Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Mimaride Esinlenmeler"

tarih: 
04/25/2001
poster: 
poster_kck.jpg
konusmaci: 

 

 

“Mimaride Esinlenmeler”

Tarih: 25 Nisan 2001

Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.

 

Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 2. konuşmacısı, ‘Mimaride Esinlenmeler’, başlıklı konuşmasıyla Aydan Balamir olmuştur.

Konuşma 25 Nisan 2001 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için  http://www.yunusaran.org/aydan-balamir adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Mimaride Esinlenmeler”

Aydan Balamir

Zaten böyle bir kalabalık karşısında, tamamen ne diyeceğimi şaşırmış durumdayım… O kadar güzel bir sunuş oldu ki; ben asla Ağa Han ödülü falan almadım, önce onu düzelteyim. Galiba özgeçmişimde aldığım küçük bir-iki burs vardı, bir konferansa katılmak için, o şekilde tercüme edilmiş ama, belki de Allah söyletmiştir.

Beni Yunus Aran’ın toplantısına çağırdığınız, buna layık gördüğünüz için hepinize teşekkür ediyorum. Bu aslında bir anlamda çok hüzünlü bir toplantı, ama ben bu hüznünün karşıtını çağırarak, düşünerek, dillendirerek biraz olsun hafiflendirileceği düşüncesinde olduğum için, bugün tam tersi bir kavramla, ‘can vermek’, mimarlıkta can vermenin mimari karşılığına değinmeye çalışacağım. ‘Mimarlıkta Esinlenmek’ idi konu başlığım… İsterseniz slaytlardan direk başlayabiliriz, ben de ne diyeceğimi hatırlamaya çalışırım…

Bu mimarlık... Şimdi ben burada onu da söyleyeyim, küçük bir parantez içinde; ben böyle akademik bir konuşma hazırlamadım. Daha çok mimarlık öğrencileri ve mimarlık dışından kimselerin geleceği bilgisini almıştım. o yüzden sizlerle paylaşmak istediğim, esinlenmeyle ilgili bölük pörçük, bir kaleydeskopik bir düzen içerisinde karışık bazı temalar olacak... Bunun için seçtim. Mimarlık öğrencilerinin kaçış bahanelerinden başlıcasıdır. Mimarlık öğrencisi arkadaşlarım bilecekler, bir türlü o tasarım şeylerine giremezler, zorlu yollarına... Bekleme ve bir inkibasyon dönemi içerisindedir. 'Ne yapıyorsun?' dersiniz, 'hocam ilham, malum gelmiyor...' Çünkü hakikaten ilham, böyle 'preisi' beklenen bir şeydir. Biliyorsunuz, Olimpos Dağı'nın eteklerinde yaşar o 'ilham perileri'; on tane ------ Her birinin belirli bir görevi vardır. Mesela epik şiir için ilhamı veren Kaliope  lirik şiir için Ebato, bunları çok çalıştım, yazdım hepsini, ama okumayayım... Bir peri her birinin, her bilim ve sanat alanındaki bir alanın bekçisi gibi, ilham vermekle görevlidir. Aslında yaratıcı bir eyleme kişiyi iten, 'içe doğma', 'yaratıcı coşku' olarak tanımlanan esinlenme, aslında düşünceyi yaşama geçiren, gövdesini bulduran, ona can veren bir çeşit etkilenme, bir büyülenme süreci olarak hep anlatıla gelmiş, o şekilde yorumlana gelmiş... Oysa belki ilk sözcük anlamlarından biri 'inspire' etmek, böyle bir nefes almak, insanın nefesini içine çekmek ki, o aslında ana fikri arayan ve bulduğunu birazcık olsun fark eden kişilerde olan bir rahatlamadır.Ya da arayış içindeyken, bir düşünceyi ararken, bir problemi çözerken, bir ana konsepti bulmaya çalışırken geçen sıkıntılı anlarda bir andaki bir rahatlama, bir içe doğma.. Bunları söylüyorum, ama aslında bunlar benim çok da inandığım şeyler değil. Ben hep öğrencilere, tasarımın, mimari tasarımın, %1 ilham, %99 terlemek olduğunu söylemeye çalışıyorum.

İlk slaytımı, ilk slayt çiftimi seçiş nedenlerimden bir tanesi, bir kaç neden var,  hayatımda gördüğüm en güzel, unutulmaz amblemlerden biri olan bu baykuş, bana bunu ilham etti. O haşin bakışlı ve zeki bakışlı baykuş, aslında müthiş bir soyutlamanın ürünü... Bir yaratığın, bir canlının en belirgin vasfının alınıp, özümsenip, berraklaştırılıp, durulaştırılıp, en soyut haline getirilmiş hali... Bu Quantas Havayolları'nın, bildiğiniz, malum kanguru ilhamı olan figürü de böyle bir durulaşmanın böyle bir imbikten geçirmenin ürünü gibi geldi bana...

Geçtiğimiz yıl biliyorsunuz, olimpiyatlar nedeniyle her gün, gazetelerden ve televizyonlardan, 24 saat neredeyse, bir 'Sydney Bombardımanı' içerisindeydik, hepimiz... Ve tesadüfen, bir konferans nedeniyle de çok sevdiğim ve daha sonra 'Sydney Analizleri'ni birlikte yayınladığım bir arkadaşımla da Avustralya’ya gittik. Ve orada, her Avustralya’ya gidecek turist gibi, tabi bir parkta kanguruyla yüz yüze geldik. Bu kangurularla yüz yüze gelme, ya da herhangi bir doğanın güzel yaratığıyla yüz yüze gelmek ne anlama gelir... Tabi o bizi nefes almak gibi bir moda soktu doğrusu... Ama bu tabi ona ilişkin bir şiir yazmadık, bir şarkı bestelemedik, bir dörtlü çalışması yapmadık. Ama bu insana bir şeyden ilham almak, bir şeyden etkilenmek ve hümanist anlamda bir özdeşleşme, bir empati... Öyle bir çentik atar ki insanın hayatında, bu belki o anda bir şiir, bir şarkı, bir mimari form değil ama hafızada bellekte kalan bir tortu olarak bambaşka bir yerde, yine hatırına çıkar insanın... Ben esinlenmeyi ve esinlendiğimiz şeyleri mimarlığa aktarmayı, genellikle böyle uzun yılların süzgecinden ve ne zaman karşımıza çıkacağı belli olmayan bir süreç olarak, hep öğrencilere aktarmaya çalışıyorum, bazen... Yine arkadaşımla, daha sonra öğrencilerimizi Mardin'e götürmüştük; 'Kanguruyla göz göze geldiğimiz an, aslında şu anda...' dedik ikimiz, şeye bakarken, Mezopotamya Ovası'na bakarken duyduğumuz şeyle özdeş.. Şimdi bu, güzel bir hayvandan etkilenmenin, hani dediğim gibi ------ bir yanı... Tabi siz, siz demeyeyim ama iyi niyetli olmayan bir insan, bir kangurudan, başka şekilde de ilham alabilir. Ama yüzülmüş derisinin bir şömine önünde duruşundan da ilham alabilir ki, satılıyordu Avustralya’da çok... Bu, bunun karşılığı aslında o Mardin, Mezopotamya'ya bakarken Mardin'de de var. Siz bakarken Mardin'e, o güzelliği içinize çekerken, aslında oraya yoğun bir gelişme, gökdelenler dikmeyi de hayal edebilirsiniz. Benim dediğim doğadan, esinlenme bu değil kuşkusuz...

Şimdi bu kanguru temasından ilerleyecek olursak, bu bir kültürün içine doğduğu, doğal kültürel ve coğrafi ortamda üretirken, nereden çıkacağı da belli olmayan bir birikim... Doğal formlar, kültürel tarihi birikim... Söz gelimi burada olimpiyat için baştan sona bir hediye paketi gibi süslenmiş Sydney'deki yeni olimpiyat için yapılmış bir bankı görüyorsunuz. Orada, aslında bu kangurunun soyutlanmış figürünü görmemek de olanaksız. Aslında bu 'bumerang'dan gelmiş de diyebiliriz. Ama 'bumerang'ın nereden geldiğini, bir topluluğun, bir kabilenin 'bumerang' formunu nereden esinlenmiş olabileceğine ilişkin de insanda doğrusu sorular uyandırıyor. Yine çok göre göre, belki geçen sene bıktığımız olimpiyat ambleminde biliyorsunuz üç şey vardı; bir 'bumerang' pardon üç 'bumerang', bir  koala patisi ortadaki ve üstteki de bir mimari başyapıt... Bir doğal bir pati, doğal bir pati, yine doğadan ilham aldığına inanmanın çok zor olmadığı bir kültürel obje, ve bir başka kültürden gelmiş olan, bir Kuzey Avrupalı mimarın ürettiği, orası için, sırf o yer için ürettiği özgün bir eserin çatısı... Bu herhalde bir kültürün üzerinde toplayabileceği ve kendini temsil için seçebileceği, çok insancıl ve çok sıcak bir amblemdi.

Bir şeyin, bir kişinin nereden ilham aldığını düşünmek, ilhamın nasıl geliştiğini, nasıl derinleşebileceğini düşünmek kadar, herhangi bir şeyin neleri, başka şeylere ilham edebileceği de bir başka konu... Sydney Opera Evi'ne geleceğim. O en son onunla başladık, en son onunla bitireceğiz, bir dizi slâytla...  Burada sadece Sydney Opera Evi'nin nereden esinlendiği üzerine, neredeyse efsaneleşmiş onca hikâyeleri değil, başka neleri esinletebileceği, nelere esin kaynağı olabileceğine ilişkin bir slâyt koymak istedim.

Evet, yine Sydney'den örneklerle, aslında doğa, bulunduğu coğrafyanın köklü etkileşiminin yanı sıra, tabiî ki bir süre, uzun bir süre, koloni olarak, bir sömürge olarak yaşamış bir ülkenin, bütün dünya kültürlerinden esinlenmiş ve bütün o birikimi üzerinde damıtmış bir uygarlık oluşturması da bir anlamda kaçınılmaz. Dolayısıyla bu sol diada gördüğümüz önce, bütün Avrupa Kıtası'nda, başka kültürlerde, ya da diğer slaytta gördüğümüz daha Doğu'ya özgü, Doğu'ya ve Batı'ya özgü çeşitli formların hepsini üzerinde biriktiği bir kültür olarak bizi çarptı. Ve burada esinlenmedeki o soyutlama yönüne özellikle vurgu yapmak istiyorum. Bir Doğu Kültürü'ndeki 'pagoda'yı aslında hiçbir zaman 'pagoda' olarak aynı temsiliyle, aynı şekilde almayıp, onu olabildiğince, oradaki ana fikri, oradaki örtü, saçak, örtme, gerginlik, gergin form gibi özelliklerini alarak, yepyeni hiç 'pagoda'ya benzemeyen ama özünde 'pagoda'yla çok şey paylaşan bir ilham, ilhamlanma dizisi olduğunu düşündürmek için koydum bunu...

Bu yine Sydney'de bir müze... Resimlerin çoğu Sydney, biraz Mardin, bir kaç tane karışık... Bu kez yine 'ilkel' sözcüğü, tabi severek kullandığımı düşünmeyin ama tırnak içerisinde 'ilkel'... Aborojin Kültürü'nün özümsenip, o kültürün bir şekilde damıtılıp, yeni mimaride kullanılmasına bir örnek... Aslında bu şu müze cephesi, böyle bir anıyı hiçbir şekilde üzerinde taşımıyor, böyle bir temsiliyeti... Ama slayt yarım... Döndüğü yerde şu çubuklar var, Gerçi o çubuklar sadece, tek başına bence temsil görevini görmüyor. Bir bütün olarak, sağda, köşede çubuklar, ama o çubukların, o doğanın, o çölün, Avusturalya Kıtası'nın ortasındaki o uçsuz bucaksız çölün renginde ve yalınlığında bir formun taşınıp, kaba bir tekstürle bırakılışı aslında oradaki ilham... Yoksa bu çubukların Aborojin Kültürü'ndeki örneklerini çok bildiğimiz, biraz sonra öyle bir örneğimiz de olacak olan, çok örnekleri tekrar edilmiş çubukların tekrarı değil burada esas kültürün uzantısı... Bence tümüyle, bütünüyle oradaki bir küçük nüansta, bir küçük ayrıntıda saklı, bütün doğanın ve önceki Aborojin Kültürü'nün etkileri, esin kaynakları...

Evet, söz konusu çubuklar; bildiğiniz gibi soldaki müzik çubukları, şöyle üfleyince muhteşem ses çıkaran... Bu neredeyse Aborojin Kültürü, Avustralya’da bir 'milli Kimlik' göstergesi haline gelmiş. Her ne kadar, Aborojinler'le olan geçmişle hesaplaşma problematiklerini çözemediklerini bu olimpiyatlarda birebir izleme fırsatı bulduksak da, o tabi hükümetler ve gündelik siyasetler düzeyinde olan bir uyumsuzluk bir çelişki diyeyim. Ama sıradan Avustralyalının ya da geçmişine özür dileyerek de bakabilecek olan diyeyim, 'aydın kesim'in neredeyse bir milli bayrağı gibi taşıdıkları, bir ilham kaynağı... Burada küçük bir örneği var; bir caddede küçük bir saçak... Galiba öbür slaytlarda da iyi örnekleri var. Yani burada bu çubuk, o renkli haliyle vs. tam bir benzeşim içinde değil. Ama çubuğun çok asgari, en temel en yapısal -sizin o baykuşun gözleri gibi- yapısal özelliklerini sürdürdüğü bir örnek...

Şimdi buradan aslında başka bir ilham ve öğrenme temalı, başka bir alt-başlığa geçmek istiyorum. İlham öyle melekler ve perilerle gelmekten çok, bir öğrenme sürecini, bir bilgiyi biriktirme ve onu gerektiğinde dışa vurmak, gerektiğinde kullanmak becerisiyse eğer; bu becerilerden en çok mimarlık sahnesinde karşımıza çıkmış problemlerden bir tanesini, mimarlığın yerle ve gökle kurduğu ilişki olarak söyleyebiliriz. Söz gelimi Heidegger'in 'Köprü, Yerler ve Gökler' gibi çok güzel, biraz zor, okuması zor olan yazısında değinilen bir nokta... Ben de oradan esinlenerek söylemek istiyorum bunu; bütün eski kültürlerden, Arkaik Kültür'den bu yana, mimarlığın hep hesaplaştığı, gündelik problemleri çözümlemeye, gündelik bir sürü komplikasyonu çözmenin yanı sıra en temel de, var oluşsal bir temeline indiğimde, mimarlığın hesaplaştığı iki şey bu... Yerle ve gökle kurulan ilişki... Çünkü kaçınılmaz olarak her mimarlık, bir şekilde bir yere oturacak, bu sağlam olacak, işte statik olarak hesaplanmış olacak. Ama bir de gökle kurulan ilişki... Bu çok basit bir fonksiyonla da açıklanabilir; yağmurdan korunmak, güneşten korunmak. Ama sadece o değil. O aslında bir yeri işaretlemek gibi, daha var oluşçu bir noktada tartışılabilecek bir şey... Çünkü hiçbir hava koşulu, probleminin olmadığı bir yerde bile, insanlar tarih boyunca bir şeyleri işaretlemek, bir işaret koymak, var oluşun bir resmini yapmak gibi sanki bir sebepli ya da sebepsiz, ama sebep burada herhalde var oluşsal bir mekân yaratmak, bir yer yaratmak, yer işaretlemek, isteği içinde... Aslında bu saçak da, tam da bu şekilde açıklanabilecek bir saçak, çünkü burada hemen hemen karşıladığı hiç bir fonksiyon yok. Olsa da olur, olmasa da olur. Zaten pek kalabalık bir yerde de değil. Bazen Operaya gider ki, saçaklara değindiğimde, o bir işlev, bir hareketi yönlendirme... Bir gerekçelendirme kıvamına gelmiş saçaklar da göstereceğim ama bunu doğrusu pek de işlevsel bir şeyi yok tabi... Bir boşlukta tanımsız… Biraz da tekinsiz, insana ürperti hafif verebilecek, biraz sıkıntılı bir yerinde, oraya bir alt mekân, bir ölçek bir sıcaklık... Çünkü çatı bir ev duygusudur. Hemen insana bir sıcaklık ve yakınlık duygusunu taşır. Öylece yapılmış, çok var oluşsal bir şeydi ve karşısında daha tuğla olan, daha klasik disipline sahip, daha sağlam ayaklarını basan, hem fiziki olarak sağlam olarak ayaklarını basan, hem de tarihi çağrışımları içinde de, işte bir takım klasik ya da geleneksel kurallarla kodlanan, yerleşik ilkelere sırtını yaslayan, güvenli bir arkadın karşısında, bütün o naif, çocuksu, ilkel ve sevimli bir haliyle insanı çeken bir mekân, bir dış oda...

Bu kolon ve bir dizi kolon, eğri, çubuksu, düz, kalın, yivli veyahut çelik, herhangi bir malzemeden, herhangi bir ölçekte, aklınıza getirebileceğiniz her türlü kolon ve üzerine en basit, saçak haline getiren, onu bir örtü haline getiren şey, mimarlık tarihi derslerinden hatırlayacaksınız, hep klasik mimarlığın ana çekirdeği olarak öğretilir. Bu Yunan Tapınağı'yla örneklenen ve daha sonra da bütün Batı Mimarlığı'nın harikalarını, şaheserlerinin yapısal çekirdeği olan, ya da 'mekânsal genetik şifresi' diyebilirsiniz, olan en asgari, bölünemez son çekirdek... Sağda  Lojiye'nin 19. Yüzyıl'da yapmış olduğu bir çizim var. Tarih derslerinden çok iyi hatırlayacaksınız. Burası biraz sıkıcı ama hatırlatmadan geçmeyeyim dedim. Dört ağaç gövdesi, üzerine yapılan kiriş ve alınlıkla, ilk insanın yaptığı kulübeyi anlatıyor. Bu efsanevi bir kulübe tabi, ilk 'Rustik Kabin' olarak literatürde geçen... Rasyonalist, tamamen Rasyonalist düşüncenin bir ürünü ve sembolü haline gelmiş yüzyıllarca... Çünkü aslında o ilk kabini, ilk insanın evini kimse görmedi. Nasıl bir, ağaçlı bir ortamda mı yaşıyordu? Nasıl böyle bir alınlıkla mı çözdü barınma problemini? Onu da kimse bilmiyor. Dolayısıyla, antropometrik hiçbir kanıtlanabilir yanı yok. Tamamen zihinsel bir soyutlama olarak, olsa olsa, hipotetik bir şey olarak... Kişi göklerle olan ilişkisini kurabilmek için, ilk etrafında bulduğu şeyleri kolon olarak koymuş olmalı, üzerine bir kiriş atmış olmalı, üzerine de bir alınlık la çatı atmış olmalı, gibi hipotetik bir varsayım... Ama bunu özellikle 17. Yüzyıl, 18. Yüzyıl pardon, 1750'ler, 18. Yüzyıl'dan sonra da, Doğu-Batı Mimarlığı'nı ve giderek de kolonilerle bütün dünyaya ihraç eden Neo-Klasik Mimarlığı, ne kadar etkilediğini biliyoruz. Çünkü bu sanatta 'Klasik'in üstünlüğünü, 'Mimetik Teori'yle doğrulayan bir sava dayanıyordu. O nedir; Grek'te, daha 18. Yüzyıl'a gelmeye gerek yok, Grek'te 'sanat koşulsuz olarak doğayı takip eder'  ilkesi bildiğimiz gibi vardır. Ama doğayı nasıl taklit eder? Olduğu gibi değil. Bütün rastlantısallığını, bütün eksantrikliğini, bütün yanlışlarını ve olabilecek abnormal-anormal durumlarını arıtarak, sadece en yalın, en kurallara indirgenebilecek, harmoni simetri ve düzen gibi ilkelerle, Aristotaryen ilkelere indirgenebilecek şeylerle taklit eder. Dolayısıyla burada hem öyle bir doğa benzeşimi bir 'mimesis'in, bir Grek Mimesisi'nin ana hatlarını görmekteyiz. Hem de doğayı taklit ettiği varsayılan, kabul edilen 'Grek Mimarisi'nin de taklit edilebilir, bütün esin, her türlü esere esin kaynağı olabilir bir ana kaynak olduğunun göstergesi...

Şimdi burada esinlenmek, taklit, kopya gibi sözcükler hemen bizi bir tehlike sınırına getirir. Bir müzikte bu bildiğiniz gibi sekiz mezur... Galiba sekiz mezura kadar bir temayı alabiliyorsunuz da, sekiz mezurdan sonra intihale, şeye kopyaya, intihale, aşırmaya giriyor. Tabi mimarlıkta bu sekiz mezurun karşılığı nedir? Çok zor. Yazamazsınız. Mimarlıkta ne kopyadır, ne değildir sorusu, öğrenciliğimizden ileriki kariyerimizin geneline dahil, bizi hep meşgul eden bir sorudur. Burada 'Klasik Mimarlık'ın verdiği cevap, eğer bir şey 'klasik' mertebesine gelmişse, o kopya edilebilirdir. Çünkü aslında o doğayı taklit ediyordur.En büyük öğretmen, vazgeçilmez ilham kaynağı olarak, zaten kopyalanması sadece meşru olmayan, kopyalanması bizzat gereken, başka türlü de sanatın üretilemeyeceği, savı olan bir dünyanın görüşü.. Evet, bu sağdaki tabi Loji'nin klasiği... Bu kadar Rasyonel, ilk prensipler, ilk insanın doğayla kurabileceği en saf, en gösterişsiz, en sulanmamış ve yapaylaşmamış, sahteleşmemiş haliydi, diye koyduğu bir Rasyonalist düşünce... Oysa soldaki yine klasiği yücelten ama çok daha Romantik, Klasist-Rasyonalist bir yönden değil, çok daha Romantik, çok özlem dolu, nostaljiyle birlikte, nostaljik duygularla Klasik'e bakan bir örnek; Pragesi... Yine aynı yıllarda bir 18. Yüzyıl'ın sonlarında bildiğiniz gibi Paesbum,  Baalbelk gibi, bütün yerleri, Anadolu da dahil, gelen mimarlar kafilesinin başındaydı herhalde... Ve bu dramatik çizimleriyle, -bu Baalbek'tir- dramatik çizimleriyle ülkesine döndüğünde, çok kişiyi etkilemiş ve Neo-Klasik bir tarz yaratılmasını etkilemiş kişilerdendir. Ama çok farklı iki klasik aşkıdır, bu... Bir tanesi prensipler, doğayla benzeşim, yalınlık gibi çok ilkeler bazında bir tutkudur klasiğe Lojiyen in temsil ettiği. Öbür Pranezinin temsil ettiği ise daha duygusal, bir atmosferin ve bir tarihselliğin taşıdığı karizma diyeyim o etkilenmeye... Bir etkilenmeyle sarhoş olunmuş bir klasik aşkıdır.

Şimdi Klasik'in bu boyunduruğundan, tabiî ki yüzyıllar boyunca insanlar kurtulamadı. Ve hem mimarlığın belki de en unutulmaz şaheserlerinden, hem de en sıkıcı şeylerinin yapıldığı bir ortam oldu. Bu esinlenme, bir anlamda istismar edildi. İlkeler bazında ve soyut dürüstlük ilkeleri bazında tartışılmadı, daha çok bir tiyatral sahne dekoru olarak şey yapıldı. Örneğin soldaki, Kuzey Macaristan'daki St.Aulor (?) yanılsamıyorsam, neyse… Ege kasabasında küçücük bir kulübe... Aslında Logiyer'in ön gördüğü 'Klasik' bundan ibaret... O dört tane gövde değişebilir, malzeme olarak, ama o yalınlığı ve hiç bir sahte unsuru olmadan, o kadar basit Klasik Mimarlık'ı, o kulübeden türediği varsayılan 'genetik şifresi' o kadar yalındı. Ama tabi ki bu giderek süslenerek, giderek inceltilerek rafineleştirilerek, damıtılarak biraz da süslenip püslenerek, o asıl bizim Klasik Mimarlık' olarak bildiğimiz 'verneküler' diye bunu bir yana itip, daha çok 'yüksek üslup' olarak benimsediğimiz diğerleri... Tabi burada yine çok güzel bir örnek, yine 18. Yüzyıl, Lojiye'den etkilendiği varsayılan Suslo'nun Paris'teki meşhur Panteon Kilisesi... Burada da tıpkı o Lojiye'nin (?) çizimi gibi, hipotetik bir çizim aslında; kolonlar kolonluğunu bilir, kirişler kirişliğini bilir, hepsi onuruyla vazifelerini yaparlar.

Örneğin bir benzeşim var. Aynı ilham kaynağından, Klasikten ilham almış iki şey... Ama Susolon'un sade, bütün süslemelerine rağmen sade ve duru mimarlığına karşılık, Bunyon'u biliyorsunuz, yine Paris'teki Madlen, meşhur, o çokluk, gereksiz çokluk -sağı değiştirebilir miyiz?- ve dış kabuğuyla hiç ilgisi olmayan, dış kabuğuna neredeyse ihanet eden iç mekân anlayışıyla daha bizi Piralezi Piranezi hayranlığına, Piralezi'nin Klasik hayranlığına, Romantik bir dekor aşkını hatırlatan bir çizgide...

Piranezi nin Romantik Klasik tutkusu ile süren, uzun yıllar süren Klasik Mimarlık, tabi Modern Mimarlık'la müthişbir erozyona uğradı, ve neredeyse yok oldu. Aslında yok olmadı tabiî ki... O ana prensip, o ana genetik şifre, başka şekillerde hayatımızda her zaman kalmakta... Bu Pelkham Kütüphanesi'nin saçağı, Neil Aulsoph'un...

Bu da o yalın saçak, kolonlar ve üzerindeki 'canopy'... Üzerindeki bir kolonat, yani bu çok değişik, ben hep saçak demeyi daha saf ve daha tarz karışmamış hali olduğu için, saçak demeyi tercih ediyorum. Ama bu kolonat, arkat, revak, portiko gibi biliyorsunuz bir sürü isimler almakta... Onun en yalın haline, sanki bina haline gelmiş bir örneği... Yine o şifre var, o kolonlar ve üst ve bir mekandan alınan bir oyuk, bu sınırsız boşluktan çalınmış, tanımlanmış bir mekancık, bir alt parça yine var ama, bambaşka, transforme olmuş, tamamen dönüşmüş... Klasik ilham kaynağını ve klasik kökenlerini reddetmeyen ama yepyeni bir mimariye bizi getiren, yeni bir mekânsal deneyim ve yeni bir mekânsal haz getiren bir noktada duruyor. O ince slaytlarda da Paris'teki, pardon Fransa'daki Meson Kare Roma Tapınağı'nın karşısındaki Rogers'ın yaptığı, o çok güzel Klasikten mülhem (?), ama hiç de Klasik'e benzemeyen, Klasik'in çok durulaştırılmış ve 'çelikleştirilmiş', Klasik'in çelik ve cama tercüme edilmiş halini göreceksiniz. Onu mimarlık tarihi derslerinde zaten görmüşsüzündür diye üzülmüyorum. Şimdi 'Her şey Klasik'ten mi ibarettir ve Klasik'in boyunduruğundan kurtulunamaz mı?', diye bir soru yöneltecek olursak, değildir tabi... Allah'tan ki her şey Klasik'ten ibaret değildir. Ya da o kolon kiriş gramerinden ibaret değildir. Prensipleri aynı olsa da, kemerli yapı, kemerli yapı dilinden türeyen morfolojiler, Klasik'ten başka bir yerde duran bir 'yapı ailesi' olarak anabiliriz. Şimdi burada Mardin'e geldik.

Beyr-ül Zaferan… Dünya’ya bir kolon arkasından değil, bir kemer arkasından bakmanın bir örneği olarak… Çünkü bundan önceki slayt öyle ayarlanmıştı, Meson Kale’nin o yeni kolonlarından bakılan o yeni Rogers’ın müthiş çelik cem yapısı olacaktı. Burada da Beyr-ül Zaferan’ın küfeki taşı kemerlerinden bakıyoruz. Ve üst katında, tam bu sisin kalktığı bir anda çekildi. Bir kaç saniye öncesi sisti ve o sisi kademeli olarak çekmeye çalıştım. Aslında çok da kötü bir fotografçıyımdır ama, onu iyi yakalamışım, tesadüf… O müthiş badem ağaçlarından oluşan, harika, nefes kesici, insanı işte o ilham noktasına taşıyan peyzaja karşı, orada bir eyvan var. Her halde görünüyor. Bu eyvanda ‘Klasik Mimarlık’taki o kolon ve kiriş her ne ise, bu mimarlığın çekirdeği, ya da ‘mekânsal genetik şifresi’ olarak formüle edilebilir tahmin ediyorum.

Aslında değişen, malzemeler, kalınlıklar ve formlar olmakla beraber, çok da çok da değişen bir şey yok. Aslında aynı yine saçak, kolonat, arkad, revak ismini alan, ya da portiko  ‘canopy’ isimlerini alan gramerdeyiz… Yani ‘Klasik’ten başka bir şey yok mu?’nun sorusunun cevabı, ‘Evet var. İşte bu arküvey olan…’ Yani kemerli yapı da, aslında başka bir ailedendir desek de, aslında özünde yine aynı… Yine bir gçkle kurulan saçak ilişkisinin, başka bir şekilde, başka bir ritmde, başka aralıklarla, başka mezurlarla, başka şekillerle gerçekleşmiş hali. Yine Beyr-ül Zaferan (?) solda… Sağda ise Viyana’da Holzmeister’in krematoryum’undan bir revak… Holzmeister bunu 19…, tabi Holzmeister bizim için çok önemli bir isim… Bildiğiniz gibi Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Ankara’nın yapılandırılmasında görev verilmiş, ve bu görevi çok  dikkatle yapmış bir mimar, dikkatle ve savurganlığa hiç gitmeden yapmış bir mimar… Şimdi bu onun mezun olup, portfolyosunu kolunun altına alıp, işe yeni başladığında sizler kadar genç, arkadaşlarım kadar gençken yaptığı ilk, kazandığı ilk konkur… Etkileşim, ilham kaynaklarını tabi Batı Kültürü’nden alan Romanesk Gotik ve benzeri etkileşimler çizgisinden olduğu çok açık olmakla birlikte, aynı zamanda daha da gerilere giden, o Avusturya-Macaristan Kültürleri’ni kendilerine bir anlamda kendilerine ilkel ata olarak benimsedikleri, ‘Kelt Kültürü’ne kadar giden bir çizgide etkileşimler göreceğiz. Sadece sağı değiştirebilirsek… Çok kötü bir slayt gelecek… Evet, krematoryum bu… 1924 yılında, yani Türkiye’ye gelmeden üç dört yıl önce yaptığı, ve şöhretini kazandığı, biraz bize tuhaf ve ‘grotesk’ gelen bugün, ama sanki bir sürü kültürün de motiflerini kaynaklarını üzerinde biriktirmiş gibi benim hissettiğim, tuhaf ‘groteks’ bir yapı… Yani bir taraftan bir ilkellik barındırıyor, bir taraftan da gözünüzü alamıyorsunuz. Belki oradaki müthiş dramatik peyzaj bizi bu etkileşime götürdü. Çok güzel planlanmış, çok yalın ve biraz hüzünlü içeriğine, fonksiyonunun anlamına uygun bir şekilde, çok hüzünlü bir peyzajdı. Ve benzerlikleri de, bütün farklılıklarına rağmen, o mesela krenelasyonlar şu şeylerde yapılan, kalelerde yapılan, Bendal  Bendan mıdır? Bendanların ve açıklıkların oranlarını farklılıklarına rağmen, yine de Beyr-ül Zeferan’daki (?) aynı ruh, aynı steryotomik yapı, aynı yere güvenle ayaklarını basan ve dolulukların egemen olduğu, Klasik’e, Klasik’ten farklı olarak, o soylu bir hali sanırım taşıyor üzerinde…

Soldaki yine Holzmeister’in Viyana’daki bir kiliseciği… Çok parasız, toplumun, Avusturya’nın çok sıkıntılı olduğu bir dönemde yapıldığı için, dikkat ederseniz şeyi bile yok, kilise kulesi,  ‘kampanel’i (?), çan kulesi bile yok. Ama yine de ilhem şeyi olarak, dizinimi olarak baktığımızda, işte o gül pencere orada, kolonat yine bütün haşmetiyle, yine bütün sadeliğine rağmen orada… Çok iyi çıkmamış ama sağda yine burnunu uzatmış bir portico var en köşede… O da bir ‘Klasik’ten alınmış, bir küçük motif olarak orada… Ama kalsik olmayan, daha rejyonel, daha romantik akımların yerel tadı da orada… Evet, ikisini de değiştirebiliriz…

Yerle ve gökle kurulan ilişkiler, mimarlıkta, en çok mimarlığı bir değer mertebesine ve ilham verici bir noktaya getiren unsur demiştim. Ya da var oluşsal bir noktaya taşıyan bir unsur demiştim. Bu küçük bir havuzda, Mardin’de Firdevs Köşkü’nün havuzu... Havuz sağdaki küçük havuz aslında, işte böyle bir havuz. Ama o küçük havuzda büütn Mardin’in o müthiş kalesini içine alıp, bütün Mardin’in göklerini üzerinde taşıyabilen bir refleksiyon var.

Sadece kendi evini ve eyvanını değil, oturduğu, keyfine düşkün ev sahibinin oturup nargilesini içtiği, köşede baktığı yerden o sırada görülmeyen Mardin siluetinin havuzuna yansıyışı. Bunu yapan usta, tabi bunu hesapladı mı? Hesaplamış olabilir, ona denk getirmiş olabilir. Ama hesaplamadıysa bile zaten bu kültür orada var. Firdevs köşkünden önceki yapılmış, yine geleceğiz biraz sonraki slaytlara, Artukiler’den kalma, ki o muhteşem medreselerde, aslında aynı kültür var. O kültürü bir şekilde hafızaya alıp, tekrar eden bir ilham bu... Yoksa yepyeni, müthiş, görülmemiş, orijinalliğinden insanın görüp düşüp bayıldığı bir yenilik değil. Her bir evde, her bir kervansarayda ya da medresede, biraz daha geliştirilip, o kültürün taşınmasıyla ilgili bir şey... Şunu değiştirebiliriz belki... Evet. Öbürünü de değiştirebilirmişiz.

Bir de Firdevs Köşkü’nün eyvanı, başka bir açıdan baktığınızda da, kendi evinizin yansımasını görüyorsunuz. Ve bu hem Mardin’in gökleriyle, hem de kendi evimizin yere bağlı nişiyle, gündelik hayatın geçtiği, gündelik hayatın bütün anılarının biriktiği mekânınızı da görüyorsunuz. Aynı motif aslında, her halde yüz yıl, bilemeyeceğim. Ama Firdevs Köşkü 19. Yüzyıldır, Kasımiye herhalde 11. Yüzyıl, Ortaçağ’ın 11. Yüzyıl falan olsa gerek... Kasımiye-Artukiler, aynı havuz deseni ve aynı eyvan orada da var. Aslında orada da var. Bambaşka başına.....

Tabiki çok işlevsel de olabiliyor eyvan... Çünkü eyvan, odalar oraya bakabiliyor, öyle örneklerde bir kaç tane bulup koymaya çalıştım. Tabi işlevsel olabiliyor ama serinliği dışında, sağladığı serinlik dışında, buraya bir ölçek, bir majestik karakter kazandırmak dışında doğrusu bu bu eyvanın, çok da öyle üzerinde taşıdığı bir işlev yok... Mesela en azından sirkülasyon için kullanılmıyor. Ama bu aralar Kasımiye’de çok güzel ‘sıra geceleri’(?) yapılıyormuş. Devlet Erkânı da oraya oturtuluyormuş. Onun enformasyonunu aldık. Tabi eskiden ‘sıra gecesi’ (?) yapılan bir şey değil. Evet ikisini de değiştirebiliriz.

Kasımiye’nin iki katlı revağı... Şunu değiştirebiliriz sanırım, sağı... Sağdakini, dert değil. İşte, böle bir noktada takılır hep... Ziyanı yok. Ondan sonraki de olur. Evet, yine aynı Ortaçağ’dan kalma... Yok bunu değiştirebiliriz. Bu kubbe de aynı, Ortaçağ’dan kalma... Biraz yıl farkı var. Kasımiye’nin kubbesi ve Zinciriye’nin (?) kubbesi... Genelde Osmanlı Kültürü’nde hep metalik çatı, metalik kaplanmış gördüğümüz kubbelerin... Güneydoğu’da daha çok yivlerle, o suyun akıtılması probleminin yivlerle çözümlenip (?), ve harika bir taş işçiliğiyle yapıldığını izleyebiliyoruz. Ve insan düşünüyor. Neden bu kadar, bir kubbeyi örtüp geçmek varken, o süsleme, o bitirme noktasını vurgulama, o bir yüzeyden, bir başka yüzeye geçerkenki geçiş noktasını işaretleme işini neden bu kadar önemsemiş olsun ustalar? Tabi bunun yaptığı işle özdeşleşip, yaptığına bir eser, bir insani bir değer yükleme isteği olarak da görebiliriz. Ama çok yalın gerekçeler de yükleyebiliriz.  İşte sözgelimi Zinciriye’nin (?) kubbesi, o çok temiz taşlarla yapılan kubbe çok zordur. Hani o pipolar mesela Eskişehir’in lüle taşından yapılan en pahalı en zor bulunan düzleridir biliyorsunuz. Hâlbuki o sakallı çok zor gibi duranlar daha ucuzdur. Çünkü kırık taşları, ışık gölge oyunuyla durumu idare eder. Burada aslında o taştaki hataları gizleyen, uzaktan harika bir biçim, harika bir ondülasayon veren şeyleri öyle basit materyalist gerçekleri olduğunu da düşünürsek, ilham almanın ne kadar nesnel ve maddi temellerinin olduğunu da sanırım düşünebiliriz.

Bu yine krematoryumdaki çörtenlerle, Kasımiye’nin çörtenlerinin, çok değişik formlarda, çok değişik uslup ailelerine belki ait olmasına rağmen, o temel araçları, temel bir suyu dışarı atma problemine getirilen artı zanaat, duygusal, duyarlı ve şiirsel bir çözüm olarak ikisini karşılaştırmak istedim. Belki Holzmeister’inkine biraz daha benzeyen, Macaristan’dan bir örnek. Bu sefer Kargol bir hayvan formu verilmiş olan, yine bir Keltik Kültürü, Keltik kaynaklarına gönderme yapan, bir başka suyu alma probleminin çözümü... Demin soldakini yapan mimarın, meşhurdur Budapeşteli, Macar mimar, Kaudikoşta çok etkilendiği söyleniyor. Aslında bu Kaudikoş’un bu yapısı tabi çörteni falan olmasına rağmen, kendisi bir suya karşı çözüm getirdiğine, çatısının eğimiyle bütün o suyu damlatma problemini bir sanata, bir tekstüre, bir kreatif desene çevirmesi bakımından, aslında bir çörteni olmamasına rağmen, kendisi çörten gibi davranan yapı... Sağı değiştirebiliriz... Kuzey Macaristan, çok yağmur yağan bir ülke... Onun için orada, uzun süre yağmur kalsın diye, orada birçok peyzaj içinde yapılmış olan gündelik peyzaj elemanlarını, sadece bu yağmur sorununa karşı çözüldüğünü fark etmiştik. Dilleri çok faydalı olmasına rağmen, çözümleri, daha doğrusu, çok farklı olmasına rağmen, o her iki saçak yerine, her iki örtüde de oturduğunuz zaman, içine eğer yağmur da karşıdan gelmiyorsa ki onun da çözümü var, dairesel bir hareket yaptığı için saçak, eğer bu taraftan geliyorsa yağmur, öbür tarafa geçiyorsunuz. O şekilde tasarlanmıştı ve o şekilde kabuk artizanal şekilde yapılmıştı ki hiç yağmur gelmeden, yağmurun gelmesini beklemeyip, gidebiliyordunuz. Bu da yine önemli, bir mimarlık yapıtı olmadan, çok katmanlar, izolasyon vs olmadan, çok doğal bir şekilde, doğayla benzeşim içinde, olumlu bir anlamda, doğayı taklit eden davranışa örnek olarak gösterebiliriz.

Evet şimdi o yağmura karşı duyarlılıklardan, tam tersine, güneşe karşı duyarlılıklara... Yine göklerle kurduğumuz ilişki, bu ilişkinin ürünü, mimarlığa doğrudan yansımasına örnek olarak yine Mardin’e dönüyoruz ve Abbaralar... Aslında Abbaralar vari bir şey... Kaudikoş’un yapısında da vardı. Yağmurdan korunmak içindi. Bu sefer güneşten korunmak için... Şey biliyorsunuz, Mardin güney yamaca bakan bir kent. Çok dik... Bu resim başka bir yerden, Midyat ama şurada biraz hissedilebilir. Eğim ve yön durumu nedeniyle kuzey-güney yolları hep dik ve daha çok Abbaraların olduğu yer... Ve kuzey-güney istikametinde güneşi korumak daha zor ve daha dar yollar... Belki ikinci slaytta olabilir... Ama doğu-batı yönündeki yollar... Belki şu sol... Doğu-batı yönünde gidenler daha geniş, çünkü daha kolay gölgeleniyor. Kuzey’e bakan teras gölgesini cömertçe yere düşürdüğü için ve düz dolayısıyla ana yollara şey yapılmış tahsis edilmiş. Ana yollar düz gölgeli ama öbürleri daha pitoresk. Abbaraların kapandığı ve olabildiğince abbaraların denk getirilmeye çalışıldığı istikamete de doğu-batı istikameti. Evet yani güneşe karşı kurulmuş, güneşe rağmen, güneşi hem almak hem tutmak üzere kurulmuş bir mimarinin bugün pek çok tek tipleşmiş kişiliksiz yapılarda unuttuğumuz duyarlılıkları... Yani her şey güneşe karşı, ‘Yani nasıl güneşten korunabilirim?’ göre ölçeklendirilmiş, revaklandırılmış, saçaklandırılmış, gelişi güzel ya da ustaca yapılmış ama o güneş teması, bu göklerle kurulan ilişkideki kaynakları cömertçe kullanmış. Evet... Revaklar eğer bunun, revaklar ve saçaklar bunun bir çözümü ise, bir başka çözümü de tabi kuytu avlular... Avlular genellikle güneşi biriktirmek, ısınmak, bir takım sıcak duygulara bizi yaslamak gibi nedenlerle de sevecebileceğimiz yerlerken, Mardin’de tam tersi, kuytu olması gereken, hafif nem ve soğuğu üzerinde taşıması gereken, onun için genelde çökük avlular... Büyük yapılarda kat kat eğimden, eğim nedeniyle zaten kat katlanmak zorunda kalan, basamaklanmak zorunda kalan, terasların içinde gözetilmiş avlular... Çünkü kuytu olması gerekiyor, serin olması gerekiyor. Ve eyvanlar... Tabi buradaki eyvanlar aynı zamanda dolaşımı da üstlenen eyvanlar. Evet... ‘Mardin’i birkaç kelimeyle özetleyip, bir iki kelimeyle anlat.’ deseler, herhalde bir ‘güneş’ derdim, bir de ‘merdiven-basamak’... Ciddi oldukça dramatik bir eğime, bildiğiniz gibi oturduğu için her şey basamaklanmak zorunda... Bütün binalar arasında bir büyük basamak... Her şey birbirinin üzerinde... O kadar şey bir toplumda, İslam Kültürü içinde olan ve bildiğiniz gibi daha çok Arap Uygarlığı etkileşiminde olan bir yapıda, kaç-göçün bu kadar olmadığı tuhaf bir şey... Mesela Mardin’de kafes yok. Kafesin neden olmadığını bilmiyorum. Ben tabi sanat tarihçisi gibi buna güzel doğrulanmış, kanıtlanmış bir yanıt veremem ama hissim odur ki, kafesle örttüğümüzü, zaten basamaklı bir kentte açığa şıkartıyorssunuz. Bundan sonraki resimlerde görebiliriz. Zaten herkes birbirinin terasını görüyor. Tüm kent birbirini gözetleme halinde... Seyirlik bir durum… ‘Böyle bir kentte, zaten herkes birbirinin avlusunu gözetlerken, kafesi yapmaya gerek var mı?’ diye düşünüyor insan... Mutlaka daha geçerli bir gerekçeleri vardır. Ama benim oradan edindiğim bir ilhamdı doğrusu... Sağdakini değiştirebiliriz. Evet basamak basamak Mezopotamya’ya giden, bir büyük basamak olan şehir. Evet ötekini de.... Şimdi her ikisi de Zincirli’den bakıştı, (şimdi) döndük Zincirli’nin terasındayız ve arkamızı döndük, Zincirli’ye bakıyoruz. Zinciriye Mederesesi de başlı başına bir basamak... Müthiş bir üç boyutlu ilişkiyi barındıran; çökük avlu, teras, ön mekân, ayrı mekan tanımı, dillendirebileceğimiz, her biri için de ayrı sözcük aramak zorunda kaldığımız, bir muhteşem dizilim... Evet... Bu sefer aşağıdan yukarıya bakıyoruz, bu basamak basamak kente... Ve kendi kocaman bir merdiven olan kentte tabi geleneksel olarak merdivenin yapılması da çok incelmiş. Özellikle bu konsol merdivenler, benzeri geleneklerde, şekillerde olduğu gibi… Burada da birbirini ilhamlayarak, birbirinden öğrenerek, hep birbirini tekrar edip, ama biraz daha geliştirerek, belki süre gelmiş... Ama diyeceksiniz ki, ‘böyle bir kültür, nasıl bugünkü haline gelir?’  Çünkü bugünkü merdivenler de tam bir felaket... Yani ‘bugün Mardin’de ne problem var?’ derseniz, merdiven problemi var. Bu kadar merdiven üzerine yoğunlaşmış bir kültürde, merdiveni her türlü çıkardığı altı dolu, üstü dolu, orta kotlar merdiven, kabaraların altı merdiven, kendisi koca bir kent merdiven, ama bugünkü merdivenlerde kronik, kategorik bir hastalık var. Yeni bir binaya gidiyorsunuz, gayet muhkem yapılı, beton dökülmüştü, gayet Ankara’daki gibi, plan işte herkes Türkiye’de nasıl yapıyorsa o şekilde, tasarlanmış, ama merdivenlerinde bir sorun var. Bu da çok üzülünmesi gereken bir biriktirmeme, bir öğrenmeme hastalığı... Oysa eski, ilham %1’i şeyse, periler, Olimpos eteklerindeki perilerden geliyorsa, %99’u emek ve o emek ancak çok çalışarak, çok gözleyerek, çok özdeşleşerek, taş olarak, merdiven olarak, ancak bir merdivene baktığımızda, o merdivenin hem strüktürel gerilimlerini, hem de insanı çıkarken vereceği hazları, ya da sıkıntıları üzerimizde yaşayabilmek demek... Bunu yaşayamadığımız, bu özelliklerimizi, taşla taş olma duyarlılığımızı kaybettiğimizde, aslında esinimizi de çok büyük ölçüde yitiriyoruz. Evet. Yine ------ (?) merdiven... Bir kottan, bir başka kota giderken, o kadar çok seviye geçirmek zorunda ki, şu örnekte olduğu gibi, Midyat’ta... Bu ise çok eğimli bir yere, işte muhtemelen güney- kuzey istikametindeki yollardan birinde denk gelmeyen, şaşıran kotları, orada üç ayrı, orada bir merdivenler senfonisi vardı. Bu resim çok iyi değil ama, merdiveni daha pragmatik bir şekilde çözüp, çok heykelsi, çok plastik bir efekt yaratır, yaradılışını görüyoruz...

Mardin’de bir başka şey... Yine güneşe karşı, büyük satıhların küçültülmesi için verilen uğraş... Çok büyük düz satıhların, boşaltılması, hafifletilmesi için getirilen alt ölçekler, alt bölünmeler... Ve güneşte o sıcaklığı, o monotonluğu kırmak için yaratılan, getirilen desen hiyerarşileri... Şimdi bozulan, bozulan dokudan bir örnek... Bu çok hüzün veriyor tabi, insanın... O kadar çok öğrenilecek şey var ki, hem de betonun... Betonda değil tabi kabahat, betonla da çok şiir yaratmak mümkün, çok güzel şiirsel kullanmak mümkün... Ama bu o hoyratlığın, o sevgisizliğin, o hiç malzemeyle özdeşleşmemiş, beton gibi düşünmemenin, beton gibi hissetmemenin bir sonucu olarak getirilmiş olan maalesef bir ‘hasar‘ ortada... Evet... Buna benzer bir hasar Harran’da... Şimdi Harran ve benzeri yapılarda, gökle kurulan ilişki, o kubbe gökle kurulan temel ilişki türlerinden bir tanesi, yanı sıra aslında bir başka şey de çok dominant, yerle kurulan ilişkinin bir podyumla olması, bir toparlayıcı kaideyle olması, tıpkı bir heykel kaidesi gibi... Aslında çok da pragmatik bir yapı tarzı, tabiî ki bunları yapan Harranlı ustalar bir heykel yapayım diye yola çıkmamışlar. Sayısı belli olan çamur tuğlayla, sayısını unuttum ama küsurlu böyle 198 ya da 197 gibi bir sayı ancak onunla çok güzel kapanabilen, yani yapma bilgisiyle ve tuğlanın ustanın tuğla olarak çamurdan, tuğlayı gövdesinde hissederek yaptığı bir buluş... Bir de başka bir yerde daha var biliyorsunuz dünyada, bir de burada var. Böyle bir buluşu benzeşim yoluyla taklit ettiğimizde, ortaya çıkan, bir kere o kaidenin vahşileşmesi... Öbüründe kaide tüm o kubbeleri toplar ve bütünleştirir. Tek bir tepsi içinde tasarım halinde sunarken, isteyerek ya da istemeyerek, sonucu, ben sonuç etkisini söylüyorum, yapan usta bunu düşünmemiş olabilir... Yeni yapılan betonda o kaidenin ilişki kurulamayan, binayla ilişki kurulamayan, üzerine çıkılamayan, sırt yaslanamayan, hiçbir şekilde ergonomik ve dokunsal olmayan, sadece bir şiddet olarak yere konduğu bir modern versiyon. Özellikle şu orta kuşaktaki slayt, o bir mimar tasarımı... Çünkü bu kadar cahil olmak için ancak okumuş olmak gerekir biliyorsunuz. Sadece o kubbenin eğrisini görüp, onu da görmüyor ama diyelim ki kubbeyi gördü, ama esas ana temayı o kaide ve üst yapı, alt yapı ve üst yapı, o ikisinin birbiriyle şiirsel dokunuşunu görmüyor, değil mi. O alt tabi bildiğimiz yine bir apartmanda da yapılası olağan bir sistem... Oysa burada onu benzeştirmek, bir Harran Evi yapmaya çalışayım, onu da turuncu yapayım diye özenmeyip, Harran’daki o kaideden alt yapıdan ve üst yapıdan, o yerle ve gökle kurulan ilişkinin doğallından ve rahatlığından etkilenmesi beklenir bir tasarımcının... Belki bambaşka bir şey çıkar, belki bir kubbe çıkmaz. Ama oradaki duygu, oradaki bilgi, oradaki kuşaklar boyunca gitmiş olan yapma ve hissetme bilgisi aktarılmış olurdu. Onun olumlu bir örneğini gösteremiyoruz.

Avustralya’ya gidip, sonra da Mardin’e gidip benzer şeyleri hissettiğimiz, çok sevgili arkadaşım şimdi, şu anda aramızda... Onunla üzerinde düşündüğümüz, ileride başka bir yazıya dönüşecek olan bir şeyin, ana eskizi diyelim. Şimdi yine Sidney’e döneceğiz. Kaide probleminden, orada hissettiğimiz, Türkan arkadaşımın ismi... Türkan Uraz’la hissettiğimiz ve sorduğumuz soru Sidney’de şuydu; ‘Kim kimden nasıl öğrenmiş?’ Bu bizim üzerinde çalışacağımız, bir kaç ay daha, bir kaç belki yıl daha üzerini çiğneyeceğimiz yazının kod adı... Tabi daha bilimsel bir ismi gelecek mutlaka, iki nokta üst üste, üst başlık, alt başlık... Ama içimizden hissettiğimiz, onu orada kod haline getirdiğimiz, ‘kim kimden nasıl öğrenmiş?’... Çünkü esinlenmeyi, ilhamlanmayı, ama çok özdeşleşerek, onunla empati ilişkisine girerek öğrenmek olarak alıyoruz. Bir sorun var galiba...  Evet, hemen Sidney’e gelmiyormuşuz. Çok kısa bir dizilim daha...

Bu kez yine var oluşsal bir temayı içinde barındıran kapı; bir dünyadan bir başka dünyaya geçiş... Bu manevi olarak da dinlerde çok üzerinde durulduğu için, bir dünyadan bir başka dünyaya geçiş, mimarlar da bunun temsiliyetini bildiğiniz gibi, hep duyarlı yapmaya çalışmışlar... Özellikle dini yapılarda... Ama dini olması hiç gerekmiyor, herhangi bir yapıda, bir dış dünyadan, bir iç dünyaya, daha maddi, materyalist bakarsak, bir dış ortamdan, sınırsız boşluktan, daha sınırlı, daha sıcak, daha kontrollü, denetimli bir iç dünyaya geçişi, duyarlı mimariler hiç bir zaman küt diye yapmamışlardır. Deyimi yerindeyse, o her zaman bir geçişin, bir eşiğin, bir yerden bir başka ruh haline geçişin, ara aracı olmuştur. Ve bu da çeşitli ölçekler, çeşitli şekiller, çeşitli tiplemelerle, tarzlarla hayata girmiştir. Ama burada sırf o kolon-kiriş-saçaktaki, daha fazla indirgenemez, en yalın hali olarak, bir yerden bir yere geçiş...

Yine Harran’da Hasankeyf, pardon Hasankeyf Kalesi’ndeki geçişle, dış dünyadan Kale’ye geçişle, Zinciriye’deki Taç Kapı’nın ne kadar birbirlerinden öğrenmiş olduklarını, aralarındaki yüzyıllara rağmen, bu bir Roma olsa gerek, çok eski yani... Ama bu Ortaçağ, Artukiler... Ama aynı dil ve aynı geçiş halinin vurgulanışı... Evet... Kasımiye de yine aynı...

Bu Diyarbakır Diller Han... Burada biraz karikatürize olmuş. Düşünce orada var, yine bir yerden bir yere geçmek ve o geçişi işaretlemek... Geçişi; ‘sen burada değişiyorsun, bir başka yere geçiyorsun’ mesajını veren bir şey, ama biraz yanındaki özellikle, komik karikatür, melez formla birlikte... O tabi Deliller Han’da olmayan bir şey... Sahibi çok seviyormuş çakıl taşlarıyla formlar yaratmayı... Bu çakıl taşlarında geliştirilmiş bir Türk Motifi olarak hayatımıza girmiş. Ama kapıdaki duyarlılığı, ben biraz, kaba işçiliği... Ve Taç Kapı’dan... Taç Kapı’yla tabiî ki yarışamayacak naifliğine rağmen, çok da doğrusu olumlu buldum. Yine şimdi o ruh hali var. Ve üstelik de modernleşmiş ve dönüşmüş. Taç Kapı değil. Taç Kapı’yı aynen mükemmel yapsaydı, her halde bu kadar takdirimize mazhar olmazdı. Evet O geçiş ve eskiyle yeninin bir araya gelişi, eskiyle yeninin nasıl bir araya gelmesi gerektiği, gibi, mimarlıkla restorasyoncuları, mimarlık-bina bilgisi- elemanları çok meşgul eden o soruya bir kaç örneği Deliller Han’dan çağrışımla Viyana’ya taşıyarak sizinle paylaşmak istedim.

Hans Holein, biliyorsunuz yine o kapı hem kapı dıştan içeriye geçişin o kadar kritik anını güzel örnekleyen bir örnek olarak, hem de çok eski ve süslü, çok eski klasik, bir geleneksel yapının cephesine koyduğu, cesur, yürekli şeyle kapıyı örnekliyor. Yine Holein’ın Viyana’da Stefan Platz’taki tam o kilisenin karşısına getirdiği cüretkâr yapı...

Burada, aslında benim pek de sevmediğim, mimarlık dilinde öğrencilerimizin nedense çok benimseyip, çok hoşlandığı, bir terminoloj, bir sözcük ve ‘gönderme yapma’... ‘Burada hocam işte şuna gönderme yapıyorum, burada referansımı buradan alıyorum, burada şuna göz kırpıyorum’, gibi konuşmalar, tabi atölyede çok geçer biliyorsunuz. Öyle bir nokta gelir ki, ‘ne olursun bir şeyi de gönderme, bırak dursun yerinde, ağırlığıyla, onuruyla kalsın’ dediğiniz olur. Ama bu özellikle, Post-modern Mimarlık’ta gönderme yapmak, referans vermek, göz kırpmak, çok güncel ve sevilen bir argüman oldu biliyorsunuz. O terimlerle konuşursak, bu bina da göndermelerini iyi yapıyor. Diyelim ki o burnunu meydana çıkarışı, işte tam da karşısındaki kilisenin burnunu çıkarışı gibi... İşte gökle kurulan ilişkide, oradaki yapıların her biri, kendi dönemine göre bir tarz geliştirmiş; kimisi dik çatı, kimisi kubbeleşmiş, kimisi düz... ‘Ben de böyle yaparım’ diyor. ‘Ben de çağımı, o şekilde, böyle beş metrelik bir konsolla ifade ederim.’ Ama yine de esas olan gökle kurulan ilişkideki bir gramer, yeni bir gramer oradadır.

Ama yanımdaki yapıyla, olabildiğince muhafazakâr bir şekilde birleşirim, ondan sonra biraz tuhaflaşırım... Ve bu da bütün dünyada tekrar edilir. Biliyorsunuz, Ankara’da falan çoktur, böyle yapılar... Bir yere kadar gelir, ondan sonra yok olur, kaybolur. Birazcık o arsız cam karagözlükler gibi, insanın nereye baktığını belli etmeyen, samimiyetsiz cam... Ama sonuç olarak, pek kendini sevmesem de, böyle bir meydana yapılabilecek, cesur ve çağını temsil eden, Post-Modern ise Post-Modernliğini de cesur bir şekilde ve üsluplu koyabilen bir örnek...

Yine Viyana’da Hundert Wasser’in meşhur, çılgın evi... Aslında bütün o çılgınlığına ve bütün Viyanalıların efendiliğine, mimarilerinin ve kentlerinin donukluğuna ve terbiyesine, disiplinine karşı yapılmış bir protesto gibi, şunu değiştirebiliriz... Bir gecekondu doğallığı, gecekonduların üst üste yığılmasından ve o yığılmadan da oluşan pitoresk görüntünün ilham kaynağı olduğunu bu yapıya, biliyoruz... Ama işte yine Viyana’daki birikmiş mimarlık kültüründen bazı ilham kaynakları da yok değil. Yine o da yanındaki yapıyla, terbiyeli bir şekilde ilişki kurup ondan sonra çıldırıyor. Yine işte köşeyi dönerken, köşe dönülmesi gerekir biliyorsunuz ----(?) Köşe köşeliğini bilmelidir, şimdiki gibi sadece rant, her santimetreye kadar köşeyi kullanmak değil. Köşe kişiliğini korumalı... O köşe kişiliğini biraz çocuksu ve eğlenceli buluyor. Ve içeriye avlu -------

Evet meşhur Karl Marxhoff, 1927’ler tahmin ediyorum. ’27 olsa gerek... Ama demin o Hunderdwassre’in eğlenceli mimarisindekine benzer aslında düsturlar barındırıyor. Yani Hunderdwasser aslında, Türkan’la ‘kim kimden öğrenmiş’ diye aylardır düşündüğümüz sorunun cevabını da içinde barındırıyor aslında... Hunderdwasser, Karl Marxhoff’a bakmış. Bakmış olmalı; o kuruluşu, o bir yerleşim planı, -izim yaratma tarzına rağmen, yeryüzündeki bütün o oynaklığa (?) / hoyratlığa (?) rağmen, çok büyük bir kütleyi, kentsel ölçekte biraz iri, iri kıyım bir kütleyi, küçük hale getirme, daha sevimli bir hake getirmek için, Karl Egli’nin de başvurduğu kütle oyunlarına, o başka şekilde yaklaşmış. Evet bunları başka şekilde dizmişim ama,  bu Karl Marxhoff’tan daha önce, 3-4 yıl önce yapılmış, bizim Holzmeister’in bir sinagogu...

Bu arada hemen küçük bir parantez içinde dedikodu, Holzmeister çok insanlarla iyi geçinen, çok sevilen, çok seven insanların bir kişiymiş. Dediler ki,  hayatı boyunca bir kişiyi affetmedi, o da Karl Marxhoff işini ona vermişlerdi, sonra ondan aldılar. Karl Egel’e verdiler. Asla bunu affetmedi, hayatının sonuna kadar, die... Onun için bu binaya daha başka bir gözle baktık. Çünkü bu Karl Marxhoff, işini almasına neden olan bir yapısı, ondan 4-5 yıl önce yapılmış, ve bence Ankara’daki Holzmeister, asık yüzlü, biraz otoriter, hafif faşizan devlet ciddiyeti... Yapılarında hiç izlenmeyen, çok daha plastik, çok daha serbest, çok daha modern diyeyim. Daha Modernist tavrı, 1924’te yapmış. Sonradan neden bu plastiği ve rahatlığı bırakıp da, daha sıkı bir disiplin içine girmiş, onun başka gerekçeleri var. Ama bu yapı bize neredeyse o çok tarihte bir şey olmuş olan köşet (?) yapısı olmuş olan Karl Marxhoff yapısı kadar hatta bazı yönlerde, olan daha ölçekli daha sıcak bir yapı olarak geldi. Ama yine de birbirlerinde, ondan sonraki Karl Marxhoff’un bundan öğrendiğini de bazı şeyleri düşünmek, o kadar da zor olmasa gerek...

Evet, yine yerle kurduğu ilişki, o ortadaki avlu vs.... Ve çok yeni yapılmış bir yapı da, hemen bu Holzmeister’in yapısının karşısında.... Onu da, ay şok özür dilerim. Holzmeister’in yapısına uzun uzun bakıp, ‘ben bu binaya nasıl göz kırpmalıyım?’ diye düşünmüş olsa gerek. Çok başarılı göz kırpmamış belki ama, işte o çıkıntılar, o geometrik morfolojiyi bir anlamda sürdürerek, ona saygıda bulunmuş. Tam karşısında... İki yapı birbirlerine bakıyorlar. 

Evet, buradan yine o klasiğin boyunduruğu temasına geri dönersek yine kolonlar, kolonat, arkad ve vazgeçilmez, alınlık, çeşit çeşit şekillere giren bir gökle bir şekilde bakışmanın bir şeyi olarak,  çözümü olarak, işlevini yitirerek çoğu zaman, sadece bir hat haline gelen bir alınlıkla, binalara kaide oluşturan o kolonat temasının, çeşitli yıllarda karşımıza çıkışına bir örnek... Sağdaki Adolf Loos’un meşhur Viyana’daki bir yapısı... Kaidenin baskınlığı, kaidenin bütün yapının diğer taraflarını toparlayıp, böyle bir ana kütle olarak yere oturtmasına bir örnek... Şunu değiştirebiliriz herhalde... Ya da ikisini de değiştirelim.

 

Evet Klasik Mimari’deki o doğa’dan, ya da doğayla benzeşimden kaynaklandığını en başta tartıştığımız ve Klasik mimari’nin üstünlüğünü de onunla savlayan bir mimarinin, sadece dekoratif bir temsiliyet haline gelişi, alınlık temalarında, Postmodern Mimarlıkta çok tüketilen bu alınlığa bir örnek... Bu ise bir başka, doğayla kurulan hafif çarpık diyebileceğimiz bir ilişki, doğa’dan örneğimi alayım derken direk doğayla benzeşim içine girmek.... ---- meşhur Macar mimar Makoviç’in bir yapısı... Ve herkes sistemde aslında doğa’dan alıyor örneğini, temeline inersek, özüne inersek. Ama bir tanesi doğru Klasik, Rasyonel Klasik, sadece prensipleri alıyor, öbürü ise olduğu gibi alıyor.

Ama yine mesela Makoviç’in göz, her binanın cephesi aslında onun gözleri, işte ağzı kafasıdır gibi bir banalleştirilebilecek, çok kolay banalleştirilebilecek karikatürize edilebilecek bir özellikle yapısını, göz, aslında göz şekli vermesi... Sadece o gözleri değiştirelim. Evet Ankara’dan iki yapı... Yine bilin ki ikilik, bilin ki çift gibi... Birisi ‘klasik’in dejenere olup, birinin de doğallığın, sözde doğallığın gülünç bir şekilde hayatımıza sokulduğu bir örnek. Evet. Çakmaktaş koydular onu Ankaralılar... Soldaki yapıyı, ‘Çakmaktaş Apartmanı’ diyorlar. Evet buradan tekrar Sidney’e gidiyoruz, birkaç arkadtan sonra kaçınılmaz olarak Opera’yı gezdirip sizi bırakacağım. Yine orada da bu saçaklar, ‘klasik’in düsturlarıyla, ‘klasik’in ağırlıkları ya da ‘klasik’in özümlenmiş sadece ilkelerine indirgenmiş halleriyle bir sürü şekillerde karşımıza çıkan örneklerdi. Kent makro-formunu yumuşatan, beraberinde, kimisi megafon ölçeğine taşınan iri yapıların da sertliğini kıran, önemli bir mikrofon ögesi gibi geldi bize, arkadaşımla gezerken ve fotograflarken. Mekan tanımlama ve düzenleme arketipi olan saçaklar, Sidney’de, neredeyse kentsel tasarımın en etkin ortamı konumuna gelmişlerdi. Ve iklim verilerine uygunluk yanı sıra, görsel etki üzerine çeşitlemeler idiler. Çoğu orada olsa da olur olmasa da olur, tabi iklimsel olarak işe yarıyor ama, bir çoğu artık çığırından çıkmış bir örtme, saçaklama, kolonlama, eskiyi modernleştirme, moderni biraz eskiye benzer hale getirme, gibi çeşitli işlevler, çeşitli anlamlar yüklenebilen,  her uçtan da gelen, burada mesela, Modern düzgün dürüst bir yapıya bir Klasik hava, bir eda verilmek istenmiş. İşte burada keza... Bazıları da tam tersi, Klasik yapıların önünü biraz modernleştirme.... Bazen yapının tümü, tümü ya da büyük bir kısmı bir saçak halinde yorumlanan, saçağın saçaklıktan çıkıp, artık bir başrole taşındığı bir ‘saçak-omanya’ ile karşılaştık Sidney’de... Evet, ikinci, daha sonraki... Bunlar ilhamlarını çok değişik yerlerden alabiliyorlar; çadır saçaklar, şemsiye saçaklar, tüy saçaklar, salkım saçak saçaklar, düzgün ve dürüst çok mazbut saçaklar.... Sanki öyle geldi ki bize arkadaşımla gezerken, bu Avustralya’daki saçaklar, Avustralyalı mimarların saçaklar için yeni bir terminoloji, yeni bir sözlük geliştirmeleri gerekiyor. Çünkü biz de çok kullandığımız bir şeyin, yüzlerce ismi vardır şeyde, Eskimolar’da da sınırlı bir ‘vocabulary’lerine rağmen, kar için onlarca değişik sözcük olduğu gibi... Evet, bunların çoğu da zaten bir işe yaramayan saçaklar... Mesela sağdakinin bir işe yaradığı hakkında, herhangi bir ferasetimiz doğrusu olamadı. Ama iyi duruyordu orada... Evet bir işaret , bir yer işaretliyordu. Bir bazen ‘landmark’ oluyordu. Bunlar bazıları masum saçaklardı, hakikaten Klasik Mimari’deki o ‘portiko’ kavramının günümüzdeki taşıyıcısı... Yani bir Akdeniz Mimarisi’nde portiko nasıl vazgeçilmezdir, çünkü iklimdir, çünkü insanlar onun altında sosyalleşirler, giderler gelirler... Onun gibi anlamalar taşıyan masum saçaklar da vardı. Evet. Biraz masumiyetini kaybetmiş, ama kentsel ölçeğe taşınmış, başlı başına bir mimari iddia olmuş, başlı başına bir tema olmuş ve özerkleşmiş adeta... Yani yapının bir kenarına onan bir saçak değil, yapının tümünün saçaklanması konumuna getirilmiş örnekler de vardı. Söz gelimi bu, işte sokağa bir tül gibi, bir petek gibi örten bir saçak... Ki aslında saçak da değil, çünkü o yağmur ve güneşe de karşı biliyorsunuz bir şey, faydası yok. Camı da yok çünkü... Ama orada öyle bir tanım, çünkü gökle ilişki kuruyoruz. Çünkü gökyüzü, o büyüklüğü altında ezildiğimiz gök kubbenin ölçeğini kırmaya çalışıyoruz. O bakımdan anlamlı. Her şeyi faza fonksiyonelist, fazla ortodoks modernistler gibi bir işleve bağlamak durumunda değiliz. Onun işlevi var. Onun işlevi kentte bir ölçek ve yer duygusu kazandırmak. Keza bu diğerleri, bu Singapur’da birbirine benzeyen, vahşi kapitalizmin en son noktası yapılar için de,  farklılaşmak gibi bir gereği var. O farklılaşmayı, ama katmerliyerek saçakları bu sefer... Binanın önü zaten, bu hiç olmazsa o gök kubbeyi aşağıya indiren köpükler diyeyim, çelik köpükler, burada binanın tüm yüzünü kaparken, yer yer kanopiler haline gelirken hızını alamayıp bir de saçak koyunca, tabi gerekliliğini çok sorguladık. Ama farklılaşmak, kimlik kazanmak gibi çok insani ihtiyaçların yanı sıra, tabi burada gelip geçen, ekvator yağmurunun da hakkını vermek lazım, çünkü bir anda yağmur boşalıyor, bir anda da ortalık kuruyor. En azından bu çok iyi bir örnekti. Bütün o peteklerin, aşırı noktasına, aşırılığına rağmen, oradaki o çadır bezi, tam da Singapur için gerekliydi. Çünkü yağmur yağacak, su gidecek, üç dakika içinde de güneşten kuruyacak.

Bunlar saçakların en uç noktalarıydı. Zaten bir kapalı mekândayız, büyük bir hava alanındayız. Bu hava alanlarında son zamanlarda çok yapılan bir şey olduğu izleniyor. O büyük mekân içinde yine gök kubbeyi yeterince indirememiş hissine kapılıyor mimarlar, bir mekan tanımlayıcı olarak, oraya bir ölçek katacak, bir kat daha, baktılar iyi olmuyor, bir tane daha neredeyse elinizle ulaştığınız her yerde sizin için bir saçak yapılıyor. İç mekân saçağı... Yani bu Klasik’te tabi pek olmayan bir şey... Bu o bakımdan çok modern bir yenilik.

Evet. Adım adım....

Ama kuruluşu ve orada hissedilen mekânsal deneyim yelekenden önce herhalde bir tanker estetiğiydi. Tek bir ağacın, aslında bu doğal bir burun bildiğiniz gibi... Gerçi kayalık bir burun ama doğanın şiddetli bir müdahaleye uğramış şekli... Aslında doğayı sevelim, doğayı ezmeyelim, doğaya yumuşak dokunalım tavrının tam tersi... Doğayı şiddetle ezip yok eden, orayı dümdüz bir tabla, bir tepsi haline getiren çok cesur bir şey... Ama bu da bir başka insanın doğayla kurduğu ilişki tarzı... Çünkü ancak o sterillik ve o şiddetle insan çevresindeki doğayı belki daha çarpıcı olarak hissedebiliyor. Orada işte çiçekler, böcekler, kayalar... Hele o kayalardan yapılmış, gülünç, gösterdiğim o apartman gibi bir doğa benzeşimi, doğa tutkusu yapılsa belki doğa bu kadar dramatik hissedilmeyecek burada...

Evet, bir gemi, yüzen bir gemi izlenimi bize bir ilham kaynağı olarak, metafor olarak daha doğrusu çarpıcı geldi. Zaten metafor herhalde mecaz mimarları, öğrencileri cevaplar bulmakta çok yönlendiren araçlar... Bazı metaforlar ilgisiz ve dillendirilmese daha iyi olur, şeklinde olabiliyor. Biz onu stüdyoda çok konuşuyoruz. 'Yani çok güzel bir şey yapmışsın ama sakın mecazından bahsetme, kimseye söyleme bu sende gizli kalsın’

Evet adım adım... Çok tuttum biliyorum ama adım adım Opera'ya doğru gidiyoruz, ve bitecek. Buradaki saçakların hiçbirinin bir işlevi yok. Yani olamaz da... Mesela şu saçak sokağın ortasında duruyor. Zaten orada bir sürü şemsiye var zaten bir arkad var, bir bulvar kafesi.... 'Zaten o da ne iş yapar acaba?' diye baktığımızda, tabi yere yakın işlevsel saçaklar bunlar... Bir şekilde bütün yollar Sidney'de Opera'ya insanı yönlendiriyor. Yani kör de olsanız oraya gidiyorsunuz. Çünkü bir insan seli, hiçbir şey görmeseniz de o saçakların hareketi yönlendiren, oraya giden insan seli zaten sizi oraya götürüyor. Bunlar da, o bakımdan hareketi yönlendirici böyle kinestetik bir gövdesel keyif verici unsurlar olarak hayata katılıyor. Sağdaki biraz daha belki saçak, anlamlı bir saçak... Çünkü Opera'ya çok değişik şekillerde ulaşılabiliniyor. Başlıca iki tabi... Bir daha 'intim' bir ölçekten, deniz kıyısından, böyle bir yere inerek bir saçağın altından, bakmadan ürkmeden... Bir tane de arkada görüyoruz Opera'yı, bir tane de bir İnka mabedi gibi törensel ruhani bir şekilde ulaşıyoruz. Bu daha 'intim' ulaşmak için, güzel ölçekli, cam kirişleri de cam, şeyleri de cam, detayları her şeyi camdan varla yok arasında cisimsizleştirilmiş bir saçak... Tabi cisimsizleştirme, maddeyi kaçınılmaz olarak mimarlığın ortamı olarak, maddeyi, maddesizleştirmek yok etmek, yok kılmak, azaltmak sıfıra indirmek, hem soyutlamak şekiller olarak soyutlamak, madde olarak da en aza indirmek, çok saygın bir çaba mimarlar için. Evet. Pek de şeyin, Opera'nın fazla kadrajlanmadığı bir binayla olan resim ve ona giden arkad... Yani bu aslında uzun yılar olmayan, daha önceki resimlerde çok çirkin iki tane apartman görünümlü bir yapı iken, son yıllarda, kazara bizim gibi turistlerin kadrajına girerlerse, Opera'ya daha hiç olmazsa güzel bir fotojenik bir şey olsun diye, fotojenikleştirilmiş bir bina... Bina olarak ama arkad olarak da bütün yolların oraya gittiği düşünülürse çok anlamı bir şekilde bir mega form, bir mega arkadla yolu bu Belalong Burnu'na yönlendiren bir büyük arkad... Evet. Çok klasik tabi, yani o Utzon'un müthiş Modernizm'i, Modernizm'i gerçekten çok iyi anlamış. Klasik'ten... Dikleşmek zorunda kaldı, strüktürel olarak belki dikleşince iyice yelkene benzedi. Bu kaçınılmaz bir benzeşim... Ama başka benzeşim kaynakları bize doğrusu daha çarpıcı geldi. Evet öbür slaytlar. Yani yelkenliden önce herhalde bir gemi bir tanker benzeşimi olsa gerek diye düşündük. Bir gemi güvertesinin sterilliği, kuruluğu, ağaçsızlığı ve mekanikliği, makineliği aslında bu binayı karakterize eden bence en önemli şeylerden biriydi, yelkenlere gelene kadar... Yelkenler üst yapıya ilişkin bir gönderme olabilir. Ama kuruluşu ve orada hissedilen mekânsal deneyim yelkenden önce herhalde bir tanker estetiğiydi. Tek bir ağacın, aslında bu doğal bir burun bildiğiniz gibi... Gerçi kayalık bir burun ama doğanın şiddetli bir müdahaleye uğramış şekli... Aslında doğayı sevelim, doğayı ezmeyelim, doğaya yumuşak dokunalım tavrının tam tersi... Doğayı şiddetle ezip yok eden, orayı dümdüz bir tabla, bir tepsi haline getiren çok cesur bir şey... Ama bu da bir başka insanın doğayla kurduğu ilişki tarzı... Çünkü ancak o sterillik ve o şiddetle insan çevresindeki doğayı belki daha çarpıcı olarak hissedebiliyor. Orada işte çiçekler, böcekler, kayalar... Hele o kayalardan yapılmış, gülünç, gösterdiğim o apartman gibi bir doğa benzeşimi, doğa tutkusu yapılsa belki doğa bu kadar dramatik hissedilmeyecek burada...

Evet, bir gemi, yüzen bir gemi izlenimi bize bir ilham kaynağı olarak, metafor olarak daha doğrusu çarpıcı geldi. Zaten metafor herhalde mecaz mimarları, öğrencileri cevaplar bulmakta çok yönlendiren araçlar... Bazı metaforlar ilgisiz ve dillendirilmese daha iyi olur, şeklinde olabiliyor. Biz onu stüdyoda çok konuşuyoruz. 'Yani çok güzel bir şey yapmışsın ama sakın mecazından bahsetme, kimseye söyleme bu sende gizli kalsın.' dediğimiz olur, çünkü o benzeşimin aslında hiçbir ilgisi yoktur konuyla... Ama nereden esinlendiği önemli değil, sonunda yapılanın değerleri önemli... Evet ikincilere gecelim. Evet, özellikle sağdaki kolaj herhalde her köşesiyle bir gemi mekanikliğinde, gemi titizliğinde, presizyonunda, kuruluğunda bir görüntüler dizisi... Keza soldaki de öyle... Bu kabukların ki kabuk değil tabi aslında bu, ama biliyorsunuz, kabuk olarak çözülmedi bu bu doğan... Sidney Opera Binası bizlere hem bir başarının, hem de bir başarızıslığın çok hüzün veren bir öyküsü gibi geldi... Bütün öyküsü tabi hüzünlü... Şeylere, çok iyi bildiğiniz bu efsaneleşmiş detaylara girmiyorum. Nasıl olsa hepimiz çok iyi biliyoruz, nasıl kazanmamıştı da başka biri geldi, onu işte 'Beyler esas projeyi elemişsiniz.' dedi. Bunları atlarsak bana en çok dokunan, Utzon'un bu binayı gelip hiç görmemiş olması... Çünkü o Arup'la incecik kabuk formunu çözmede geçen uzun yıllar sonunda ve Utzon'un mükemmeliyetçi ya da en mükemmeli ve yapmak istediği o kabuğu yapmak için geçirdiği çok zorlu yıllarda biliyorsunuz Avustralya Hükümeti devrilmiştir. Çünkü tahmin edilemeyecek kadar müthiş bir bütçeye çıkmıştı yapı. Ve sonuç olarak Utzon vazgeçip bu işten, yani bırakmak şeklinde değil, bilmeyen belki öğrencilerimiz vardır diye hatırlatayım. Bırakmak şeklinde değil ama onun koşullarıyla çalışmayı sürdürmediği için hükümet ben bu koşullarla çalışamam dediği bir proje... Sonra dört ya da beş Avustralyalı mimara, mimarın tayin edildiği yani hükümetçe tayin edilerek bitirdiği ve mimarların, mimarlar odasının ikiye ayrıldığı Utsoncular ve karşı-Utzoncular olarak, bir mimari muhalefetle savaş odağı olmuş olan bir bina... Ve böyle bir binayı tabi sonunda mimarının gelip görmemesi, tüm şeyleri reddedişi, davetleri reddedişi, ama bir şeyi daha reddedişi, yıllarca ondan bütün yapılan röportajlarda hep bir dedikodu beklenmiş, bütün mimarlık eleştirmenleri tarafından işte daha popüler medya tarafından; 'Bina aslında benim yapacağım gibi hiç olmadı. Çok kötü oldu.' gibi bir şey... Ama o hep çok onurlu, çok ketum bir şekilde, 'o harika bir binadır, o bir rüyadır.' demekle yetinmiştir. Evet, belki de biz dedik tabi gelmiş ve gizli bir şekilde kıyafet değişimiyle görmüştür ikimiz... Ama gelmediği söyleniyor. Bu konuda çok istihbarat var. Daha sonraki slaytlar lütfen...

Evet, bu 'başka daha nelerden esinlenmiştir', diye sevgili arkadaşım Türkan'la burada Beleleong Point'te durmuş bakarken ard arda fikirler geçiyordu aklımızdan... Bir kere çevredeki bazı sahil koylarında olan kırmızı kayalardan çok esinlenmiş gibi geldi bize... Bilmiyorum siz de paylaşır mısınız, çünkü o kaide aslında bu yapının ana fikirlerinden biri, hep yelkenleri ve kabukları, kabuk olmayan üst yapısı, tonozlarıyla tartışılan bir yapının aslında insan ölçeğinde, göz hizasında ve deneyimsel şeylerle, çatılarla, içinde hiç ilginiz falan yok biliyorsunuz. Ayrıca köprüsü ve ona doğru sanki bir gemi gibi yüzen bu Opera, çok da hoş bir çift oluşturuyorlar. Ama bu çift oluşturmada o podyum, o gemi gibi haliyle, ona doğru gider izlenimiyle herhalde büyük bir rol üstleniyor. Sadece o değil.