Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Kaybolan Istanbul?um"

tarih: 
05/10/2004
poster: 
19.ENISKORTAN.jpg

 

 

“Kaybolan Istanbul’um”

Tarih: 10 Mayıs 2004

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 19. konuşmacısı, ‘Kaybolan Istanbul’um’, başlıklı konuşması ile Prof. Dr. Enis Kortan olmuştur.

Konuşma 10 Mayıs 2004 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/prof-dr-enis-kortan adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

 

“Kaybolan Istanbul’um”

Prof.Dr. Enis Kortan

 

Efendim Üniversitemiz’in sayın yöneticileri, değerli arkadaşlarım, meslekdaşlarım, değerli dinleyiciler, siz sevgili öğrenciler.... Hepinize çok teşekkür ediyorum. Bülent Özer’in hakkımda söylediği bu sözleri, büyük bir duygu zenginliği içinde izledim. Lütuf ettiler, söylediler, çok güzel söylediler. Bunları da bir anı olarak hayatımda saklayacağım. Şu anda benim içinde bulunduğum bu yerde, Yunus Aran adına düzenlenmiş olan etkinlikler çerçevesinde, değerli Üniversitemiz’in yöneticilerinin bana da bir yer vermelerini büyük bir şükranla, hatırlıyorum, anıyorum, kabul ediyorum. Ve kendilerine teşekkür ediyorum. Eğer izin veririseniz, ben konuşmamı oturarak yapayım.

Efendim, benim bir çok, mimarlık konusunda ve şehircilik konusunda çalışmalarım var. Bunları büyük bir zevkle, içtenlikle ve severek yaptım. Fakat bu konuşma, benim son çalışmam olan bir kitap üzerine olacak. Bu kitap sadece mimarlara hitab eden bir kitap olmadı. Bu bütün topluma, toplumumuza, aydın kesime, mimarlığa ilgi duyan insanlarımıza, aydınlarımıza hitab eden bir kitap olmasını düşündüm. Dolayısıyla onların da anlayabilecekleri şekilde kaleme aldım yazılarımı... Burada gördüğünüz gibi, “Kaybolan Istanbul’um” yani benim Istanbul’um... Ben bunu kaybettim, bir daha bulmam da mümkün değil. Ama anıları içinde ben bunları sizinle paylaşmak istedim.

Bu anılar aşağı yukarı, 1946 yılında Ankara’dan Istanbul’a geldiğimiz günlerden başlıyor. Ve o zaman, ben onyedi yaşında bir lise öğrencisiyim. 1946 yazında geldik, ve ’47 başında Taksim Erkek Lisesi’nde lise ikiye başladım. O sırada, Cahit Sıtkı Tarancı’nın ünlü “Otuzbeş Yaş”şiiriyle tanıştım. Onun ilk mısrağı olan işte; “Yaş otuzbeş, yolun yarısı eder...” mısrağı üzerinde düşünmüş, o zaman on yedi yaşındaydım, henüz dedim yolun dörtte birindeyim, işte önümde sanki sonsuza kadar gidecekmiş gibi uzun bir yol olabileceğini düşündüm, kabul ettim. Fakat bugün yetmiş iki yaşındayım, ve Nazım Hikmet’in ünlü “Salkım Söğüt” şiirindeki mısra gibi, onun “Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat...” onun o mısrağı çok önemlidir. Hakikaten hayatın bir rüzgar kanatlı atlılar gibi geçtiğini bugün görüyorum. Dolayısıyla artık her halde yolun sonlarına doğru yaklaştığımı da hissediyorum. Dolayısıyla bir şeyler yazmanın gerektiğini düşündüm.

Şimdi size anlatacaklarım, o 1947 yılı ile 1957 yılında Istanbul’u terkedip, Amerika’ya gittiğim on yıllık bir periyodu, zamanı içeriyor. On yıllık bir zaman, çok uzun bir zaman değil aslında, fakat bu on yıl içinde Türkiye’de çok önemli olaylar oldu. Şimdi düşünüyorum o olaylar üzerinde sizleri, onları yaşamış olanlara hatırlatmak onları yaşamamış olanlara, gençlerimize de olanları anlatmak üzere bazı slaytlı bir gösteri yapacağım. Tabi bu yazdığım kitap, aşağı yukarı 170 sayfa... 170 sayfayı bir saat gibi bir zaman içerisinde nasıl özetleri, bu kolay değil... Dolayısıyla olayın detaylarına girmeden, daha genel bir çerçeve içerisinde, sizlere bunu nakletmeye çalışacağım. Şimdi saat üç, söz veriyorum bu iş saat dörtte bitecek. O zaman ben slaytlara başlamanızı rica ediyorum.

Bu, bugünkü durumu... Maçka’dan, Spor Caddesi’nden aşağıya inerken, sağ tarafta küçük bir Osmanlı Mezarlığı vardır. Onu geçtikten sonra birinci sokak Acısu Sokağı dır. İkincisi de bu sokak, Abacı Latif Sokağı dır. Bizim ilk evimiz, Istanbul’a gelip yerleştiğimiz ev, bu sokak üzerinde idi. Bu sokağın bugünkü halini gösteriyor. Bu diayı aşağı yukarı birkaç  ay evvel aldım. Gördüğünüz gibi gayet kişiliksiz bir sokak, sıradan bir sokak... Bir yol var, ortada asfalt kaplı, iki tarafında sıradan apartmanlar var. Hayat yok, yolda yürüyen insanlar yok. Yanlızca otomobiller park etmiş durumda... Ve bu sokak içinden, hakikaten üzüntüyle geçtim, çünkü bu sokak -ikinci slayt lütfen- benim hatırladığım haliyle, bu benim yaptığım çabuk bir çizimdir, makadam taş kaplı, ahşap binalarla çevrili, üç katlı binalarla çevrili, tamamiyle Osmanlı’dan kalma, içinde hayat olan, içinde insanları, çocukların yaşadığı bir yer olan... Ve bu sokak sadece bir sokak değil, çocukların gençlerin buluşma yeri, arenası, toplantı yeri oyun yeri.... Ve şu sol tarafta gördüğünüz arkadaşlarım mızıka çalıyorlar, biz onun başında mızıkalarını dinliyoruz, ortada çocuklar oyun oynuyor. Ve bu sokağa bir defa bir otomobilin gidiğini hatırlıyorum. Yani buraya otomobil girmez, yoktu zaten.

Bu sağdaki cumbalı ev, bizim kiralık evimizdi. Cumbanın üstündeki balkon da benim küçük balkonum, arkasında odam, çalışma odam vardı. O noktadan, Tarihi Yarımada’yı içine alacak şekilde, karşıda Üsküdar, bu Krisopolis dedikleri Greklerin “Altın Şehir”, ki bu ismi güneş batarken Üsküdar’daki evlerin camlarındaki altın yansımalardan esinlenerek verilmiş bir şehir isimi, Krisopolis, ve Boğaz’ın kuzeye doğru bütün derinliklerini görebilen 180 derecelik çok güzel bir manzaramız vardı. Ve önümüzde de bina yoktu. Önümüzde büyük bir konağın bahçesi vardı, ve içinde çeşitli meyve ağaçları... Ve bu tamamen yıkıldı. Biraz önce gördüğünüz, kişiliksiz, sıradan bir beton yığınına dönüştü.

Bu, hatırımda kalan haliyle bizim evimizin görünümü... Altta giriş, ortada bizim salonumuz, yaşama mekanımız, üsttede benim çatı arasında çalışma odam... Hayatımın çok mutlu olduğu bir dönemini geçirmiştim bu evde... Ve bu ev farelerle dolu bir evdi, malesef... Ve zemin katında akrepler vardı, çünkü zemin katında bir sarnıç vardı.Bugün sürdürülebilir mimarlık diye, mimarlık dünyasının çok öne aldığı bir kavram, bu binalarda vardır. Yani yağan yağmur suları bu sarnıçta toplanır, bunlar ziyan edilmez, kullanılırdı. Yani o zaman böyle bir hayat vardı. Mesela ısınmamız, talaş sobalarıyla yapılırdı. Marangozhanelerden çıkmış olan talaş, kaplar içinde getirilir, onların özel sobaları içinde yakılırdı. Yani hiçbirşey ziyan edilmezdi. Her şey tekrar kullanıma açılan tutumlu bir yaşam tarzı vardı.

İşte burası hayatımın en guzel günlerinin geçtiği yerdir. Burası Maçka, Maçka Parkı Taşlık’tır burası... Bugün bu burada yok. Ben bu diayı 1950’li yıllarda çektim. Şu güzelliğe bakınız. Dünya’da bundan daha güzel bir yer olduğunu düşünemiyorum, kabul edemiyorum. Sağ tarafta Tarihi Yarımada, Dünya’nın en ünlü en güzel mimari eserleri... Harika bir yerleşim, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Cami, hepsi orada sırayla gidiyor. Önümüz yemyeşil bir orman... Bu orman Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesinde asırlar boyunca yetişmiş harikulade bir yer... Şu tenis kortu için açılmış bulunan yer bile rahatsız ediyor. Yani orası bile yeşil olmalıydı. Gelin şu mütevazi yede oturup, gayet normal bir ücrete bir içki alabilir, her türlü dinlenme, eğlenme, düşünme, hayal kurma fonksiyonlarınızı burada yerine getirebilirdiniz. Ben burada saatlerce ders çalıştığımı hatırlıyorum. Burası bütün, Maçka, Teşvikiye, Nişantaşı, Vişnezade bütün insanların geldiği, ve burada dinlendiği bir şehirsel terastı. Bütün bu harikulade manzaraya hakim, sessiz sükunet ve huzurun olduğu bir yerdi. Bugün burası artık yok. Onun yerine  Swiss Otel yapıldı. Tabi bu çok üzüldüğüm bir şeydir. Yani bir şehrin elinden böyle değerleri alıp, bir otele vermek, ben bunu kabul edemiyorum. Otel başka bir yerde yapılmalıydı. Burası bu şehrin, bu çevrenin nefes aldığı, buraya hayat verdiği bir yer olarak muhafaza edilmeliydi.

Burası öncelikle 1950’ye kadar böyle mütevazi bir yerdi. Sonra 1950’de buraya Sedad Hakkı Eldem Hocamız Şark Kahvesi binasını yaptı. Şark Kahvesi binası çok güzel bir binaydı, fakat özgün bir yapı değildi, orjinal bir yapı değildi. Pardon o slaytı görelim efendim... Bu bugün Anadolu Hisarı’nda Kanlıca civarında olan, 300 yıllık, ahşap yıkılmak üzere olan, günümüzdeki haliyle yıkılmak üzere olan,  Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın bir taklidiydi. Evet şu ortadaki o yalıyı gösteriyor. Şu yalıdır. Bu fotografı ben çektim. Bu da aşağı yukarı, oldukça eski bir fotograf... Bugün daha da kötü bir durumda... Her geçen gün yıkıma doğru giden bir bina bu... Ve ön kısımı gördüğünüz gibi, denize üzerine taşan payandalarla destek almış bir parçası vardır. Sedad Hakkı Eldem Hocamız, bunu aynen Taşlık’ta uygulamıştır. Hatta o da bir istinat duvarından dışarıya taşırmıştır, binanın ön kısmını ve onu betonarme payandalarla tutturmuştur.

Bu yirmi yıl önceki hali, bu da bir ressamımızın, Erol Beran ressamımızın yaptığı... Bu o kadar sevilen bir binadır ki, bunu bir çok ressamımız resmetmişlerdir. Ve 300 yıllık, hemen hemen son kalan, özgün eserlerimizden biridir. Bu Sedad Hakkı Eldem’in kendi çizdiği, onun bir iç perspektifidir. Tabi bugün böyle değil, yani orjinal hali böyle... Bugün bunların hiçbiri mevcut değil. Bütün dekorasyon yapılmış, ortada çok güzel bir havuzu olan boydan boya sürme pencereleri olan, denize açılan, hiç möble olmayan, tipik Türk Evi’dir, yanlız sedirlerle yapılmıştır. Sedad Hakkı Bey bunu aynen Şark Kahvesi’nde uyguladı. Yanlız onun tepesinde böyle bir kubbe yoktu. Bu yarım daire, yarım küre şeklindedir. Düzdür onun tepesi. Burada çatının meğilinin içine bir yarım küre şeklinde kubbe de yapılmıştır.

Evet, bu bugün yıkılmıştır, bu yoktur. Ama oraya gidince buna çok benzeyen ve bunun da taklidi, yani taklidin de taklidi yapılarak, bir, daha küçültülmüş haliyle, biraz da yan tarafa çekilerek, Swiss Otel’e yer açmak amacıyla, bu bina yan tarafa çekilmiş ve yapılmıştır. Tabi strüktür betonarmedir, yine bu ahşap kaplamadır. Ve bu şekilde denize taşmak yerine, böyle istinad duvarından dışarı taşmaktadır. Zamanla, tabi bu kahve de mütevazi bir kahveydi, bütün insanımızın burada rahatlıkla zaman geçirebileceği bir kahveydi. Zamanla bu şekil değiştirdi, önce lokanta haline geldi, sonra gecekulübü oldu falan,oralara artık gidemez olduk biz, yani o kişiliğini değiştirdi.

Bu bugünkü hali. Bugün de artık kahve değil. Yani buraya giremiyoruz. Buraya girmek için özel durumlar olması lazım.

Bu slayt bize yaklaşık olarak kırk bir yıl öncesinin slaytını gösteriyor. Bakın bu Dolmabahçe Cami, bu Dolmabahçe Sarayı, arkada daha yükselen hiçbir bina yok. Bu doğanın, tabiatın kendi karakteri içinde eritilmiş, yaşamış, yeşil dokularıyla ayakta kalabilmiş bir Istanbul imajı.Bu da aynı zamanda çekilmiş. Çırağan Sarayı daha ileride.

Bu oldukça yeni bir resim. Burada Ceylan Oteli, şimdiki Ceylan, eski Shereton Oteli. Artık o yerden fırlamış. Burda da vinçler, arkasında yapılmakta olan Bosphorus Swiss Otel’in vinçleri.

Bu ilginç bir resim. Bunu ben bir yabancı dergiden aldım. Ve bunu Swiss Otel’i yüceltmek için hazırlanmış bir fotograf... Fakat bu arkadaki binaların bu Otel’i ne hale getirdiği buradan açıkça görünüyor. Bütün bu yeşil doku yok edilmiş, ve yerine bunlar konulmuştur. Tabiki biz bunun mimar olarak eleştirisini yaptık, bunları yazdık, konuştuk. Fakat burada ilginç bir eleştiri Milliyet Gazetesi yazarlarından Hasan Pulur yapmıştı. Hasan Pulur, “Swiss Otel Dolmabahçe Sarayı’nı Sırtından Hançerliyor!” diye böyle ilginç bir açıklamada bulunmuştu. Tabi bu mimarca yapılan bir eleştiri değildi. Tabiki bu insanlarımızdan da mimarca bir eleştiri beklemek mümkün değil. Yani onlar mimar değiller. Ama gözlemleri ilginçtir. Bunları dikkate almak durumundayız. Ve bence çok yerinde bir ifade kullanmıştır, şu hale bakın neredeyse bunu yok etmiştir. Bunun arkasında, şu şekilde... Üç tane büyük kol, ortada bir resepsiyon ve lobi şu şekilde. Malesef bunlar Bedrettin Dalan döneminde yapılmış şeyler. Evet geçelim efendim.

Burada Le Corbusier’den bahsediyorum kitabımda. Le Corbusier’yi Türk Aydını’na tanıtmak istiyorum. Biz mimarlar onu tanıyoruz, çok iyi biliyoruz ama Türk Aydını’mızın onu çok iyi bildiğini söyleyemeyiz. Le Corbusier Türkiye’ye hayran, Türk Mimarlığı’na hayran, Türk Şehirciliği’ne hayran, ve Türk İnsanı’na hayran... Yani Türk İnsanı’nından bahsederken, “...onlar kibar, soylu insanlardır...” “...mimarileri, muazzam, büyük görkemlidir...” “...öylesine bir birlik vardır...” “...öylesine bir ifade büyüklüğü vardır...” Yani hem Türk İnsanı’na, hem de Türk Mimarlığı’na tutkun bir insan... Bu bizim için çok önemli, bu bizim için çok önemli, çünkü Le Corbusier biliyorsunuz 20. Yüzyıl’ın en önemli isimlerinin başında gelen bir isim... Hem..., bu onun yaptığı bir sketch 1911 yılında yapıyor, ve bunun altında da çok güzel şeyler söylüyor. İşte Sultanahmet Camisi, Ayasofya, Bizans’ın Surları. Bunu tarif ettikten sonra, işte diyor  “...siz sayın şehirciler, mimarlar defterlerinize not edin, işte silüetler budur” buraya koyuyor. Yani kendinden geçmiş bir şekilde bunu anlatıyor. Ve yıllar sonra diyor ki bunu 1911 yılında çizdiği bu sketchte bakıp, “…bu sketch baktığım zaman kalbimi bir sıcaklığın kapladığını hissederim…” diyor.

Evet, bu onun 1911 yılının Istanbul’u. Biraz önce gösterdiğim, 1950 yılının Abacı Latif Sokağı’na çok benziyor. Makadam kaldırımlı, cumbalı, güzel ahşap evler, iki üç katlı evler. Ağaç var sokakta. Yani bu harikulade insancıl, harikulade güzel şeyler. Bunlar bugün yok oldu. Yani Istanbul’un birkaç  noktası kaldı. Ve işte Zeyrek Mahallesi var, onu kurtarmaya çalışıyorlar. Ve Istanbul için Le Corbusier’in çok önemli bir önerisi var, diyor ki “...Istanbul’u tozuyla toprağıyla, aynen korumalıyız...” diyor ve korumak Atatürk’e mektup yazmış Le Corbusier... Ama malesef bu mektup Atatürk’e ulaşmıyor. Ben Ankara’da bütün Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ni falan araştırdım. Orada ilginç dökümanlar buldum. Ve bu mektubun Atatürk’ün eline gitmediğini anladım. Atatürk’ün bundan hiç haberi olmuyor, ve Le Corbusier’e cevap bile vermiyor. Çünkü haberi yok. Bundan çok üzülen Le Corbusier, büyük bir hata yaptığını zannediyor, ve şöyle diyor; “...ben Atatürk gibi bir inkılapçıya eski Istanbul, eski haliyle...” yani onun Istanbul dediği Tarihi Yarımada, yani Le Corbusier Istanbul’u üç yerde görüyor, Tarihi Yarımada, Üsküdar ve Pera ve Beyoğlu, yani bu trinite, yani üçlü içinde görüyor. Onun Istanbul dediği surlar içindeki Tarihi Yarımada... Ben diyor “...bunu böyle bir büyük inkılapçıya, eskiyi muhafaza etmesini önermekle hata yaptmışım...” diyor. Öyle yaptığını zannediyor. Ve bundan dolayı Atatürk’ün ona cevap vermediğini düşünüyor. Halbuki öyle bir durum yok. Atatürk’ün hiç haberi bile olmuyor bundan. Bir bürokratın aymazlığı yüzünden böyle bir olay oluyor.

Evet yine Maçka Parkı’ndayız. Burada İnönü’nün heykeli. Bu heykelin öyküsünü de kısaca anlatacağım. Bugün bu heykel Belling tarafından yapılmıştır, ve bu heykel Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle, bir mahzende, bir bodrumda saklı kalmıştır. Demokrat Parti’nin İsmet İnönü’ye ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne olan kini mi diyelim, nefreti mi diyelim, o derece büyük boyutlardaydı ki, bu heykel aslında Taksim’e dikilecekti, fakat bunu hiçbir zaman dikmediler, ve altındaki şu kaide Taksim’de, Taksim Gezisi’nde uzun süre kaldı. Üzerine gelecek heykeli bekledi. Ve bu yazılar, Kemal Atatürk’ün, İnönü’ye yazdığı çok güzel yazılardı, çok güzel... Ve en sonunda da şöyle der; “... Siz İnönü’de sadece düşmanı değil, milletin makus, yani ters talihini de yendiniz...” der. Çok güzel bir cümledir bu... Atatürk çok büyük bir insan... Yani yanındaki insanları da yüceltmeyi, onlara değer vermeyi bilen bir insan.

Bu yazılar okunmasın diye, Demokrat Parti bunları örtülerle kapladı, tahtalarla kapladı. Halkımız, insanımız, bu güzel yazıları okumasın... Evet. İşte burada, şu slayt 1950’lerde çekilmiştir. Daha hiçbir şey yok ortada... Ve bu anıt böyle bekledi durdu uzun süre... Zaten burası biliyorsunuz Doktor Vali Lütfü Kırdar zamanında, ünlü Fransız Şehircisi Prost tarafından tanzim edilen çok güzel bir parktır. Ve bu parrk devam ederek taa Maçka’ya kadar gelir. Yani çok uzun, güzel bir yeşil alandır. Malesef bu yeşil alan da her geçen gün, kemiriliyor.

Evet bu nereden geldi. Bu 20. Yüzyıl’ın en ünlü aktrislerinden, Alman asıllı Marlene Dietrich... New York’ta, ünlü Hollywood’un yıldızlarından... Bu, bütün 20. Yüzyıl’da erkeklerin başını döndüren, gizemli güzelliğiyle başını döndüren, bir artist... Bu resmi altmış dört yaşında çekilmiş. Bu şundan geldi, savaştan bahsediyorum kitapta, harpten bahsediyorum, ve harp yıllarında çok popüler olan bir Lili Marlene şarkısı var. Bu Lili Marlene şarkısı gerek Müttefikler yani Amerikalılar, İngilizler tarafından, gerek Almanlar tarafından çok sevilen bir şarkı... bu esası Alman şarkısı, Almanca...  Marlene Dietrich’in çok böyle mezzo-soprano, çok dokunaklı bir sesi vardır. O şarkıyı Marlene Dietrich’ten dinlemek hakikaten çok önemlidir, çok güzel bir şarkıdır. Ve bu şarkı çalındığı zaman, savaş sırasında cephede toplar durur, makineli tüfekler durur, ve iki tarafın askerleri de bu şarkıyı dinlerdi. Yani bu şarkı... Cepheye hoparlör koyardı İngilizler ve bu şarkıyı cepheye yayarlardı. Bizde bunları kısa dalga BBC’den, radyodan dinlerdik.

Bu da Yashua Heinfes (?) ünlü keman usatası... Benim en sevdiğim virtüözdür bu... Ben klasik müziğe tutkun bir insanım. Bütün hayatım, o müzikle oluşmuştur. Ve bu gördüğünüz, biraz önce gösterdiğim ahşap evde, Teknik Üniversitesi’nin yayınlarını dinlerdik. Bu benim için en büyük mutluluktu. Bunlar Çarşamba ve Cumartesi geceleri, iki saat süren, çok güzel klasik müzik yayınları yaparlardı. Zaten başka imkanımız da yoktu. Sadece bu müziği dinlemek, bu radyoyu dinlemek, bizi mutlu etmeye yetiyordu.

Bu da o Abacı Latif Sokak’taki seyyar manavlardan biri. Orası artık bir geçiş yeri oluyor. Manavlar, sucular, helvacılar, eskiciler, sürekli olarak yollardan geçen insanlar... Böyle atlı manavlar, küfeler içinde sürekli olarak yolumuzu canlı tutan, insancıl tutan yerlerdi. Evet.

Burada tekrar Boğaz manzarasını görüyoruz. Çırağan Otel ve yanı boş... Bu yanı Şeref Stadyumu’ydu. Beşiktaş’ın Şeref Stadı, Stadyum’u... Ben burada bir çok maçlara gittim. Ben futbol meraklısıyım aynı zamanda... Pek çok sporu yapım, bu ara futbol da oynadım, futbol meraklısıyım. Ve burada çok güzel maçlar seyrettik. Ben bunları anlatıyorum.

Burada gördüğünüz yeni açılmış olan Barbaros Bulvarı. Bu Menderes’in 1956-57’de yaptığı yıkım... “İmar Hareketleri” adı  altındaki müthiş bir yıkım yaşadı Istanbul... Bunu içinde yaşadık, ve çok sayıda tarihi, güzel kültürel eserimiz bu arada yok oldu, gitti. Ve tabi bu resimleri unutmayalım, bundan sonra yeni slaytlar da göstereceğim. Buradaki bence güzellik, mimari doğayı bozmuyor. Yani doğanın tabi, morfolojik yapısı içerisinde mimari eserler yer almış. Bundan dolayı böyle yumuşak, mütevazi ve agresif olmayan bir ifade mevcut.

Evet yine Çırağan Sarayı, ve yanındaki boş yer Şeref Stadı... Daha köprü falan yok. Boğazın eski hali... tabi bu vapurlar çok nostaljik. Bunlar Şirket-i Hayriye Vapurları’nın devamı... Kömürle çalışan, böyle siyah dumanlar çıkan bacasından... Ve bu vapurlarla benim çok güzel seyahatlerim olmuştu.

Evet, şimdi burada Çırağan Sarayı, restore edilmiş hali... Bunun yanına yapılan ilave, otelin yanına yapılan ilave kısmı... Bu Sedad Hakkı Eldem’in yaptığı bir proje, bence başarılı bir proje... En azından Çırağan Sarayı’nın gabarisini muhafaza ederek yapmıştır. Agresif olmayan, saldırgan olmayan, sakin bir yapıdır. Bence buraya bu yakışırdı, ve onu yapmış mimarımız.

Tabi, burdaki şeyleri anlatıyorum, kitapta... Bu detaylara giremeyeceğim. Burada çok güzel maçlar seyrettik, şimdi yeni futbola meraklı dinlayicilerim bilirler, Fenerbahçe yine şampiyon oldu... Fenerbahçe bu stada maç yapmaya gelirken, buradan deniz yoluyla gelirdi, bir motorla... Ve burada açık tribünler vardı, büyük bir heyecanla, bu gelen oyuncuları karşılardı,  Fenerbahçe’nin taraftarları... Beşiktaş taraftarları da, şu otel harabesi içinde soyunurdu. Şuradan bugün bir mevcut merdiven vardır. Bu merdivenden aşağı inerdi Beşiktaşlılar... Onları beyaz formalarıyla böyle çok muhteşem gözükürdü. Mümtaz Soysal Hocamız koyu Beşiktaşlı’dır, o Beşiktaş Takımı’nı, denize açılan bir armadaya benzetmiştir. Çok güzel bir benzetme...

Evet şimdi Maçka’dan yavaşça yukarı doğru çıkıyoruz, ve burada Maçka’nın gülen, gülümseyen yüzünü görüyoruz. Bu bina çok güzel, İzmir Palas binasıdır. Daha ben bir öğrenciyken de, bir lise öğrenisiyken de  bu binayı çok beğenirdim. Hala da beğeniyorum. Ve bukadar eski, yani bu binalar en az 70 yaşında falan... Bu kadar eski binalar olmasına rağmen son derece güzel duran, temiz bakımlı duran binalar... Ve bu binada şurada mimarın adı yazılıdır; J. Darny, Architet diye mimar oraya ismini koymuştur. Bugün hangi binada mimarın ismi vardır. Yani bir mimar yaptığı binadan mutlu olmalı, onla şeref duymalı, ve oraya ismini koymalıdır. Evet. Bu köşe dönüşü falan çok güzel. Tabi modern bir bina değildir. Ama moderne yaklaşan bir binadır, yalınlığıyla, ifadesiyle, sadeliğiyle...

Bundan sonra Mongeri’nin yaptığı, İtalyan Sefareti olarak yaptığı, sağ tarafta, bu binayı görüyoruz. Bence çok güzel bir binadır. Ben bu binayı çok severim. Rönesans uslubunda yapılmış bir bina... Ve bunu İtalyan Sefareti olarak yapılmış. Fakat Maçka Kışlası’na çok yakın olduğu için, Padişah bunun sefaret olarak kullanılmasına izin vermemiştir. Ve uzun süre boş durdu bu bina... Bundan yaklaşık 20 yıl evvelde Sanat Meslek Okulu oldu. Bence yazık oldu. Bu bina bir konservatuvar, bir güzel sanatlar binası falan olmalıydı. Böyle bir şey olmalıydı.

Bu da onun daha yakından çekilmiş bir detayı. Burada kare pencereler, tipik Rönesans ifadeleri... Cephecilik... zaten Mongeri  talebelerine öyle dermiş, burada hocaydı biliyorsunuz. Hoca proje çıktığı zaman, “...önce cephelere bakalım...” dermiş. Yani plan falan bakmayalım, önce cepheleri görelim. İşte burada bir cephecilik var. Ama güzel bir cephecilik. O zamanın mimarisi öyleydi.

Bu da onun karşısında, yine Mongeri’nin yaptığı ünlü Maçka Palas. Bu Maçka Palas’ta yeni restore edildi. Çok güzel bir bina bu da... Uzun zaman, iyi hizmet vermiş bir toplu konut binası olarak, burada da bir tabelada, ünlü şairimiz, Abdülhak Hamid’in onbir yıl burada yaşadığı ve burada vefat ettiği yazılıdır bir plakada . Aslında tabi burada önemli olan şu yandaki bina... Bu yandaki bina Şandor Hadi malesef çok erken yaşta kaybettik, Sevinç Hadi, eşi, ve Tülin Hadi bu güzel genç bayan, bize televizyonda güzel programlar sunuyor, “Dizayn 360” adı altında, onların yaptığı bir bina... Bu kısmınıun bir piazza olarak kentlilere sunulması...

Yani kentlilere bir ferahlayıcı bir “eyvan” bir “piazza” sunuyor. Bu çok güzel bir şey. Ve bunu idarenin kabul etmesi çok önemli. Kendi feragat ediyor, bu kadar değerli bir yerden... Ve bunlar hakkında çok spekülasyon yapıldı. Efendim bu bina yanındakine  uymuyormuş. Ne yapsın yani yanındakini taklit mi etsin. Olmaz böyle birşey. Her bina kendi çağını yaşamalıdır, kendi çağını ifade etmelidir. Bu 19. Yüzyıl binası, bu 20. Yüzyıl’ın sonlarında yapılmış bir bina. Bu ünlü Sesesyon Hareketi’nin parolasıdır. “Her çağ kendi sanatı, her sanata kendi özgürlüğü.” Bu çok önemli bir parola.

Bu da onun iç “eyvan”ından, “piazza”sından bir görüntü. Burada çiçekler falan çok güzel bir yer. Teşvikiye Caddesi’nden devam edersek, burada gördüğünüz Teşvikiye Palas... Burada hep çok güzel binalar var. Yani ben bir modernist olarak böyle bir binayı hiçbir zaman yapmam ama, şöyle bir binanın güzelliğini de görüyorum. Şurada küçük bir balkoncuk var. Belki bunların hepsi görsel, buraya hiç bir insan çıkmaz. Ama kütlesi, cephesi içerisinde çevreye bir estetik sunan obje niteliğinde bir bina... Onun yanındaki bina daima tartışılan bir duvardır. Efendim bu yanındaki apartman, buraya pencere açmış, bu insanlar rahatsız olmuş, pencereleri örten bir duvar yapmış. Bu duvarın gerekçesi de, buraya bir takım balkonlar koyarak onu fonksiyonel hale getirmiş, güya...

Evet hızlı geçmemiz lazım. 35 dakika oldu, 25 dakika kaldı. Artık bunlar Teşvikiye’den görüntüler biraz hızlı geçelim. Bu bina aslında beni çok rahatsız eder. Bu depremde de, geçen yılki son İzmit Depremi’nde de büyük hasar gördü. Bu binaya gittim, beni içeri almadılar. Bu bina büyük tadilat gördü. Kolonları falan hep mantolandı. Ve bana yalan söylediler. Dediler ki, “Binada hiçbirşey yok. Temizlik yapıyoruz.” falan diye... Bakın burada kaç kat almış, burada üç kaç kat daha fazla. Na hakkı var bunu yapmaya. Bunu yapan Sabancı. Yani bu parayla yapılmayacak şey yok. Ve bu çok kaba ve çirkin bir bina orada... kütlesiyle de öyle. Bu nasıl yapılıyor.

Burada yine Teşvikiye’nin güzel binaları. Burada da yine modern bir bina... Ben bu binaları çok beğeniyorum. Teşvikiye çok güzel bir mahalle. Evet bu da öyle... Şu kısmı ben yapmıştım. Bir tam kat ve üstte bir yarım kat. Çok beğenilen bir yapıydı, bu dubleks olarak çalışıyordu. Sonra burada artık yaşam bitti. Yani artık öyle bir hale geldi ki buradan insanlar kaçtı. Burası bütün işhanı oldu.

Bu Mimar Vedad Tek’in binası. Vedad Tek ilk olarak eğitim görmüş, mimarlık eğitimi görmüş, Fransa’da bir mimarımız, Osmanlı mimarı. Cumhuriyet ilan edildiği zaman 51 yaşında. Yani mimarlık için çok genç sayılabilecek bir yaş... Fakat kendini adapte edemiyor. Yani Modern Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verecek binalar yapamıyor. Hâlâ Milli Mimarlık, Neo-Osmanlı Dönemi’nde... Evet, bu kendi söylemi içinde güzel bir yapı. Burada bir obje olarak, bir mimari obje olarak bu çevreye de bir güzellik veriyor. Onu kabul ediyorum. Ama artık Vedad Tek’in kendini Cumhuriyet’e adapte etmesi lazımdı. Ankara’da yaptığı bir Ziraat Bankası Binası var ki zaten bu onun sonu oluyor. Yani olacak şey değil.

Burası Kuleli Askeri Lisesi. Ben askerliğimi, yedek subaylığımın önemli bir zamanını burada yaptım. Benim çok mutlu anılarım vardır. Sabah Beşiktaş İskelesi’nden vapura binip, Vaniköy’den vapurdan inip, burdan yürüyerek buraya gelmek başlıbaşına bir mutluluktur. O mutluluğu unutamıyorum. O vapurdaki güzel havayı... O yürüyüş... O yürüdüğünüz, Vaniköy ile Çengelköy arasındaki güzel yürüyüş... Bunlar dünyada bulunmaya şeyler... Hiçbir zaman... Dolayısıyla burada Emin Onat’la karşılaşıyorum, Hocam olan... O sırada, anılar pek çok ama artık onları anlatamayacağım. O sırada Şefik Erensu, buranın müdürü... Şefik Erensu, Emin Onat’ı davet etmiş. Bu binada yapılacak bazı değişiklikler hakkında fikrini soruyor. Ben de orada görevliyim, Yedek Subay olarak, Emin Onat’la orada karşılaşıyoruz. Ve orada kısa süre, bir beraber çalışmamız oluyor. Sonra Şefik Erensu, 25 yıl sonra, ben Teknik Üniversite’deyken, ’80 İhtilalinden sonra, Rektör olarak Orta Doğu Teknik Üniversitsi’ne atanıyor ve orada karşılaşıyoruz, ve beni hatırlıyor. Müthiş bir hafıza... 25 yıl sonra, hiç birbirimizi görmemişiz ve beni hatırlıyor.

Burada bir spor salonu vardır. Burada rastladığım önemli bir isim var, Londra Olimpiyatları’nda bize Bronz Madalya kazandıran atletimiz, Ruhi Sarıalp. Ona da rahmet diliyoruz. Kendisi malesef yaşamıyor.

Evet bu çok önemli, Piccinato’nun, Istanbul Boğaz’ı için yaptığı bir teklif. Basit bir şaft... Ben bunu malesef tesadüf olarak, çok geç gördüm. Aşağı yukarı, on yıl evvel falan gördüm. Bu çok enteresandı. Bunu anlatmak istiyorum. Burada Piccinato, Boğaz’ın kenarından giden, ve içerideki yerleşmelerle Boğaz’ı sürekli olarak kesen, tıpkı bir sur gibi... Yani o yolu geçip denize ulaşmak mümkün değil, yani çok zor... Ve bunu kaldırıyor. Bakın burada yol yok, Boğaz’ın kenarında... Üstten, Levent’ten taa Kilyos’a kadar giden bir yol var. Ve buradan, bugün bir çok yerde var, mesela burdan Ortaköy’e iniyorsunuz,  Bebek’e iniyorsunuz, Sarıyer’e iniyorsunuz vs... Ama yol sürekli devam etmiyor. Yani bu yol, çok rahatsız edici bir yol bugün... Bugün Boğaz kenarında yürüyemiyorsunuz. Yürüseniz bile, o trafiğin gürültüsünden son derece rahtsız oluyorsunuz, ve onun çıkardığı zehirli gaz vs...

Onun için ben de bu ilkeler çerçevesinde, bir basit şema yaptım. Evet, burada o görünüyor. Bu yol kesiliyor. Mesela burada kesiliyor. Buradan insanlar dönücek yukarıya. Burada tekrar devam ediyor, burada yine kesiliyor. Dönecek yukarı...Yani burada yol yine var, ama sürekli değil. Öbür yoldaki trafik 30 km falan süratle gidilen bir trafik, ve ağır trafik çekmiyor. Ağır trafik yukarıdan gidiyor. Ve buradan yer yer Boğaz’a iniş var. Bunlar çok güzel fikirler, çok güzel... Ve biz malesef, ben kendimi de suçluyorum, böyle bir şeyin farkında varmıyoruz. Ama dışarıdan bir insan gelince, hemen bu felaketi görüyor ve önerisini yapıyor.

Bu da şimdi aramızda, sevgili arkadaşım, Nişan Yaldıran’ın yaptığı bir bina. İşte arkada da bu, bence çok başarısız olan İş Bankası Binaları. Ve tabi burada önemli olan şu, Nişan kardeşimiz, bu binayı yaptıktan kısa bir süre sonra, imar değişti... Peki neden buna aynı yüksekliği vermediler. Neden bu küçücük kaldı bunların yanlarında... Yani bir doğru dürüst kararlar alamıyoruz. Böyle geçici, şunu yapalım, bunu yapalım, sonra onu tekrar değiştirelim. Tipik davranış biçimimiz...

Evet, tabi bu bütün Istanbul’u rahatsız eden bir bina... Buna da geleceğiz. Tabi bu bütün bu bölge mahvolmuş. Bakın bu bina çadır mıdır nedir, burada bunun işi ne... Şunlara bir bakın. Tabi tipik bir Türk yerleşmesi. Oraya, buraya, şuraya, plansız bir takım şeyler atılmış. Buradaki yeşilin bütünlüğü, zenginliği bozmuş. Hep çıkarcılık, hep böyle... Zaten bu binayı biliyorsunuz. Roman yazılır bunun hakkında. Ve şu günler, tekrar çok kritik günlerdir, bu bina hakkında alınacak kararlarla ilgili.

Bakın bu Maçka’nın, bu Dünya’nın en güzel promenatı... Artık burada insanlar yürümüyor, bu inanılmaz bir şey, burayı otopark yapmışlar. Ben bunun için yazılar yazdım Belediye’ye, uğraştım. Bugün giderseniz orda artık otopark yok, ama az da olsa yine otomobil var. Bütün bunları söküyorlar. Ve burası betonarme kolonlar üzeine oturmuş bir strüktür. Toprağa oturmuyor. Şu kısmı toprağa oturuyor, bu kısmı havada. Yani buradaki yükler, muhtemelen insan yüküne göre hesaplanmıştır. Yani çok fazla ağırlığı var bu otomobillerin. Burayı yıkabilirler. Zaten bugün, kırılmış orası... Buraları dolaşırsanız buralar kırık, otomobil’den akan yağlar pislikler... Yani insanımız o kadar böyle, nasıl anlatayım, o kadar vurdum duymaz, o kadar faydacı, o kadar güzellikten uzak insanlar ki... böyle işte otomobilini getiriyor buraya bırakıyor. Zaten artık burada insanlar da yürümüyor. Herkes otomobille dolaşıyor.

Evet, bu yazışmalarım uğraşmalarım sonunda bugün burası otopark olmaktan belki kurtuldu ama şimdilik... Yine yaparlar.

Evet bu Tarabya Oteli. Şuna bakın, bu da erken zamanlardan bir yapı. Buraki hataları görmek için mimar olmaya da lüzum yok. Ölçek yanlışlığı, kütle büyüklüğü... Yani bütün bunlar yapılmaması gereken en önemli basit hatalar.

Evet, tabi Tarihi Yarımada bütün güzelliğiyle duruyor, her şeye rağmen. Bu sol tarafında, Beşiktaş tarafında ----

Olabilir yani bir şehir böyle de olabilir. Daha bir çok da yapılabilir. Burada bir çok gökdelen var mesela... Niye olmasın. Ben yaptım, oldu.

Bunlar  Beşiktaş Plaza. Biz burada futbol oynardık, Akaretler’de. Bizim maç yaptığımız bir yerdi bu... Türk insanı artık bulduğu her boş yere, mutlaka bir bina yapacak. Doğan Hasol’un çok güzel, değerli arkadaşım Doğan Hasol’un çok güzel bir yazısı vardı, basit bir şey ama gözlem önemli... Yani bugünün yeşil alanları, yarının gökdelenlerinin arsaları. Bu böyle... Bunu böyle görmemiz lazım... Şuna bakın, bu ne büyük bir faul, ne büyük bir hata... Ve bunu yapan insan, şimdi ismini söylemiyeceğim, bunun yanındaki şu anda görünmeyen bu Park Otel’i de yaptı. Ama Istanbullular büyük bir mücadele örneği gösterdiler, ve Park Oteli yıktılar. Darısı bunun başına diyorum.

Yine çok enteresandır. Buna izin veren Bedrettin Dalan’ın vir şeyi var, kendini savunması var. Şu anda kitabımda yazıryor, ama yüzde yüz aklımda yok. Fakat şöyle diyor, “...Dolmabahçe Sarayı bir rezalettir...” diyor bu kelimeyi aynen kullanıyor. “Bir rezalettir.” Değersiz bir binadır, Ermeni Kalfalar yapmıştır, efendim, yani öyle... Aynen bunu söylüyor. Yani biz bunu ne yapsak yeridir. Evet. Ve,ben kitabımda aynen şunu yazdım, “Ne kadar cesur bir ifade!” dedim. Ve aklıma şey geliyor “el cahil-i cesur” der Osmanlılar... Cahiller, cesur olur.

Ve işte bu da tesadüfen çekmişim, güzel bir slayt.

Bu Edirnekapı Surları falan için, politikacılarımız; “O surları yıkalım, yerine toplu konut yapalım” diye öneri getiren politikacılarımız da var. Bizi yönetenlere bakınız.

Bu Hilton Oteli... Yapıldığı zaman, 1950’de başladı sanıyorum. Biz o zaman öğrenciydik. Ve çok yakın, Taşkışla’ya çok yakın... Taşkışla şuradadır, biliyorsunuz. Bu bina bizi çok etkilemişti, ve Modern Mimarlık’ın uzun bir aradan sonra, 10 sene sonra tekrar Türkiye’ye girişinin ilk örneklerindendir. Skidmore Owning & Merill New York Şubesi’nden Gordon Meinschaft (?) başkanlığında, Nate de Gua (?) mimarı, ve Türkiye’den Sedad Hakkı Eldem’in ortaklıklarıyla yapılan bina... Ben bu binanın güzel bir bina olduğunu düşünüyorum. Hiç olmazsa ve ifadeli ve sakin, yatay... Ve aslında kütlesi çok önemli, Istanbul Silueti’ni rahatsız etmeyecek yatay bir kütleye sahip. Fakat bu kısa zamanda büyüdü. Büyümeden evvel, 1955 yılında burada görkemli bir açılış töreni yapıldı. Bu açılış töreninde de bir skandal yaşandı. Şimdi kısaca onu görelim. Bu aşağı yukarı on yıl sonra, büyümüş hali... Yani otel burada bitiyordu, şurada... Demek ki bu yani yüzde ellisi kadar aşağı yukarı büyütülmüş durumda. Tabi ölçeği değişti, kütlesi irileşti. İlk hali daha doğruydu.

Bu da Metin Hepgüler’in bir yarışmada kazandığı, Harbiye Orduevi. İstanbul’un ilk yükselen binalarından birisi. Şimdi bakın Hilton burada nasıl duruyor. Ve şu slaytta belli oluyor. Sağ kısmı yeni yapılmış. Hafif bir renk farkı var. Eski hali nispeten daha iyiydi, ama yine de çok kötü değil. Öteki binalara bakarsak, Taşkışlamız bizim sade güzel bir binamız...

Taşkışla’yı da ben burada uzun uzun anlatıyorum. Taşkışla çok güzel bir binadır. Onu bir İngiliz mimarı, William Smith yapmıştır. Ve biz ikinci sınıfı orada okumaya başladık. Yani Gümüşsuyu’ndan çıkıp... Ve oraya geldikten sonra insanın hakikaten dünyası değişiyor. Böyle güzel bir bina içinda yaşamak, yüksek tavanlı, geniş merdivenler, geniş holler, aydınlık, beyaz, bir beyazlık içinde, iç avlusu. Her şeyiyle çok güzel. Taşkışla’nın bugün ön cephesinde İyonik Kolonlar’ın --- üzerinde kırıklar vardır. Bunlar Selanik’ten gelen Harekat Ordusu, içinde Mustafa Kemal’in de olduğu Harekat Ordusu’nun Taşkışla’yı basmasıyla... Taşkışla bir, malesef bir mikrop yuvasıydı, o sırada bir gerici yuvasıydı. Orada bir isyan çıktı, Avcı Taburu, ve onları bastırmaları sırasında mermilerin yaptığı kırıklar. Ve bu kırıkları, Hocamız bize Emin Onat; “Özellikle onarmadık, tamir etmedik bir hatıra, bir simge olarak kalması için, o kırıkları, muhafaza ettik...” demişti. Evet Taşkışla, siluette çok başarılı... Yani hiçbir rahatsızlığı yok.

Evet şu Dolmabahçe... Biz buradan denize girerdik efendim... Şuradan sandal kiralayıp, şuradan denize girerdik. Şurada yüzerdik. Deniz o kadar temizdi ki, 55 yıl önce.

Evet işte bu da, teknik bir skandal olarak nitelelndirildi. Terry Moore, bayanın ismi, bir Amerikan yıldızı, Hilton Oteli’nin açılışı sırasında davet edilmişti. Şöyle bir poz vermiş, üzerine fazla konuşmayayım. Artık böyle bir poz günlük gazetelerde hergün çıkıyor. Ama 50 yıl evvel önemliydi. Bütün Istanbul erkeklerinini başını döndürmüştü.

Şimdi bu bina, şurası Maçka Oteli, ---- Hilton Oteli büyük olduğu için onun pek farkına varmamıştık doğrusu... Yani o pek rahatsız etmiyordu. Ama o bir tane kalmadı ki, arkadan burada Ceylen Oteli yapıldı. Şurada Ceylan Oteli... Ve Ceylan Oteli yapılırken, onun yerinde Taksim Belediye Gazinosu vardı. Orası özellikle, bu Akademililer için çok önemli bir yerdi. Akademililer’in yıllık balosu orada yapılırdı. Ve bu balo dillere destan bir baloydu. Hepimiz ona imrenirdik.  Akademi’nin bütün insanları, öğrencileri, güzel kıyafetlerle, kıyafet balosu yaparlardı. Orada bir çok Istanbul Sosyetesi’nin düğünleri, toplantıları yapılırdı. Ve Rüknettin Güney çok önemli bir mimardı, bence... Türk Mimarlığı, Modern Mimarlığı içinde... Orada çok güzel bir eser Taksim Belediye Gazinosu... O yıkıldı ve onun yerine Ceylan Otel yapıldı. Bizim meslakdaşımız Aydın Boysan, Ceylan Oteli için “battal kütlesiyle” tabirini kullandı. Yani çok iri, hantal tabirini kullandı. O yapıldı. Ondan sonra Taşkışla’nın karşısında, çok güzel “Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü” vardı. Ben de oranın üyesiydim. Orada tenis oynuyordum. Oraya, çok güzel bir spor yeriydi. Çeşitli uluslararası müsabakalar olurdu. İnsanlar orada nefes alırdı. Gelirler, gezinti yerleri... O yıkıldı, yerine bugünkü otel yapıldı. Lütfen gidin, o otele bir bakın. Hakikaten bakılmaya değer bir otel. Muazzam büyük, berbat bir şey...

Ondan sonra daha neler yapıldı... Daha ondan sonra, işte Harbiye Orduevi yapıldı. Ondan sonra Taşkışla’ya da saldırdı otelcilik. Evet Taşkışla’yı da otel yapmaya kalktılar. Ve hakikaten Taşkışla’nın çok dirençli, çok başarılı, çok kararlı direnci karşısında, bu oteli yapamadılar. Her neyse orası da otel oluyordu. Yani her gördükleri binayı bunlar otel yapmaya kalkıyorlardı. Ve giderek nihayet Swiss Oteli de yaptılar. Swiss Otel, Maçka Kışlası, işte Swiss Otel şöyle bir yere geliyor. Bizim Taşlık’ımızın oralarda... Ve böyle içerisine de irili ufaklı bir sürü binalar yapıp, burayı da berbat bir hale getirdiler.

Şimdi Dolmabahçe Satdyumu... Çok güzel bir stadyum burası. İtalyan mimarı Ricardo Achkil’le (?) beraber yaptık biz burayı... Daha sonra bir sürü ilaveler yapıldı. Mesela buraya, gece aydınlatması için kuleler diktiler. Ben bunun için yazılar yazdım. Maçka’dan bakıyorsunuz, burdan denizden, bu kuleler Dolmabahçe Camisi’nin minarelerinden daha da yüksek daha da gösterişli... Ne gereği var. Yani gece aydınlatması, projektörler, kapalı şeyin, oturma yerlerinin alnına konur, oradan aydınlatılır. Yani böyle duyarsız, düşüncesiz, aklına gelen herhangi bir şeyi hemen uygulayan, yahut da akıllarına gelmeyen bir şeyi hemen uygulayan... Böyle bir toplum yapısı...

Buyrun! Yani şu bina burada olmalı mı? Bakın bu bina, Divan Oteli, ne kadar güzel bir ölçeği var. Değil mi, bütün içerisinde rahatsız eden hiçbir tarafı yok. Şuna bakın mesela. Yeri mi bu binanın? Bilemiyorum. Buyrun! Aynı şey burda var. Şimdi Taksim tabi, çok önemli... Saatimiz dolmuş. Ben birkaç dakikanızı daha rica edicem. Çünkü bitmedi malesef.

Taksim biçin bir çok yarışmalar falan yapıldı. Allah’tan o yarışmada birinciliği kazanan proje uygulanmadı. Taksim bugünkü haliyle bence iyi... Fakat bazı düzenlemeler yapmak şartıyla... Bunlardan birini ben yaptım. Bu önerimi göreceksiniz şimdi. Bakın burada “Kristal” vardı. Ben hatırlıyorum, yağmurlu günlerde bu arkatın altına sığınırdık. Bu arkatlı yolları çok başarılı buluyorum ben... Antik Grek’te, antik kentler’de hep böyle arkatlı yollar vardı. Çünkü insana değer veriliyorlardı. İnsanlar yağmurdan, kardan, güneşten şundan bundan korunur, korunmuş yollarda yürüyorlardı, kentte. Bunun ölçeği de kanımca güzel. Ve bunun yuvarlak oluşu, Taksim Anıtı çevresiyle beraber iyi bir uyum içindeydi.

Bu benim yaptığım bir öneri... İstiklal Caddesi sarılar yaya trafiğini gösteriyor. Biz burayı bütün yayalara bırakmayı istedik. Ve bu yayalar buradan giderek, Taksim Gezisi’ne bağlanıyor. Peki otomobiller ne olacak? Otomobiller şuradan gelen podyumda, zaten burada bir kot farkı var, onun altına girip, buradan çıkabilir. Onun altına girerek, boydan boya otomobillere ve motorlu araçlara ayrılıyor. Yani bir platform oluyor, yukarıda tabii... Bütün motorlu araçlar, bunun altında... Cumhuriyet Caddesi’nden gelen şuradan aşağıya dalıyor, ve bunun altından geçip, Sıraselviler’den çıkıp gidiyor. Aslında basit, ve çok da büyük paralara ihtiyaç duyulmayan bir proje... Ama mevcudu muhafaza ediyoruz. Ortasında havuzlar, yeşil alanlar halen kalıyor. Burada Taksim Anıtı var. Ve bunun etrafında, bütün ince zarif direkler üzerinde plotlar, yuvarlak inci taneleri gibi böyle şeylerle görünüyor. Ve gece bunlar yanınca, böyle pırıl bir kolye gibi, Anıt’ın, Meydan’ın çevresini sarıyor.

Bu da onun yaklaşık bir perspektifi... Yol alttan giriyor. Burada alta giriyor. Burda altında çıkıyor. İstiklal Caddesi görünüyor. Yani %100 yayaların. Evella insana değer vereceğiz. Otomobiller benim için önemli değil. Yani evella insana değer vereceğiz. Burada insanlar öncelikte. Tabiki bu yapılmadı. Yapılmayacak. Belediye’ye de yolladım bundan...

Burası Eminönü Meydanı. Meydanlarımızın sefaletini göstermek bakımından... Bu çok yeni bir dia. Bir aylık falan. Şu hale bir bakın. Yani Anadolu’nun hangi kasabasında böyle sefil bir yer vardır, bilmiyorum. Halbuki bu Eminönü Meydanı çok güzel bir yerdir. Orada Anadolu Han vardır. Arkitekt Dergisi’nin yayın yeri vardır. Zeki Sayar vardı. Ben gidip onunla beraber, eski dergileri aradık orada... Çok güzel bir yerdi, çok nezih bir yerdi. Gitti hepsi bitti.

Şu hale bakın. Şimdi burada böyle bir meydan yapıldı. Meydan ne demek? Yani meydan, bir tarlayı taşla kaplamakla, meydan oluyor mu acaba? Yani bir tarla var, bunu taşla kaplıyoruz... Beyazıt’ta da aynı şeyi yaptılar. Şimdi ona geleceğim. Şu hale bakın. Burası tam bir savaş alanı. Yani burası çeşitli gösteriler, ve karşılıklı kuvvetlerin çatıştığı bir yer olur.

Bu Beyazıt Meydanı, ben daha lise öğrencisiyken, mimar olmadan evvel de çok beğendiğim bir yerdi. Sırf bu meydanı görmek için, bugün nasıl Sultanahmet Meydanı’na gidiyorsak, Beyazıt Meydanı’na giderdik. O kadar güzel bir yerdi. Bu şurada eliptik, elips şekilinde çok güzel bir havuzu vardı. İki tane fıskiyesi vardı. Ve bu bütün yeşil bir alandı. Bunun etrafında tramvay dönüerdi. Buradan binersiniz, Sahaflar Çarşısı’na gidersiniz. Bu kadar güzel biryer, bugün bu hale geldi. Ve bunu yapan mimarımız, Turgut Cansever. Turgut Cansever’le ben bir konuşma fırsatı bulmuştum.

Bu meydan yapılmadan evvel, bana nezaket gösterip maket üzerinde çalışmalarını göstermişti, İstanbul Belediyesi’nde... Ve bu Meydan’ın, böyle dümdüz bir tarla gibi olmasını, doğrusu yadırgamıştım. Yani su alanları nerede, su kütleleri nerede, yeşiller nerede, falan diye doğrusu konuşmuştuk. Ve bana şu cevabı verdi, hiç unutmuyorum; “Bakın” dedi, “Floransa’da Santa Maria del Fiore Kilisesi’nin bulunduğu Duomo Meydanı tamamiyle taş kaplıdır. Meydanlar taş kaplanır. Burası da taş kaplanacak.”dedi, bütün taştan... Ama ben Beyazıt Camisi’nin duvarlarının kenarında 40 cm.’lik yeşil bir bant bıraktı. Yani bu 40 cm.’lik yeşil bant bırakmayı, bir yeşillik, bir yeşil alan korumak gibi mi düşünüyor bilemiyorum. Bu tabi çok başarısız oldu. Ve eski meydan arazinin doğal meğiline uygun olarak gidiyordu. Bence bu çok doğruydu. Bunun hakkında Sedad Hakkı Eldem’in falan da yaptığı projeler vardı. O büyük ustamız da, onu öyle düşünmüştü. Yani normal olan da, arazinin doğal haliyle gidip, şuradan Ordu Caddesi’ne bağlanmasıdır. Halbuki bunda, düz bir, yatay bir paltformun yapıldı, ve Ordu Caddesi’nden aşağı yukarı, hatırımda kaldığı kadar, üç metre falan yüksekte kaldı meydan. Ve o sıralarda bir karikatür çıktmıştı hiç unutmuyorum, Ordu Caddesi’nden yürüyen bir baba, elinde küçük bir çocuğu tumuş durumda, diyor ki; “Bak evladım” diyor, “Bu yüksek duvarların arkasında ünlü Beyazıt Meydanı, Üniversite’nin Taç Kapısı, medreseler falan gibi çok ünemli mimari eserlerimiz vardır.” diyor. Yani çok ironik bir şey, oradan geçiyorsunuz, ve onların hiçbirini görmüyorsunuz. Bu hata anlaşıldı, yıkıldı o duvarlar, ve bugünkü duruma getirildi. Yani “yık- boz” mantığı mı “yap-yık” mantığı mı? Böyle gidiyoruz. Ve tabi bugün Beyazıt Meydanı, Camiden çıkan kalabalığın, polislerle yahut öğrencilerle çatıştığı, dümdüz bir tarla gibi, bir alan oldu.

Evet, bu benim çektiğim, eski bir slayt. Ben bu vapurları çok seviyorum. Çok nostaljik... Bence Boğaz’da tekrar böyle vapurlar olmalı. Yani ölçeğiyle, biçimiyle, çok yakışan, Boğaz’a çok yakışan vapurlar. Bugün Boğaz’daki çirkinlikler çok türlü... O geçen tankerler... Yani 100 metreden uzun tankerler geçiyor. Onları görmek büyük bir ızdırap veriyor insana. Çikin, berbat, yamalı, boyaları dökülmüş... “Out of scale” yani ölçek dışı, Boğaz’a yakışmayan... 50 yıl evvel Boğaz’dan, yelkenli takalar geçerdi. Karadeniz’e gidip gelen yelkenli takalar.

Tabi ben burada çok kısaltarak anlatmaya çalıştım. Yani bu 170 sayfalık kitabı, bir saatta başka türlü anlatamazdım. Sizin sabrınıza sığınarak bunları ifade ettim. Hepinize çok teşekkür ediyorum, beni dinlediğiniz için efendim. Sağolun.