinde ortaya koyduğu tesbitlerinin yanı sıra, Endülüs’te ve Kuzey Afrika’daki gözlemlerini de anlatıyor. Bunları yazılarında, kitaplarında, düşüncelerinin kaynaklarının  buralar olduğunu gösteren sayfalarca yazı var, metin var. Adeta içinde yaşadığı Fransız kültürüyle hesaplaşıyor. Fransızlar diyor, Quand les Cathédrales étaient Blanches-Kathedraller Beyazken isimli kitabında, Fransa’da; “Bizim memleketimizde nerde bina inşa edilirse, ağaçlar kesilir.” diyor. Türk atasözünde-Aphorisme Turque, diyor; “Nerde bina yapılırsa oraya ağaç dikilir…” Yani Batı Dünyası’nın karşısına Doğu Dünyası’nı koyarak savaşıyor. Tabi gerek Romanesk, çok büyük ölçüde Gotik ve Barok Kültürün “Çok, çoktur!” yaklaşımına karşılık, Mies van der  Rohe bir Zen Budist aforizmasını; “Az, çoktur!” diye getirdiği zaman, o da Batı Kültürü’nün on asırlık geçmişiyle gerçekten bir hesaplaşma ve Batı Kültürü’nün yanılgılarını bir aşma çabası içerisinde bulunuyor. Tabi yapının bitaraf durması hiçbir şekilde Batı Kültürü’nde söz konusu olacak birşey değil; yani kaynakta kilise insanı yönlendirecek şekilde tasarlanmış bulunuyor. Ama gerek Le Corbusier, gerek Mies van der  Rohe, gerekse Walter Gropius’un yapıları, onlar insanları yönlendirmek değil, insana dünyayı güzel bir şekilde fark edeceği, dünyayı güzelleştiren bir nesne sunmak gibi davranıyorlar ki bu batı kültürünün temel öğelerine, tabi başta kilisenin temel öğelerine karşı çıkışı, özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra Modern Mimari’ye karşı da ciddi bir karşı çıkışı gündeme getirir. Tabi bu karşı çıkış Batı Avrupa içerisinde Nasyonel Sosyalizmle ve Faşizmle, İtalyan Faşizmi’yle gündeme gelmişti zaten, bu durumda bir bakıma modern çözümlemenin, yani bu dört büyük insanın gündeme getirdiği genel çerçeve içerisinde ve amaçlar istikametinde çözümleme arayışı Amerika’da aksini buldu. İşte Walter Gropius Harvard’ın Mimarlık Bölümü’nü kurdu ve Amerika’da mimarlık düşüncesinin gelişmesi konusunda çok büyük bir etki yaptı. Mies van der Rohe’nin etkisi bugün hâlâ herhangi başka bir insanla kıyas edilemeyecek ölçüde devam ediyor.

Şimdi bütün bu oluşum esnasında çeşitli küçük hareketler oldu; yok işte konstrüktivist hareket, yok bu… Kendilerine bir isim yamayarak bir şeyler yapmak isteyenlerin giriştikleri küçük oluşumlar… Doğrusu bu küçük oluşumların tarihine girmeye gerek görmüyorum. Ama bugün, bu küçük oluşumların benzerleri devam ediyor. Yani geleceği düşüneceksek, bugün oluşan küçük şeylere bir bakmamız, belki onlarında hepsine değil de en çarpıcı olanlarına bakmamızda yarar var. Postmodernizm bu hareketlerden bir tanesidir. Doğrusu Postmodernizm, Modernizm’e ilâve edilen birşey olduğu zaman çok geçerli bir hareket, fakat bir red hareketi haline geldiği zaman ise, redin de ne kadar meşru olduğu düşünülmesi gereken bir hareket olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar üzerinde çok fazla durmayacağım ama bir tanesi var ki, onun üzerinde duracağım.

Nietzsche meşhur kitabında, Zerdüşt’te; “Dostum!” diyor, “…seni sinek kışlayıcı olarak görmek istemiyorum. ama doğrusu sinek çok zehirli ise onu kışlamak da görev.” Bugün bol bol sanal mimarlıktan bahsediliyor. Bir alet bulunmuş, öyle bir alet ki; her şeyi yapıyor efendim, neler neler yapıyor... Tabi en içlerinden bir tanesi Amerika’yı sarsan bir insan Frank O. Gehry, çok müstesna da bir insan, evet bir Amerikan vakfının İspanya’da inşa ettireceği müze binasını tasarlıyor. Kaç paraya çıkıyor biliyor musunuz? 200 milyon dolara çıkıyor, dünyada açlıktan ölenleri beslemeye yetecek para! Tabi daha evvel bir tanesi var, o çok daha masum; Sidney Operası, 6 milyon ile 8 milyon dolara çıkacağı tahmin ediliyor, 100 milyon doları aşan bir para harcanıyor. Evet, dünyanın bir mücevheri, ama maliyeti ne? Doğrusu bu yanılgıları tespit ettikten sonra, Postmodernist Hareket içerisinde, sanallığın bizi neye götüreceğini görmeye ihtiyaç hissediyor insan…

Boyut Kitabevi’nin yayınladığı çok hoş, sanallıkla ilgili bir kitap var. Bir kaç makaleden oluşuyor, ve daha birinci makalede yazan kişi diyor ki; “Hiç şüphe yok ki, sanal mimarlık inşa edilmiş binalara ulaşmayacak.” diyor. Yani ne olacak demek? Ya kağıtlar üzerinde, ya da bilgisayar ekranlarında göreceğimiz birşeyler olacak. E tabi “sanal”, hayali, yani rüya gibi bir dünya! İnsanlar onunla meşgul olacaklar ve oyalanacaklar. Ama bugün dünya nüfusunun yarısının evi yok! Yani bu acaba, İngilizlerin Çin’i uyuşturmaya giriştikleri dönemde kullandıkları afyona benzer birşey değil mi?

Ben doğrusu bu zehirli nesnenin ne şekilde safdışı bırakılması lâzım geldiğine dair de birşeyler söylemek istiyorum. Bir kere bu oyunu oynayanlar, biçimler üretiyorlar, kitapta rastlayanlar görecekler, efendim şimdiye kadar bir koniye, bir tonoza bir başka tonoz dik olarak hep birleştirilmiş, halbuki bilgisayar sayesinde, ona eğri bir başka tonozun saplanması ihtimali oluyormuş, işte orası evin mutfağı olacakmış. İşte yürüyorsunuz filan, benzer bir başka biçim orası da bilmem ne olacakmış, böyle tarağa benzeyen bir başka yer var, o da bir başka şey olacakmış, peki bu evin inşa edilmesinde maaliyeti ne olacak? Hayır hiç tek söz yok, peki bu evin tekrar etmesinde, yanyana gelip de şehri oluşturmasında, bunların birbirleriyle ilişkileri ne olacak? Tek söz yok.  Çünkü marifet, bizim için ulaşılması istenen şey, bir hayal dünyasında o makine ile oynayıp, bir hayal dünyasında, adeta esrar ile uyuşturulmuş gibi onu seyretmek. Yani binayı meydana getirmek değil,  bu şekilde, bir oyun oynamak. Doğrusu bu “zehirli sineğin” uzağında durmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de peki mimarinin görevi ne? Bununla ne yapılıyor? Bunu konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.

Tabi mimarinin görevi ile mahiyeti arasında, ayrılmaz bir bağ var; bir mimari nelerden oluşuyor? Tamamen maddi, hayali filan değil, tamamen maddi bir strüktürden oluşuyor; taştan, topraktan, çelikten, camdan, bir maddi varlık alanının nesnelerinin birbirine birleştirilerek ortaya çıkartılan bir üründür mimari… Fakat mimari yalnızca bu taşların tahtaların demirlerin yanyana gelmelerinden oluşmuyor, mimarinin oluşması için bir de sebep lâzım… O sebep de insanların barınmaları, korunmaları; işte ev içerisinde barınmaları, burada olduğu gibi bir toplantıda barınmaları, çeşitli faaliyetlerini yaptıkları yerlerin, o insanları koruyacak bir yer olması, tabi bu faaliyetlerde, meydana getirilecek maddi varlığı, strüktürü biçimlendiriyor. Hangi amaç için mimari yapılıyorsa, mimarinin biçimi ona göre oluyor.  Yani bilgisayarda meydana çıkan hiç şimdiye kadar benzeri olmamış, eğri duran, dik duran, birbirini kesen kesmeyen biçimlerin rastgele hikayesi, masalı, efsanesi değil; gerçek, insanların hayatlarının hakikatlerin icaplarını meydana getiren bir ürün mimari…

Mimari tabiki bundan da öte birşey; mimari kaçınılmaz şekilde, biçimler üretiyor. Her biçim, varlık olarak bir tezahürat; ve biçimin özelliğine göre de bir mesaj… Hep mimarlar olarak, tasarımcılar olarak biliyoruz. Bir çizimin yahut bir yapının karşısına geçtiğimiz zaman, “aa bu sakin” diyoruz, “bir ufki çizgi bir sükûnet ifade eder” diyoruz, bir hareket şöyle bir biçimdir diyoruz. Biçimler dolayısıyla, bazı hareketlerin, bazı hâllerin ifadeleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Ve bununla mimari bize hitap ediyor. Diyelim ki Süleymaniye Camisi, kubesiyle yukarıdan aşağıya doğru geliyor, minareleriyle yukarıya doğru yükseliyor, şerefeler onları yer yer durduruyor, yukarıya doğru yükseliş hareketi birkaç kademe halinde oluyor. Kubbeyi dört tarafında dört ana ayağın çevrelediği, kubbeyi bir büyük kemerin taşıdığını bir yarım kubbenin desteklediğini görüyoruz, bu çeşitli harektelerin zengin dansının güzelliğini yaşıyoruz, böylece mimari, bir kere strüktür olarak kabaca bir strüktür olarak, bir dikili taş da olsa, bir yere işaret ederek, o yeri güzelleştiren bir nesne oluyor. İnsan hayatını çevrelerken, insan hayatını nasıl güzelleştireceği bilinci içerisinde, o hayata, yapı içerisinde cereyan eden faaliyetlere şekil veriyor. Yahut onların asli şekillerinin fark edilmesini mümkün kılıyor. Meselâ burada dinleme, sizlerin dinleme, benim de hitap etme fonksiyonuma karşılık gelecek bir biçim ortaya çıkartıyor. Tabi biçimler dünyasının ifadesine de gelince, orada bu biçimler insanlara mesajlar veriyorlar. Yaşama düzeninin biçimlendirilmesi, ahlakın, felsefenin, dinin alanları içerisinde, o zaman teknoloji bu alanlardan gelen taleplere göre hareket ediyor; meselâ dini yapılar sözkonusu olursa, katedralde insanlar katedralin nefi istikametinde arka arkaya oturuyorlar, bir camiide ibadet için saflar halinde yerleşiyorlar. Meselâ, Edirne Selimiye Cami’nde çok istisnai bir biçimde müezzinler mahfili, tam kubbenin altında yer alıyor; bunun 16. Asır’da adamakıllı tartışıldığını biliyoruz. Bu kubbenin tam altında yer alınca, insanlar kapıdan girdiklerinde doğrudan doğruya mihraba doğru yürümüyorlar; onun sağına soluna doğru dağılıyorlar ve dağılma içerisinde de yerlerini seçme hakları oluyor, kendi yerlerini seçmeleri için bir fırsat verilmiş oluyor insanlara. Katedralde ilerleyeceksiniz buraya doğru deniyor, altara doğru ilerleyeceksiniz. Böyle bir emrin olmadığı mimari tasavvura vuruluyor.

Tabi bütün bu alanlara ait kararlar, biraz evvel naklettiğim gibi, işte toplumsal ilişkilere ait düşüncelere dayandığı kadar, o toplumsal ilişkileri de düzenleyen bir varlık telakkisine, bir kainat görüşüne, kainat içerisinde insan görüşüne tekabül eden bir çözümlemeyi beraberinde getiriyorlar. Çarpıcı bir örnek, şunu söyleyebilirim; Hristiyanlık, özellikle Katolik Kilisesi, insanı günahkâr addediyor. Kilisenin insanı kurtarmak için yönlendirme hakkı olduğunu düşünüyor, dolayısıyla günahkar insanı böyle kendisini ezilmiş hissedecek, günahkar olduğunu hissedecek bir konuma yerleştirecek mimari ifadeleri gündeme getiriyor. Ezici çizgiler, Barok Kültürü’nde ezici büyük hareketler vesaire... Tabi buna karşılık, insanın dünyaya temiz olarak geldiği, vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu ve dünyayı güzelleştirme göreviyle de kendisini yüklü hissettiği zaman, Allah’ın dünyada halifesi, yani yaratılmışların en yücesi olduğunu düşünen İslam Kültürleri’nde, böyle bir Gotik katedral benzeri hiç birşey yapılmıyor. Aksine orada, sakin, bitaraf fakat dünyayı gerçekten güzelleşirecek bir bakıma üzerilerine aldıkları tezini unsurlarla, fakat aslında, mimari unsurların ilişkiler sistemiyle o unsurların herbiri bir ziynetin parçası bir yüzük taşının parçası haline geliyor, ziynet haline geliyor. Mimari müthiş bi tezini nitelik kazanıyor. Tabi bunların hepsi çok iyi, ama biz geleceği ne yapacağız?

Şimdi efendim, bugün dünya nüfusu altı milyar kişi… Bir milyar ikiyüz milyon kişi şehirlerde yaşıyor. İnsanlığın kurulduğu günden günümüze kadar, nüfusun takriben 1/5’i şehirlerde yaşıyor. Önümüzdeki 30-40 sene içerisinde, dünya nüfusu sekiz ile on milyar arasında bir seviyeye yükselecek. Bugünkü nüfusun neredeyse bir misli… Fakat, daha vahim olanı ise, şehirlerde yaşayacak nüfüs, sekiz milyar insana çıkacak. Yani bugün var olan nüfüsun takriben yedi misli… Yani üç bin sene içerisinde meydana getirilmiş şehirlerimizin barındırabildiğinin kat kat fazlası. Tabi Batı Dünyası bunun farkında olarak büyük bir dehşet içerisinde yaşıyor ve bunun çarelerini arıyor; Habitat Konferansı buydu… Bugün de Türkiye’ye bakarsak, 65 milyon nüfusun, 35-38 milyonu şehirlerimizde yaşıyor. 38 milyon nüfüsun yarısı gecekondularda yaşıyor. Diğer yarısı da son derece kötü inşa edilmiş apartmanlarda yaşıyor. O kadar ki İstanbul’da bunların %80’inin yıkılmasından korkuluyor. Dünya nüfüsunun yarısı yine, yarıya yakını da evsiz… O zaman ne yapmamız gerekiyor? Bir kere, namuslu, ahlaki, insancıl bir tavır; kalkıp da her tarafından para da taşsa bazı insanların, bu parayı israf etmeye hakları olmadığını, söylemeye bizi mecbur ediyor. Yani bir saçak altında, bir çatı altında, sade bir strüktür içerisinde eserler tehşir edilse, İspanya’daki müzede, en azından Frank Llyold Wright’ın müzesi gibi yahut, Mies Van der  Rohe’nin Berlin’deki müzesi gibi,  harcanan paranın belki 1/50’sine bu iş çözebilecekken; parası bol olan insanın, gösteriş heveslisi bir mimar eliyle bunun harcanmasına, insanlığın müsaade etmemesi lâzım. Hele bizim, hiç etmememiz lâzım. Dolayısıyla, gelecekteki mimarinin bir temel ilkesi tasarruf olmak mecburiyetinde, o zaman makinaları bir miktar kullanabiliriz. Yani binaları daha ucuza mâl etmek için, binaların parçalarını makinalar hazırlar. Yani bir ahşap binanın geçmelerini ustalar tek tek yontmak yerine, Kanada’da olduğu gibi bilgisayarı bağlarsınız makineye, her parçanın ne kadar geçmesi varsa makinalar onları yaparlar. Elle yapılması maliyetinin diyelim ki, 1/10’una yaparlar. Öyle olunca, bunların montajı da ucuz olur. Bir ahşap bina için bu mümkün, bir hafif çelik yapı için keza mümkün. O kadar ki, konuyu çok yakından incelemiş bir arkadaşımın naklettiği bir rakamı size nakletmek istiyorum: 100 metrekarelik bir evin temeli yapıldıktan sonra, bu evin inşaası bir günde bitiriliyor. Bir gün sonunda, halısı döşenmiş, mutfak dolapları ve tezgahı tamam, banyosu, duşu, tuvaleti, yatak odası, dolapları tamam. Evin müteahhit karı dahil, evde oturacak kişiye maliyeti metrekaresi 135 dolar oluyor, halısı dahil, herşeyi dahil. Şimdi tabi, evin parçalarını fabrika imal ederse, bu da yeteri kadar sade bir sistem ise, bu parçaları bir günde birbirine takmak mümkün oluyor. 16. Yy’da İstanbulda bir Avusturyalı sefir Müsbeck(?) akıl almaz birşey diyor, 60 odalı bir konağı üç ayda bitirdiler, tezyin ediyorlar diyor, nasıl tezyin ediyorlar akıl almaz diyor. Elbette ki, insan yeteneklerini geliştirmeye ihtiyacımız var. Onların güzel şeyler yapabilmesini kolaylaştırmak gerekli. Daha hızlı, el ile bazı şeyleri üretmek, elbette ki lâzım. Ama herhalde bugün Türkiyede nüfusun yarısı gecekondularda yaşıyorsa, 30 milyon artacaksa, 38 milyon olan şehir nüfusu, 60 milyona 65 milyona çıkacak olursa, biz önümüzdeki 30 senede, 25-30 milyona şehirlerde evler yapmak mecburiyetindeysek, herhalde iki senede biten yapılar değil, daha çabuk biten yapılar. Herhalde çok pahalı olan yapılar değil, ucuz biten yapılar vücuda getirmek mecburiyetindeyiz. Bütün yapı felsefemizi değiştirmek bir mecburiyet oluyor. Her şeyi değiştirmek mümkün mü? Hayır, elbette ki bazı şeyler kalıcı olabilir. Yani bir mektep için, eğitim için geliştirdiğimiz felsefe, hergün değişemez, değişmemesi lâzımdır. Onu çok sağlam temellere oturtmamız gerekir. O zaman, o mektebin planı değişmeyeceği için, şehir plancıları o mektebin, nereye yerleşeceğini düşünerek o mektepler için uygun yerleri ayırırlar. Ve işte bütün Ortaçağ’da, bütün Osmanlı Dünyası’nda, Barok Çağ’da olduğu gibi mektepler birkaç tipoloji içerisinde şehirlere yerleştirilebilirler. Onlar kalıcı olacakları için de, tabi kalmalarını kolaylaştıracak şey, binanın fazla katlı olmamasıdır. Onların az katlı olması ve elde bulunan en iktisatlı malzemenin kullanılması da sağlanmalıdır. Bakınız, iktisadilik meselesinin boyutunu nakletmek istiyorum. Ama daha evvel bir başka meselenin boyutunu nakledeyim: Reagan, başkanlıktan ayrılmadan iki yahut üç sene evvel, başkanlıktan ayrılınca oturacağı bir ev inşa ettirmeye başladı kendisine, kerpiçten… Evin kerpiçten yapılmasının sebebi ise, evin çevreden gelen olumsuz radyasyonlara karşı, en iyi kerpiçle korunacağının Amerika’da öğrenilmesi sonucu oldu. Bir başka şey, bugün Amerikada üç eyalette kerpiçten başka malzeme kullanılarak ev inşaa etmek yasak. Çünkü, en iktisadi ve aynı zamanda en sıhhi yöntem… Bunlara mutlaka rastlamışsınızdır, kitaplarda… Villalar var, son derece lüks villalar… Doğrusu fikri sabitlerimizi terk etmemiz, ve en iktisadi yapı teknolojilerinin, en uygun olanlarının nerde kullanılacagına karar vermemiz lâzım. Şimdi burada bir mimarlık okulunun davetlisiyim. Ama doğrusu; “mesleğin eğitimi hakkında acaba bazı sorular sorabilir miyiz?” diye de aklımdan geçiyor. Amerika’da yedi sene eğitim yapılıyor, sonra genç mimar yedi sene de staj yapıyor. Ondan sonra imtihana giriyor; 100 kişi imtihana girerse 60’ı kazanıyor, 40’ı kazanamıyor. Yani bir ülkede, o ülkeyi inşa etme yeteneğine ne kadar büyük önem veriliyor. Osmanlı Dünyası’nda bir başka yaklaşım vardı; Hassa Mimarları Ocağı vardı. Çok az insan… 20-30 kişi. İşte 1509 Depremi’nden sonra ahşap iskeletin daha dayanıklı olması için iskleletin nasıl tasarlanması, nasıl madeni parçalarla güçlendirilmesi lâzım geldiğine dair bir yıllık bir çalışma yapılıyor. Osmanlı ahşap karkas sistemi öylece oluyor, ve o karkas yapıyı, eğer çürümemişse, hiçbir deprem onu yıkamıyor. O Hassa Mimarları Ocağı yine bir sene çalışıyor, o zamana kadar, şimdi başına geldiği gibi, Beyazıt Camisi’nin kubbesi yarılıyor, 1509 Depremi’nde bütün camilerin kubbeleri çöküyor, kubbelerin çökmesini, deprem esnasında meydana gelen açılmayı önlemek için, kubbelere bir çelik çember yerleştirmeyi bir usul, bir teknoloji olarak getiriyorlar, ondan sonra kubbeler çatlamıyor. Bugün çatlayan kubbeleri kurtarmak için kullanılan teknik de aynısı; çemberleme tekniğidir bu… Doğrusu bunu bir örnek olarak zikrediyorum.

Her toplumun büyük oluşumunu yönlendirecek seçkin insanların sürekli düşündükleri ve ortaya koydukları odak noktalarıyla, odak olacak bilgi kümeleriyle techiz edilmiş bir uygulama ve tasarlama imkânını gündeme getirmek gerekiyor. Şimdi Modern Hareket’in doğrusu hiç unutulmaması gereken tarafı da budur… “Walter Gropius”, Mimarlar Odası bu kitabı tercüme etti ve yayınladı, kitapta böyle her iki sayfada bir geçiyor; “Biz Primadonna Mimarlar yetiştirmek istemiyoruz. Biz gerçek doğruları tasarlayacak ve onu hayata geçirmeyi bilen insanlar yetiştirmeyi istiyoruz.” diyor. Tekrar ve tekrar; “Primadonna mimarlar yetiştirmek istemiyoruz.” Tabi bu bir toplumsal sorumluluk meselesidir. Eğer Türkiye de şehirlerinde 30 milyon insana ev yapacaksa, kırsal alanında 30 milyon insan Türkiye’nin, en akıl almaz sefalet içerisinde yaşıyorsa, 38 milyon insanın yarısı bugün gecekondularda oturuyorsa, onları doğru dürüst yapılara yerleştirmemiz gerekiyorsa, bir hesaplarsanız, Türkiye önümüzdeki 30 sene içinde 40-50 milyon insana ev inşa etmek mecburiyetinde… O zaman bugünkü, bugüne kadar 100 senedir takip ettiğimiz, mimarlık yapma yaklaşımını aşmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Tabi mimariyi, tek başına biz kararlaştıramıyoruz. Ankara’da birileri, ben burada hocalık yaptığım dönemlerdeki  (öğrencilerin) onların en kötüleri Ankara’da kıdemli oldular ve önemli kararlar aldılar, meselâ birtanesi bir merdiven tasarladı, yönetmeliklere girdi, yuvarlak merdiven, onu çizersiniz, bastığınız basamakla, üzerinizdeki basamak arası mesafe 140 cm oluyordu. Ama o yönetmelik 30 sene Türkiye’de kaldı. Hâlâ var mı o yönetmelik bilmiyorum, demek ki hâlâ var. Doğrusu bu yanlışları aşabilmek için ülke, kendi içerisinden, doğruyu arayan, onu en yüksek seviyede hayata geçirecek yolları ortaya koyan bir nesil geliştirmek mecburiyetinde… Yine Gropius’un ısrarla tekrar ettiği gibi bir de konstrüktörler-inşa ediciler yetiştirmeliyiz. Dediğimiz şeyi yapacak, inşa edecek, yapının karşısına geçtiği zaman tuğlaların üstüste nasıl konulduğunu bilen, onların birbirine nasıl bağlanacağını bilen, bir taş duvarın nasıl olduğunu bilen, bir betonarme bina yapıyorsa, onun kalıbının nasıl doğru yapılacağını bilen, demirin nasıl doğru konulacağını bilen ve bu bilgiye dayanan bir güzellik tasavvurunu hayata geçiren insanların, bir ordusunu hayata geçirmek mecburiyetindeyiz.

Bakın, 1400 yılında, Pakistan da bir tepeye prensler gelmişler, tepeden bakmışlar; “şehri burda kurmalıyız” demişler. Ahmedabad şehri, 24 ay sonra, 12-13 km surları inşaa edilmiş, sarayı, medreseleri, havuzları bahçeleri tamam, 220.000 insanı şehre yerleştirmişler. Bu 1401-03 yılları arasında, tasarlaması da, her şey dahil… Demek ki, böyle birşey yapmak mümkün… Doğrusu modern çağdan bir örnek vermek isterim: Amerika ilk atom bombasını patlattı, Rusya’da müthiş bir telaş oldu. Bir sene kadar sonra, onlar da casuslar yolladılar falan, bilgi çaldılar. Bir çok şey yaptılar. Bir sene sonra kadar atom bombasını patlattılar. Amerikalıların hidrojen bombası için 4 ile 5 senelik bi programları vardı, çok daha karmaşık bir iş… Amerikalıların programından bir sene evvel, Ruslar patlattılar hidrojen bombasını, kıyamet koptu. Bunun nasıl olduğu Amerikan Üniversiteleri’nde çok geniş bir şekilde tartışıldı. Rusya’nın yaptığı şey şuydu: önümüzde yapacağımız müthiş bir araştırma var. Bu araştırmanın amaçlarını ve geçici kademelerini doğru tarif eder, o kademelere daha kısa zamanda ulaşmak için nasıl hareket edeceğimizi doğru planlarsak, atom bombasına değil, atom bombası yapmanın yolunu araştırmayı programlarsak, bunu daha hızlı yaparız ötekilerden. Ve başarılarının sırrı buydu.

Dolayısıyla geldiğimiz noktanın içerisinde, öyle memnun olunacak ve böylece devam etmesi istenecek bir hâl, olmadığı. Bütün dünya için, bütün insanlık için, tabi Türkiye için de, çok trajik bir biçimde ortadaysa, o zaman biz biraz evvel konuştuklarımızdan şunu söyleyebiliriz, diyebiliriz ki: bundan sonra yapılacak mimari için çok üst seviyede düşünen ve çalışan; teknolojisi, sosyal meseleleri, tasarruf konusu; insanların katılımı; insan hayatının meydana gelecek, çevrede, fiziksel çevrede yaşama şartları; o yaşama şartları dünyada nasıl olacak vb. meseleleri düşünen, ve burada da çözüm üreten odak noktalarını değiştirmek gerekiyor. Yapmamız gereken birinci iş budur. İkincisi, mutlaka kaynaklarımızı çok dikkatle, çok büyük tasarrufla kullanmalıyız. Üçüncüsü, doğrusu mimarlık duyarlığımızı, bir evin, tek başına bir evin, çok servet sahibi zengin insanın evi değil, en basit insanın evine nasıl ulaştıracağımızı, en sade insane, güzel bir çevre vermenin yollarının neler olduğunu, düşünmemiz gerekiyor. Ben sizleri çok tuttum. Bir cümlem var; “Niyet her şeyin başıdır.” Bunu yapmaya karar verirsek, yapacağımız en önemli işin, yeni şehirlerde oluşacak nüfusumuzu yerleştirmek olduğunu, bunun bütün toplumumuzun en önemli meselesi olduğunu unutmamamız gerekiyor. Çünkü bu şehirlerde doğacak çocuklar, gözlerini güzel bir dünyaya açmak haklarına sahipler. Onların bu haklarını çiğner ve onları çirkinliklerle şartlarsak, mesut ve değişmiş bir toplum olmamıza imkân olmadığının idrakiyle; en önemli meselemizin çevremizi güzel bir şekilde geliştirmek olduğunu ve bunun da gerçekten büyük tecrübesinin tarih içinde mevcut olduğunu, bizim tecrübemizin de bize ışık tutacağını düşünüyorum. Bütün bir araştırma çalışmasının, teşkilatlandırma çalışmasının böyle temellere oturtulması ve doğrusu her gün birisinin insanları şaşırtacak bir biçimler ortaya koyup da, onunla piyasada üç gün, beş gün ellerde dolaştırılması gibi bir yaklaşımı, mutlaka aşmak gerektiğine inanıyorum. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

Bu çerçevede sizlere yaptığım birkaç binadan örnekler göstermek isterim, sizi çok tuttum özür dilerim.


Efenim, bu Türk Tarih Kurumu’nun bir cephesi; bu cephe tamamen Ankara’da batıya yönelik bir cephe, bu cephenin içerisinde kütüphane var. Kütüphane tepeden ışık alıyor, kütüphaneyi korumak gerekli… Kütüphane korunması gereken bir büyük hazine, dolayısıyla o koruma ifadesini gündeme getiren bu yerin dünya ile ilişkisini kesmemek için buradan zaman zaman dışarıya bakmak imkânını veren bir cephesi. Bu yapının dışı kapalı, bir avlu etrafında toplanmış bir araştırma kurumunun genel faaliyet biçimine uyumu dolayısıyla ödüllendirildiğini söylemek isterim. Burada avluya ait bir resim, bu da girişe.

Tabi bu yapıların içleri, girişleri, önemli olayların cereyan ettiği yerler olarak herhalde daha sonra evleri de düşünsek, bir basit iş binasını da düşünsek, bu ana fonksiyonlara göre bir çaba sarfetmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bu bir ev… Bu binanın her tarafı, gördüğünüz duvarı, mevcut bir harap yapıya ait… Bu gördüğünüz betonarme strüktür ise, benim ilave ettiğim bir şey… Bodrum’da çok varlıklı bir aile için tasarlanmış bir ev… Evin hareket eden parçaları, güneşe karşı açılan, kapanan kapıları pencereleri ve hareketlerin farklı biçimleri; kalıcı olanla, bir evde hareket eden nesnelerin adeta birbirlerine karşı hareketlerinin güzelliğini gündeme getiriyordu. Büyük beyaz renk de, doğrusu binanın bitaraf, sakin ifadesini karşılamak içindi.

Bu binada, buna bitişik bir merdiven var. O merdivenle terasa çıkıyorsunuz. Yani kalkıp, “ben biçimleri hareketli yapıyorum, onların hareketliliğine bakın da aslında hayran olun”, demek için değil. Fakat varolan bir fırsatta, insanın iki dünyasını da zenginleştirmesinin hiç de zorlama olmadan olabildiğini göstermek için, bu merdivenler terasa çıkıyor, bulunan yerden de böyle bir görüntü var, onu da onun için göstermek istedim.

Hareket halinde, hareketi görmek… Bu Bodrum’da yaptığımız bir ev grub… Burada binalar tabiata göre, birbirlerine göre yer alıyorlar. Yani Ankara’daki zaatın, sen üç metre yap, ben beş metre… Yani Hakkari’de de, Van’da da öyle, Ardahan’da da öyle, her yerde öyle… Aptal hükümlerinin aşılmasına yardım eden bir sistematikle meydana getirilmiş bir yerleşme… Ayrıca şehir plancısının getirdiği genel çizginin, mimarın çevreyi oluşturmak için yapacağı katkıyı engellememesi de bir amaçtı. Yani her halükarda hem bürokratik engellemelerin hem de farklı disiplinlerin getirdiği akıllıca olmayan, haksız engellemelerin nasıl geçilebileceğini göstermek açısından da üzerinde düşündüğümüz bir projeydi. 

Burada meselâ, bir bina cephesi, iki pencere arasında ocak var, dolasıyla bir simetri var.

Burada iki bina yanyana geliyorlar, hiç yanyana gelmeyenler var, yine simetri oluşuyor. Burada binalar kendi başlarına duruyorlar, simetriyle hiç alakası yok. Yani kullandığımız mimariyi yaparken, kullandığımız malzemeyi, asimetriyi, simetrinin, hiçbirinin eseri olmadan, bunların hiçbirine körü körüne hizmet etmeden, onların bize güzellikleri sunabileceği; tesadüflükleri, özel gerçekleri bir araya getirmek gerekiyor. Aşağıdaki binada önlerindeki imkân dolasıyla bize doğru bakıyor. Onların baktığı istikamet biraz çalılık tarafına doğru. Yukarıdaki yüksek binanın baktığı istikamet ise, üsten baktığı için farklı bir yerdeymiş görünüşü var. Böylece insanları, bütün dünyayı aynı biçimde, aynı açıdan görme gibi bir mecburiyetlerinin olmadığını, bir yapı grubunun bu farklılaşmaları gündeme getirmesi gerektiğini düşünerek geliştirilmiş bir üslup sanatı… Bir şey daha söylemek istiyorum. Tabi burada mühtiş bir tabiat zenginliği var onun içerisine yerleşmiş. Ama burada önemli olan bir şey; bir selvi. Bu selvi tabi tabiatın içerisinde. Neredeyse bu selvi binalarla beraber mimarinin oluşumuna katılıyor. Diğerleri mimarinin etrafında varlar. Dolasıyla tabiat ve mimari ilişkisi içinde, bu iki yaklaşım şeklinin kullanma yerlerini düşünmemiz gerekecek. Doğrusu çok önemli olan bir şey; insanın dünyaya kendi özel noktalarından her istediği yerden bakmasına imkân veren çözümlemeler üretmek mecburiyetimiz. İnsanı belirli bir şeyin içerisine hapsetmek değil, onun farklı bakış imkânlarına sahip olmasını sağlamak mimari düzenlememizin bir amacı olacak.

Bir diğer husus ise, burada gördüğünüz bina, tam bir kare planlıdır. 6 x 6 metredir o binanın kaidesi… Burada görüyorsunuz ki, pencerelerin hepsi eş… Burada takriben 45 kadar ev var. Bir esas, birde tali pencere var. Bütün mimari bu standart elemanlarla oluşuyor. Ve bunları yanyana koyma düzenimiz, bunları binayı süsleyen nesneler haline dönüşmesine imkân veriyor. Bu konuda gene Mies van der  Rohe’in bir sözünü nakletmek istiyorum. Bir İngiliz mimar grubu 1960-1970’lerde Şikagoda Mies van der Rohe’nin atölyesini geziyorlar. Orada bir pencere üzerine Mies van der Rohe’nin asistanları su sıkıyorlar. İngiliz mimarlar diyorlar ki; “Bu pencere, 25 sene evvel Şikago’da göl kenarındaki apartmanlarında kullandığımız pencerelerden değil mi?” Asistanlar; “Evet, araştırma yapıyoruz.” diyorlar. İngiliz mimarlar; “Neden araştırma yapıyorsunuz? Yeni bir şeyler yapın, onları araştırın.” diyorlar. Mies van der Rohe’nin asistanları; “Bir şeyin kusurunu bulmadıkça, değiştirmiyoruz.” diyorlar. Şimdi doğrusu gelecek için, bütün insanlığa güzel bir dünya inşa etmek istiyorsak, yanlışları bulup onlarla o sularda dolaşmak yerine, hep beraber en doğruların peşinden gitmek, saygı ve sevgi ruhunu aşılamamız gerekiyor. Çok çok teşekkürler...

Dediğim gibi çıktı. Hepimiz kendi adımıza dersler aldık. Geleceğe bu derslerden yola çıkarak çözümler üreteceğimiz inancıyla, kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum. Katıldığınız için bu çoşkulu katılıma da Yunus Aran Ailesi başta olmak üzere herkese teşekkürler ediyorum. sevgiler, saygılar.