Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Geleneğe Eklenmek"

tarih: 
03/22/2004
poster: 
18.CENGIZBEKTAS.jpg
konusmaci: 

 

 

“Geleneğe Eklenmek”

Tarih: 22 Mart 2004

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 18. konuşmacısı, ‘Geleneğe Eklenmek’, başlıklı konuşması ile Cengiz Bektaş olmuştur.

Konuşma 22 Mart 2004 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/cengiz-bektas adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Geleneğe Eklenmek”

Cengiz Bektaş

Benim doğduğum ilde “Ne güzel kalabalık” denir. Ne güzel kalabalık! Gençler... Gerçekten heyecanlıyım. Ben aslında kaşarlanmış bir insanım, böyle konularda, ama ciddi ciddi heyecanlıyım. Sadri Aran benim Türkiye’ye geldiğimde ilk tanıdığım insanlardan biri...  Yalnız onu değil, onun yetiştirdikleriyle de bir büyüdük diyebilirim. Günel Yüksel hepsi yakın arkadaşlarımdı. Onlara, Sadri Bey’le danışarak ilk işleri, peyzaj mimarlığı konusunu verdiğimde, hatta Peyzaj Mimarlığı dergisinin ilk sayısında da bir sataşmam vardı. Sonra da hep birlikte büyüdük kısacası...

Sadri Aran, benim için etik bir olay, her şeyden önce... İşini sevmenin... Belki size şey gelecek ama, ailesini sevmenin, her zaman “Acaba çocukları doğru mu yetiştiriyoruz?” diye, hem kendi ailesinin,  hem de Üniversite’nin içinde, o kuşkuyu içinde taşımış olmanın simgesi... Onun için, benim için de çok özel bir durum, bugünkü durum... Sevgili Yunus Aran’ın anısına derken, dedesini tanımış bir insanın tanıklıkları...

Yine en az bunu kadar, yahut daha da önemli, ben bu yuvaya geleli tam yarım yüzyıl oldu. Yarım yüzyıl önce buraya geldiğimde, hayatımın değişeceğini açıkçası o kadar duyumsamıyordum. Ama bu yuva neden önemli, yıllarca sonra üzerinde döne döne düşündüğümde, çok önemli saptamalarda bulundum kendimce...

Bir tanesi, o zaman Istanbul’daki üniversitelerin içinde, bu demektir ki Türkiye’deki üniversitelerin içinde, serbestçe konuşabildiğimiz, tartışabildiğimiz bir yerdi burası... Bu çok önemli, o zaman insanların sözcüklerden, kimi renklerden bile kortuğu bir dönemde, bağımsızca, kimseden korkmadan, hatta bildiğiniz halde orada bir polis var diye, rahatça konuşabildiğiniz bir yuva... Bugünkü kentlerin özelliği, düşünce özgürlüğü, yani onun yuvası... Onun için, hep içinde... Sonra başka bir okula gittim. Ama buradan, öyle sanıyorum kki, hiç kopmadım. Arkadaşlarım da dediğim zaman, gerçekten buradaki sınıf arkadaşlarımdır. Bir tanesi karşımda oturuyor.

İkincisi, hem Teknik Üniversite’yi kazanmıştım, hem Akademi’yi... Bizim için hala..., onun için ben özel teşekkür borçluyum Sayın Rektör’e... Çünkü Bizim kuşağımızı çok mutlu etti. Mimar Sinan tabiki çok saygı duyduğumuz bir ad... Ama Akademi sözcüğü, çevresinde ticaret akademileri falan da olduğu halde, bambaşka bir sözcüktü... O doğrudan doğruya, buradaki yaşamla ilgiliydi. Biz akşam Beyoğlu’nda hocalarımızla birlikte olurduk. Ama sabahleyin o duvarın üzerinde oturuken de, hocamız geldiği zaman, sanki biz onunla birlikte çok hoş bir atmosferde, ve daha rahat bir atmosferde olmamış gibi kalkıp, “Günaydın Efendim!” demesini bilen öğrencilerdik... Ve bundan da çok şey aldık.

Böyle olsun, olmasın; o bizim kuşağımızla ilgili... Ama en önemlisi, o içtenlikli bağlantının, neler getirebileceğini yaşamış bir insandan duyuyorsunuz. Ben şuna da çok inandım, üniversitede insan hocalarından öğrendiğinden çok, kendi öğrenci arkadaşlarından öğernir. Bu, hepiniz lütfen bir dönüp bakarsanız geriye, bunun böyle olduğunu saptayacaksınız. Bunu ben söylemiyorum, Harvard’ın Dekanı söylüyor. Gerçekten de öyledir. Bizi üst sınıftan bir arkadaşımız yardım için..., düşünün Nezih Eldem demişki bana “Cengiz gel şurada bir pafta var, şuna yardım et.” İnanın bu bize bir madalya takmak gibi bir olay... Çünkü o güveniyor, o diyorki “Cengiz bunu başarabilir”. Bundan daha büyük bir not olmazdı bizim kuşağımızda... Biz Muhlis Ağabey’imizi hala unutmayız. Muhlis Ağabey’in bilmem falan Garanti Bankası’nın, bilmem ne projesine iki çizgi atmak bizim için onurların en büyüğüdür. Çünkü orada öğrendiğimi, arkadaşlarımla dedikodu yaparken bile, o paftaların üzerinde öğrendiğimi çok zor öğrenirim, başka bir ilişkinin içinde diye düşünüyorum. Kısacası, bu yuvarlak sayılar, biraz önce Dağlarca’nın 90. yaşı dediniz, ben de 70. yaşımdayım, ’34, ’44 değil... Ama kendimi şöyle aşağı yukarı 45 ile 50 arasında duyumsuyorum. Hiç öyle şey diye, espri olsun diye söylemiyorum. Ciddi öyle düşünüyorum. Ondan sonra, biraz önce söyledim, bu yuvaya gireli tam yarım yüzyıl ve gerçekten bunlardan onur duyuyorum.

Gelenek bizde sözcük anlamına bakılsa, doğru anlaşılacak kadar açık bir deyim. Ama genellikle, çevrede gördüğüm, yapılarda gördüğüm şey, sanki tarihin sandığı açılıp, orada gelenek aramak gibi davranılıyor. Oysa gelenek sözcüğü “gelmek”ten... Bugüne gelmeyen bir şey olamaz. 15. Yyüzyıl’dan bir şey alıp, bugün taklit ettiğimiz zaman, kopya ettiğimiz zaman, bu gelenek değildir. Bu dışarıdan, içeriden, her bir yerden yapılabilecek gibi yalnızca bir kopya işlemidir. Bugün sağcı bir televizyon bana gelip şunu sordu: “Bugün yapılan camiler hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Benim yanıtımı olduğu gibi yayınlamaya söz veririseniz söylerim.” dedim. “Evet” dediler, ve gerçekten de yayınladılar. Dedim ki:” Sinan bir an düşünün ki uyansa ve dese ki; ‘400 yılda benim size verdiklerimden bir milim ileriye gidemediniz mi bre kafirler?’ dese var mı verecek bir yanıtınız? Bir de Osmanlı tokatı, haklı değil mi?” Hepsi başladılar gülmeye... Sonra gerçekten de bir iki kere yayınladılar. Çünkü yani Sinan’ı, örneğin Ankara’da betonarmeyle taklit etmek, kopya etmek... Kopya etmek de ustalık ister. Dergiler kopya için yayınlanır. Herkes kopya edemez. Bir lisedeki arkadaşım Siyasal Bilgiler’de sınava giriyor, yanındaki arkadaşı ondan kopya çekmeye çalışıyor. Sorulan soru “tarifin tanımı”, tarifin tarifi... O da yazmış “Efradını cami, agarını mani olacak.”, yani onunla ilgili her şeyi içinde toplayacak tanım, onunla ilgili olmayanları da dışta bırakacak.. Efrad, yani şeyi, o günkü yahut da Arapçası’yla diyelim, “efradını cami, agarını mani...” Yandaki kopya çeken arkadaşı yazmış; “Etrafında cami, öbür tarafında mani...” Yani Kocatepe dediğimiz zaman da böyle bir kopya. Kopya bile değil.

Şimdi aynı olay, bakıyorsunuz Anadolu’da beni çok yere çağırıyorlar, üniversitelere, mimarlar odalarına... Artık yaşımız kemale erdiği için, birazcık da alınıyorum. Hay Allah, şimdi Nezih Hocam şey yapmasın, ayıplamasın, hayatta en saygı duyduğum insanlardan biri... Bütün duyarlılığıyla, ama hiç bir zaman bu şeye düşmemiş, onların davranışlarıyla zaten biz yetiştiyoruz. Yani “Gelenek karşısında ne diyor?” demeye, sormaya, okumaya falan gerek yok... Nezih Bey diyelim ki filan yapıyı yaparken, Ziraat Bankası’na nasıl bakmış, ve oraya nasıl bir cephe önermiş... Bu yani başlı başına bir eğitim... Ve orada oran duygusunu yakaladığınız zaman, asıl temelin ne olduğunu anlıyosunuz. Yani bunu siz şimdi karşımdasınız diye, söz rüşveti diye söylemiyorum. Gerçekten çok ders aldığım bir şey, gidip karşısına oturup, “Acaba Nezih Bey ne düşündü bunu yaparken?” diye baktığım bir yapı... Onun gibi pek çok örneği var. Aynı şekilde başka hocalarımı da saymak istemiyorum. Yani gerçekten çok uzun bir zaman... Ama örenğin Türk Evi’ne bakıyorlar, bir bakıyorsunuz, saçak giyotin pencere, bilmem şu bu.... Yani hiç içindeki yaşantıyla ilişkisi yok yapılanın, yalnızca bir dekorasyon cephede... İç ve dışın hiç bir ilişkisi yok.

Bu geleneğe saygı olabilir mi? Böyle bir şey düşünülebilir mi? 100 yıl önceki yaşamın doğurmuş olduğu biçimlerre öykünerek , onu bugün çağdaş bir yapıda kullanmak, bağışlayın biraz abartarak konuşacağım çünkü gerçekten son zamanlarda bunun etkileri başladı görülmeye, benim başka gördüğüm sakıncalardan daha önemli sakıncalar bunlar; “gericiliktir” anlamamış olmaktır yaşanmış olnaları...

Yani bundan 100 yıl önce bir şeyhin, mesela kafesi atıp, “Artık hangi çağda yaşıyoruz.” dediği bir ülkede, kalkıp bir takım gerçekten biçimsel yinelemelere düşmek, geleneği hiç anlamamak demektir. Nasıl gelişmiş bu insanlar, buraya neleri yaşayarak gelmiş, neleri değiştirmişler... Gidip üstelik de tarihi korumacılık adına, kopyacılıklara ödüller verildiği zaman da, “Aman diyorsunuz, ne kadar sakıncalı”, ve kimi geri dönüşleeriyle de bizi korkutan insanlar kadar sakıncalı olduğunu söylemek zorundayım.

Gelenek, kendisiyle çatışacağımız bir şey, yani bugüne gelmiş olanla, çağdaşla çatışacağımız bir şey... Ve ona eklenebilmek, ancak gelecek düşüncesiyle olabilir. Eğer çağdaş düşüncede değilseniz, gelecek üzerine yorum yapamıyorsanız, o zaman eklenemezsiniz geleneğe... Bir yaşam tasavvuru, bir yaşam biçimi var edeceksiniz. Diyeceksiniz ki örneğin; Türkiye şunların ayrımında olmalı, şunların 100 yıl önca savaşlarla kan dökülmek bahasına, gerçekten yeni bir düşünceyle, örneğin Modernizmle, Mustafa Kemal’den başlayarak Nazım Hikmet’e, birbirlerini sevmeleri de zaten o yüzden... Böyle gelinmiştir buraya... Şimdi 2003 yılında ben yine bilmem ne tarihinde yaşamak gibi bir şeye dönebilir miyim? Hele bunun biçimle altını çizebilir miyim? Gelenekle çatışacaksınız, bugünü eleştireceksiniz, geçmişin bilincinde her şeysiyle, ve kültür yorumu yapacaksınız. Kültür yorumu nasıl yapılır? Kültür yorumu size bilgilerin bilincinde olmakla yapılır, her şeyden önce... Eğer geçmişte olanları doğru yorumlayarak bilmiyorsanız, gelecek üzerine bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü çizginin öncesini bilmiyorsunuz, nereya varması gerektiğini bilmiyorsunuz.

Bugün bu okulda çok hoş çalışmalar yapılıyor. Mesela bana heyecan veren Edremit’teki bir arbanın tekerleğinden, okundan bilmem nesine kadar, o böyle çekirgenin çizgileri gibi yalın çizgilerle, bir at arabasından bilmem Renault’ya Fiat’a bilmem ne arabasına, eğer çizgileri bu okulda çalışıyorlarsa bu çok önemli... Çünkü biz bunu yapabilmeliydik, yapabilmeliyiz, ve yapabiliriz. Kısacası en önemlisi, tekrar tekrar altını çiziyorum “çağdaşlık”, ve ondan sonra da geleceği imgeleyebilmek, düşünebilmek, önerebilmek... Oradaki kültür yorumu çok önemli, geçmişi bilmektedir.

Bir şey daha eklemek istiyorum izin verirseniz; önünde sonunda kültürü halk üretir. Tek kişilik çıkışlar, starlar, belki küçük bir dalga doğurabilirler. Ama asıl yücelme, asıl üretme, halkın kültüründen, yahut da halkın ürettiği kültürden gelir. Onun için halkıyla ilişkisini, kendi ülkesiyle ilişkisini yitirmişbir insanın kültüründen söz edilemez bana göre... 30 yıl önce Münih’te kapılara karikatürler asardık. Bir sürü küpler, dikdörtgen prizmalar, altında yazıyordu; “Formjeni”. Bunlar Postmodernizm’in artık tartışmalarının yoğunlaştığı günlerdi. Düşünün ondan 30-40 yıl sonra hala Türkiye’de Postmodernizm taklitçiliği, aynı Kocatepe Caminsi’nin taklit edilmesi gibi Postmodern yapının, üstelik facia bir şey yapısı, yani böyle betonarme döküm, üzerine geliyor birisi, elbise giydiriyor. Yani bırakın, beni hiç ilgilendirmiyor, tabiki Postmodern de denensin, tabiki bilmem ne, hepsi yapılsın. Üstelik de saygı duyuyorum, benim düşünce kapılarımı açıyor daha fazla, yanlış anlaşılmasın... Ama Türkiye’nin bugünkü sorunları içinde böyle kumda oynandığı zaman, bunun adı “kültür üretimi” olamaz. Çağdaşlık hiç olmaz. Geleceği imgelemek, geleceği üretmek, hiç mi hiç olamaz.

İnanın Arkitera’nın bir şeyi var, bir köşe yazısı yazdım oraya, öyle güzel yanıtlar geliyor ki, diyor ki “Yolumuzu kaybediyoruz. Yaptığımız işe saygıduymuyoruz.” “Yani acaba şimdi kimi kopya etsek Türkiye’de geçerli oluruz?” Böyle eğitim olabilir mi? Böyle bir yarışma olabilir mi? Yani fırıncı ekmek çıkarmadığı zaman, o gün ben kızacağım ona, ama ben kendi ülkemin sorunlarıyla hiç uğraşmayacağım. Eskiden eğitimi eleştirirdik, “Efendim, bize yat kulübü yaptırıyorlar, konut sorunu üzerine düşüneceğimize...”, çünkü o zamanlar, daha benim gençliğimde, bir milyon konut açığı vardı. Onun üzerine düşünmek varken, beni nelerle oyalıyorlar diye... Bizim gençliğimizde biz eleştiri yapıyorduk. Bugün hiçbir ayrımımız yok.

İnsanlar bir de Batı’ya öykünerek  bakıyorlar, onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Mesela bir pazarlama grubu var, başlarında Eisenmann...Berlin’deki yapılarını gördüm. Yazdım da zaten bir Alman şehircilik dergisine, bir rezalet, bir facia, faşizm... Ve dökülüyor hepsi... Yaptığı hiçbir yapı ayakta kalabilmiş değil. Pislik içinde... Tekrar da kimse gidip oturamıyor. Temizlenip, yeni bir yapı yapılabilir ancak, başka da bir şey yapılamaz. Şimdi düşünün benim insanlarım, gencecik, yetişkin, hatta kendi ellerimle yetiştirdiklerim bile onlara öğkünmeye kalktıkları zaman, inanın bana, anama küfredilmiş gibi oluyorum. Çok özet... Çok üzülüyorum. Çünkü bu memleketin o kadar büyük bir zenginlik içinde, kültür donanımı şurada, yani altyapısı, ve bundan hiç anlamayan bir kuşak, bana başka ülkelerden şarkılar söylediği zaman vah yavrucaklar diyorum.

Bu söylediklerim, Türkiye’ye döndüğümde, benim temel sorunum idi. Ankara’nın Cumhuriyet Dönemi’nde yapılmış  yapılarına baktığımda, Mustafa Kemal’i çok iyi anladım. “Yahu, bunlar benim...” Kemali Söylemezoğlu’nun nakletmesini, bir kitabımda da bunun altını çizdim, “Bunlar benim ne yaptığımı anlamıyorlar.” diyor. Çünkü modernist kafayla, çağdaşlık üzerine bir tasarım olarak geliyor ortaya, adam hala Osmanlı’nın kubbesini taklit ediyor. Üstelik yalancı, kubbe falan yok orada... Ve çıldırtacak... Sonunda hiç istemediği şeyi yapmak zorunda kalıyor. Böye bir yorum için, dışarıdan bile adam getirtmek zorunda kalıyor. Bu ne kadar acı bir şey, düşünün... Yani gerçekten o kadar, oralara gitmek istemiyorum. Ama yalnızlık çok kötü bir şey... Anlatamamak derdini... Mustafa Kemal’le ilgil söyledim.

Ankaradaki yapılara baktığım zaman, örneğin Sedad Hakkı Eldem’in bir Dışişleri Binası’na, diyorum ki “Birşer yakalanmış. Bauhaus’un bütün ilkeleri de var.Ama gelenksel mimarimizden de birşey var.” Ama on yıl ya geçiyor ya geçmiyor, bakıyorsunuz, Faşist Almanya’nın, Faşist İtalya’nın etkileriyle, haydi yine başlıyoruz, bu defa Türk Sivil Mimarisi’ni kopya etmeye. Yani ne kadar dikkatli olmak gerek. Ankara’ya baktığınız zaman, bügün de lütfen bir gittiğinizde bu sözümü de hatırlayın, sanki bir yarışma yapılmış, yarışma maketleri ortada duruyor. Bütün binalar öyle, hepsi birbirinden ilişkisiz, kopuk bir şeyler... Demek ki anlamamışız bir şeyleri. Bu memleket ilk defa toprağın sürüldüğü bir memleket, bu memleket ilk defa yerleşmelerin gerçekleştirildiği bir memleket, bu memleket ilk defa kent adını alabilecek kentlerin kurulduğu bir memleket... Grek Kültürü falan ağırlıklı olarak bizim batı kıyımızdır. İlk defa “Neden?” diye soran insan Tales, benim hemşehrimdir.Ben nasıl bu sorumluluğu duymam. Demek ki onu tanımak gerek... Ve inanın, hala sürüyor gezilerim... Arkadaşlarımı ne olursa olsun, birlikte götürmek için her şeyi yaptım. Büro 20 kişilikken de, 30 kişilikken de, beş kişilikken de... Bürodan ödeyebiliyorduk yol paralarını, bir zamanlar... Hangi ülkede çalıştıklarını, bu ayaklarıyla bastıkları toprakta neler olduğunu görsünler diye, kazıya götürüyorduk.

Mesela bir gün Troya’da kazı, bir Türk mezar çıktı, yedi-sekiz yaşlarında olduğu tahmin edilen bir kız çocuğunun... Oyuncakları kilden, kolları ayakları falan hareket ediyor, onalr iplen bağlanmış. Çocuklar onugördükleri gün, akşam başka türlü bir ders yaptık biz... Ama bunu böyle algılamayan insan, ben bütün insanlarla beraber, bir şeyin, festival ededikleri adına, hiç önemli değil ama o 3000 yıllık geleneği sürdürmek için tesadüf köyde olmadığım bir zamanda, Bizans Sarayı’nın üzerine o rezalet köşklerden birinin temelini, iki günde hazırlayıp dökmek ve yok etmek üzere çalışıyor, benim mimar adını verdiğim insan... Niye? Üç kuruş kazanacak. Neyin üstüne, yalnızca Türkiye Kültürü üzerine değil, bütün Dünya Kültürü üzerini, afedersiniz, pisliyor. Ve ondan sonra da kabahat betonarmeye bulunuyor, kabahat bilmem çağdaş teknolojiye bulunuyor. Hayır böyle değil, o senin kafacığın yalnızca.

İkincisi bana bir iş geldiği zaman, “Acaba orada benden önce neler yapılmış?” diye bakmaya gittiğimde, bakarım ki ha bin yıldır evler gündoğuşuna bakıyor. Gündoğusuna değil. Gündoğuşuna bakıyor. “ha niye böyle yapıyor?” Nedenleri var, çünkü yapa-yanıla, yapa-yanıla, yanıla-düzelte bir yerlere gelmiş. Halkın yaptıklarına bakmak, onun için halk yapı sanatı... Ama işte bilmem nerede verilen derslerde sözü ediliyormuş Amerika’da...İlk defa ustalarla ve yaptıran insanlarla konuşmaya çalıştım; “Neden öyle yaptın?” “E şimdi moda Bey’im.” diyor. “Peki sen niye böyle yaptırdın?”, o da “Bak bak desinler diye.” diyor.Bunları çok aşıyor halkın yalın yapıları...

Bir de bunları tanımaya çalıştım, ve kimi ilkeler saptadım. O ilkeler dediğim zaman, biçim ne kadar geçici ise, o ilkeler de elbette geçici... Belki biçim kadar çabuk değil ama, onların geçiciliğini de unutmamak gerekiyor. Benim saptadığım, bir çok kitabımın arkasına da yazdığım, çalışmadan sonra ben bunları saptayabildim diye; “gerçekçilik”, “akılcılık”... Bunları, yani yabancı sözcüklerle söylemeye gerek görmüyorum. Biçimden önce işlevle işi başlamak, önce ona, yani en önemli olarak onu tutup, öbürünü unutmak değil. Ama önce bir kere insanın sorununu çözmek, ve onun, o işlevin biçmini, hani Modern Mimari’de dedikleri gibi “Biçim işlevi izler.”, burada da hiç bunu söylemeya, böyle dile getirmeye gerek kalmadan öyle davranıyorlar.

“Yapısal açıklık”, böyle kiremitten toprağa ininceye kadar, gücü görürsünüz nasıl akıyor. İçtenlik, yalınlık, iç ve dış uyuşumu... Bakın ne kaar insanca bir şey, adamın içi neyse dışıda o olsun. Bu kadar, yani sözcüğü kadar yalın, söylemi kadar yalın.

“Tutumsalcılık”. Elbette, yaparım çok kötü bir yapı, üzerini bilmem ne malzemesiyle kaplarım... Şimdi benim büroma bütün gelen şeyler, broşürler, şunlar bunlar, doğrudn Avrupa’dan geliyor. Ve ben artık birşey üretmiyorum.Vaktiyle marsilya kiremitini, Marsilya’dan toprak alıyorsam, yani Marsilya’dan marsilya kiremiti almayıp, şimdi de öyle... Ve hiç bir sorumluluk duyan insanı rastlayamıyoruz, önümüzdeki yahut da benim yerimdeki kuşaklar arasında... Yani benim memleketimde, ben nasıl başkasının yaptığı uçurtmayı uçurmakla, benim yaptığım uçutmayı uçurmak arasında bir fark varsa, başkasının, başka ülkenin, başka coğrafyanın, iklimlerin malzemeleriyle burada çalışmaya çalışmak da başka bir şey... Haa onu yatsımak değil, tam tersine... Ben gipsenboard dedikleri, alçıpan dedikleri şeyi ilk yaparken Amerika’da yapımı yaparken gördüğümde, “Yahu bunlar benim bağdadimi modernize etmişler”, ve etmek zorundaydılar. 100. katta nasıl ıslak yapım yöntemiyle çalışabilir bir insan? Tabiki modernize etmeliydi. Bu da benim memleketimde olmalı. Oradan getiririm, kullanırım değil, bu da benim memleketimde olmalı. Onun olması için herşeyi yaparım. Her yere giderim “Ne olur buna yatırım yapın.” diyerekten... Hayır, o sırada o kadar büyük bir yatırımdı ki, yapamadılar. Ama sonra oldu. Şimdi her yerde var. Ama bakıyorsunuz ki, çimentonuza bile, gelip adam burada üretip, üstüne kendi kârını koyup, size satıyor. O hale düştük. Yani ekonomi boşuboşuna, bilmem ne şu durumda, bu durumda değil.... Bakmayın bir takım başka göstergelere... Biz şimdi neyi yapabiliyoruz, ve neyle mimarlık yapıyoruz?

“Tutumsallık” dediğimiz zaman iki türlü, onun da altını çizeyim. Birisi yapımda tutumsallık, ve yapının 25 yıl, 50 yıl, 100 yıl sonrasını düşünmek... Övünerek söyleyeyim, benim 30 yıl önce bitirdiğim bir yapıyı, bir banka müdürü gelip içinde yemek yediği zaman, sahibine diyor ki; “Esat Bey, bu yapıyı bitireli iki yıl oldu mu?” Eğer doğru dürüst detaylandırırsanız, sonuç budur. Yoksa dökülür yapı. Türkiye’deki yapıların ömrü, saptanabilen, 25 yıl... Ne kadar ayıp düşünün. Ankara’nın merkezi bu süre içinde dört kez değişti. Bu kadar zengin olabilrmiyiz biz? Neden? Çünkü mimarlar detay yapmayı bilmiyor. Çünkü mimarlar, yapıların nasıl temiz kalacağını, nasıl eskimeyeceğini, nasıl hala yüzüne bakılır gibi kalabileceğini bilmiyorlar. Ancak yıllar geçiyor, bir de bakıyorlar ki, aaa Ziraat Bankası tertemiz duruyor, aaa bilmem ne müzesi tertemiz duruyor. Ama yani bunun için o adam canını verdi, yani gerçekten, çoluğunun çocuğunun zamanından ayırarak, buna çalıştı. Yoksa çağırırsın bir malzemeciyi, filan kataloktan, “Kapla şunu üzerine.” dersiniz, ne kadar kolay olur. Paranızı yine alıyorsunuz. Üstelik düşünün hiçbirşey yapmana, hatta bir de yüzde alıyorlar.

Ama asıl önemli “tutumsallık” kullanımda... Beş tane devlet yapısını, aralarında en büyük uzaklık 160 metre, Ankara’da Karayolları Genel Müdürlüğü’nde, bilmem nereye, ve hepsinde 500’er kişilik salon var. Hepsini incelediğimde, yılda en fazla 10 gün kullanılmış herbiri...Yahu bu nebiçim zenginlik. Bir tane yapsanız, hepiniz birden en üst düzeyde donanımla, birlikte kullansanız. 10’ar değil 20’şer gün kullansalar, 100 gün yapar. Geriye kalan 265 gün boş kalır. Tutumsallık, yani günde kaç saat kullanılıyorsa, bir yapı o kadar tutumsaldır. Onun için, Edirne’deki evler, sadece, vaktiyle Avrupa’nın dördüncü büyük kenti, nüfusu 150.000 aşıyor, yerleşme lekesi bu kadar, şimdi ondan yarı nüfus ama yerleşme lekesi bu kadar, hala konut sıkıntısı var. Neden? Çünkü boş odalar, boş alanlar inşa ediyoruz. Boş duran odalar, bunları sanmayın sadece yaşlı kuşaklar, bilmem ne... Hayır, tam tersine, onlar kendileriyle koşut yaşıyorlar. Bizim üniversite öğrenimi yaptığımız insanlar bunu böyle yapıyor. Ben bunların hepsini araştırarak, saptayarak, yeni apartmanların rölövelerini yaparak ortaya koymaya çalıştım. Gereçrei, teknoojiyi yakından seçmek, Süleymaniye’nin bile yarı fiyatından...., yani %51’i nakliyedir. Onu azaltmaya çalışmak...

Esneklik ve çağa göre ayak uydurabilme... Değişiklik, yani değişebilme.... Bütün bu ilkelerle birlikte, yaşamımda önem verdiğim bir olay da, benimle beraber  inşaat yapmakta olan insanlardan öğrenmek... “Bir Doğulu her şeyi kendi sırtında öğrenir.” der başkaları... Bir Batılı başkasından da öğrenir. Şevki Vanlı bir yerde ev yapıyorsa, Şevki Vanlı’nın ben o yapısını, en az kendisi kadar izlerim. Niye öyle yapıyor? Neyi kullanıyor? Bedavadan öğreniyorum. Bu yaşımda da yapıyorum, inanın. Yani elinizi attığınız zaman, yıldızları toplayacağınız yaş, okulu bitirme yaşıdır. Okulu bitirdikten sonra, başlarsınız yavaş yavaş gerçeklerle karşılaşmaya... Ama sonra öğrenirsiniz ki, herkesle birlikte öğrenmek gerek.

Bir de inandığım son bir şeyi söylemek istiyorum, bu bölümde; paylaşım en önemlisi... Bazı şeyler vardır ki, paylaştığınız zaman çoğalır. Bilgiyi paylaşmadığınız zaman, bilgi ölür. Bu da Doğu ile Batı arasındaki önemli ayrımlardan bir tanesi... Bilgiyi paylaşmayı bilmeyen insanlar, “Her şey bende olsun, sonra ben çıkarayım ortaya” diyen insanlar, ne yazık ki bilim adamı olmaya değer insanlar değillerdir. Sevgi de öyledir. Paylaşılmadan sevgi olabilir mi? Şiir bile öyledir. Ben kendi kendime yazsam, benden başka kimse bilmese, şiir olabilir mi? Ancak sizinle paylaştığım zaman şiir, şiir olmaya başlar. Bence mimarlık bilgisi de, altyapısı da bir anlamda böyle...

Bilmiyorum kendimden örnek vererek, hatta bu bölümü istediğim gibi uzun tutarak, ne yazık ki, demek istediğimi anlatabildim mi? Geleneğe eklenmek, ancak çağdaşlıkla, modernite demiyorum bakın yanlış anlaşılmasın, yani felsefe terimi olarak kullanmıyorum. Çağdaşlıkla ve geleceği imgeleyebilmekla olanaklı... Yoksa tarihin her hangi bir yerinden, ve ya her hangibir başka coğrafyadan birşeyleri kopya ederek  geleneğe eklenebilinemez. İnşallah katılırsınız söylediğime. Ve bu katıldığınız zaman, ben mutluluk duyacağım şundan, bana yeni düşünceler gelecek. Şimdi ben size yaptıklarımdan örnekleri, çok hızla geçerek şey yapmaya çalışacağım, aktarmaya çalışacağım. Yani dört veya belki on dakika daha çalarım diye düşünüyorum. Oralarda bitirmek istiyorum. Onun için hızlı geçecek, kusura bakmayın.

Benim ilk yaptığım yapı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak geldim, biraz önce söylendi, Sayın Kemal Kurdaş’ın Üniversitemiz’e, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne yani oraya öğretim görevlisi olarak gelmiştim, yaptığı yardımlara karşılık olmak üzere, onlara bir ilkokul tasarımı yapmaktı. Ve ilk Türkiye’deki, ilk işim o...

Bakın, gördüğünüz çaprazlar, dört tane kareden oluşuyor. İkisi birbirine bitişik, onlar her biri sekiz üçgenden oluşuyor. Ankara’nın bir özelliği var, Ankara ters bir kent. Mustafa Kemal Çankaya’da oturuyor, herkes gitmiş arsa spekülasyonunu orada yapmış. Bütün Ankara kuzeyde kalmış. Herkes kuzeye bakıyor. Bütün oturma odaları yanlış... Yani bilenler, bilir. Ha o zaman, hele okul da, nasıl yapacağım ben bu işi... Bir de üstelik burası bir tepe... Yani arsaya biraz daha düz şey yapsam, gömülecek. Arka taraftan hiç ışık alacak yer kalmayacak, yani güney bölümünden... Hah onun için, “En ideal sınıf nedir?”, “Ağaç altıdır.” diye düşündüm. Başka yerlerde de okudum, sonra bunu... Onun için çatıyı, her yerinden ışık alabilecek şekilde, ama aynı zamanda teknolojiyi de düşünerek, o üçgenleri prefabrik olarak aşağıda yapıp, birbirlerine bağlayarak, bir şemsiye oluşturmak istedim. Evet, şimdi buna bakınca, Üsküdar’daki bir evi de anımsayabiliriz. Ama ben, Üsküdar’daki bir evi kopya etmek için bu yolu kullanmadım. Kimi yerde kafes de kullandım. Ama kafesi eskiden kullanıldığı gibi değil, Teknik Üniversite’de bu işin kürsüsünü yöneten kişilere rica edip, güneşin hareketini onlara etüd ettirip ve ona göre, teşekkür ederim, ona göre aralıklarını saptayıp, bir güneş kontrol elemanı olarak, burada gördüğünüz gibi şu üçgenler, tabi bu tarafa, karşıdan gördüğünüz, buradakini görmüyorsunuz, bunların her biri taşıyıcı yüzey... Benim Almanya’daki ustamın, doktora tezi de taşıyıcı yüzeyler idi, birazcık ondan öğrendiğim de var.

Şimdi, o zaman içeriye değişiklik olmayacak biçimde, yani ışık değişikliği olmayacak, gözü yormayacak biçimde, bir ağaç gölgesini sağlayabildim. Evet, bu yabancı ülkelerde yayınlanan da ilk yapım. Evet. Gördüğünüz gibi, çatı kalınlığı onüç veya ondört santimetre, ama yalnızca köşeleri bulonlanıyor. Aşağıdan da bir gergi çubuğu var. İnşaat demiri, 20’lik... O, olmayabilirdi de... Statik hesap, her şeyi tamam, ama bir gün fırtınanın saaatte hızı 140 kilometreye çıktığı bir günde, böyle ödüm koparak gidip, orada geçirdim. Ve uçmadı. Ama en çok sevdiğim öykü, bir gün, bir çocukluk arkadaşımın çocuğu; “Ben oynamak istiyorum, beni oyuncağıma götür.” diyor. O da anlamıyor; “İşte oyuncakların orada...” “Hayır, hayır... Beni giydir, oyuncağıma götür.” diyor. Giyiniyor o da, onun ne demek istediğini anlayabilmek için... Çankaya’ya çıkıyorlar, bu okulun karşısına, karşı tepeden... Bakıyor, çocuk, onunla oyun oynar gibi hareketler yapmaya... Bir okul yapısı böyle ise, ben okul yapımdan korktuğum için bunu yapmaya çalıştım. Ve geleneğim de bu olmalıdır. Ve çocuk sevmelidir, öğretmenden önce, ana babadan önce, okulu... Onu başarabildiğiniz zaman, ancak başarılı oluyorsunuz. Yoksa, oraya başka şeyler yapabilirsiniz. Sizi dergiler basar, kitaplar basar, bunları da basıyorlar sonradan, ama anladıktan sonra, ne yaptığınızı...

Bu Toprak Mahsülleri Ofisi, kötü bir slayt ama, kusura bakmayın... Burada gördüğünüz her öge, bir kiremit gibi yapılmıştır. Bu Oral Vural, beraber çalıştık.Ve bakın şu borular, terlemelerin sularını toplamaya, elimizde gerecimiz yok, aydıngerlerin içinden çıkan borular var ya, onları kullandık. Ve de bir tank kaloriferini alıp, beş metrelik bir kaldırımda bunu monte ettik. Yıl 1964... Süha Özkan yazdı, o yapıyı hep ziyaret etti. Çünkü yokluk içinde ne yapılabilir onu öğrendi. Neden bakın burada, oniki kalemde yapılan bir iş, sadece iki kaleme indiriliyor. Doğramanın kasası bile içinde... Bunu getirip koyuyorsunuz, ve 12.000 metekarelik bir yapının tüm cephesi iki ayda bitiyor. Aradan 25 yıl geçtikten sonra Afife Batur, bir ansiklopedide yazdı; “Bunu ilk denedi.” diye, ve 25 yıl geçtikten sonra kopya edilmeye başlandı. İstanbul’da da var bir kopyası... Bir gün Mersin’e çağırdılar, beni uçaktan karşılayan mimar dedi ki; “Cengiz Ağabey, ben senin Toprak Mahsülleri Ofisi yapısını...” argo kullanmak istediğimi sanmayın, ama aynen söyleyeceğim, “...aynen aldım, gömdüm Ağabey” dedi. Evet geçelim.

Cami... Kimse uğraşmıyor çağdaş camiyle... çok kolay bir iş değil. Ama çözmek zorundasınız. Yedek Subay’ken benden bunu istediler. Bin kişilik bir cami, hem hazır projeler de var, “Böyle yapın.” diyerek. Halbuki askerlerin ne suyu var, ne bilmem nesi. Afedersiniz, bir derenin kıyısına gidiyorlar, def-i hacet için... Yıkanacak suları yok. Ben de İller Bankası’na yazdım, arkadaşlarıma da tembih ettim. Dediler ki, “Etimesgut için 250 kişilik cami yeterlidir.” Geri kalan parayla, 16 kalem yapı bitirdim. Yedek Subay’da siploma alan iki kişiden biriyim... Onur şeyi alan, nişanı... Birisi Behruz, birisi ben... Bu yapı da, Tural idi o zaman Genelkurmay Başkanı, önüne gelene asasıyla vururdu. Ve hakikaten, ödü kopar insanın. Çünkü vurduğu zaman, ben ona yanıt vermeden duramam ki... Vuracak falan değilim tabi, o kadar da yüreğim yok, ama yani söyleyeceğimi söylerim. Onun için de ödüm kopuyordu. Sordu bana; “Niye böyle?” Dedim ki; “Bakın cami mimarlığı Anadolu’nun kapısından girdiğinden, bugüna kadar, şu değişimleri geçirmiş. Bugün artık siz, çağdaş şeyler söylemelisiniz, caminin içinde...Çağdaş şeyler, ancak çağdaş mekanın içinde, oylumun içinde söylenir.” “İyi de...” dedi, “... bunun içine imamı nereden bulacaksın?” İçindeki her türlü eski yazının yerine, Latin Harfleri’yle herkesin okuyabileceği biçimde yazılmıştır heer şey de... “ Hah” dedim, “O da sizin ödevinizdir. Benim değil.” Ve eğer onu becerebilseydik, belki bugün biraz daha farklı bir yerde olurduk.

Hah burada önemli olan bir şey, yine Selçuk Kervansarayı’ndan öğrendiğim, bakın mihrap sabah güneşini size haber veriyor. Yani yapının içinde bulunduğumuz zaman, saati biliyorsunuz. Bu Karatay Medresesi’nde, küçük bir mescitte, yukarıda açılan değişik ebattaki yarıklarla, size aynı saati, ışıkla göstren bir düzenekten aldığım destir. Onun için Arato İzosaki geliyor bana diyor ki, “Walt Disney’in şeyinde, cepheye kocaman bir güneş saati yaptım.” “E kimse görmüyor güneş saatini.” diyorum. Herkes içinde çalışıyor, zaten dağın başında... “Mal sahibi istedi, öyle yaptım” dedi. Mal sahibi istedi, öyle yaptım dediği zana, demek ki mimar birşey anlatamıyor. Bir yorum yapamıyor. “Ben de...” dedim, “...kusura bakma, ben bunu sana sormak zorundaydım. Çünkü ben 12. Yüzyıl, 13. Yüzyıl başında yapılmış bir kervansaraydan bunu öğrendim. Ve de onu, o öğrendiğimi, uygulamaya çalıştım.” Bir yerde çünkü hakikaten bir mescitin, caminin içine girdiği zaman insanın saati, aşağı yukarı bilmesi önemli. Evet.