Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Türk Mimarlığının Geleceği"

tarih: 
03/08/2006
poster: 
Turk Mimarliginin Gelecegi.jpg

 

 




“Türk Mimarlığının Geleceği”





Tarih: 8 Mart 2006


Saat: 14.30

Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.



Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 26. konuşmacıları, ‘Türk Mimarlığının Geleceği' başlıklı tartışmayla Türk Mimarlığı’nın genç dönem temsilcilerinden, Mim. Ayşe Hasol, Mim. Emre Arolat ve Mim. Murat Tabanlıoğlu olmuştur.

Tartışma 8 Mart 2006 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.

Konuşmacılar hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/ayşe-hasol-ertekin  http://www.yunusaran.org/emre-arolat ve  http://www.yunusaran.org/murat-tabanlioglu adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Konuşma Özeti

Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.

 

“Türk Mimarlığının Geleceği”

Mim. Ayşe Hasol

Mim. Emre Arolat

Mim. Murat Tabanlıoğlu

 

 

Emre Arolat: Herkese iyi günler, ben Emre Arolat… Bu Yunus Aran Birlikteliği’nin aslında çok önemli olduğunu düşünyorum. Hakikaten bir motivasyonla yapılan işlerin, bu türden bir motivasyonlarla yapılan işlerin, önemli katlılarının bulunduğunu ve bunun sayısının artmasının da bir ülkenin bulunduğu noktayı göstermesi açısından ilginç olduğunu düşünüyorum. Altı yıldır böyle bir şey yapılıyormuş. Ben kendi utancım olarak, bundan daha yeni haberdar oldum. O yüzden böyle bir şeyi de söylemek istedim.

Konunun ‘Türk Mimarlığı’nın Geleceği’ gibi bir başlığının olması, bu birlikteliğin ve bu paneli düzenleyenlerin ortak bir kararı… Aslında daha evvel, Murat ve Ayşe’yle, internet üzerinden bir iki yazışma yaptık, ve onların değinmek istediği başlıklarla ilgili, bazı konuşmalarımız oldu.

Benim açmak üzere ortaya koymak istediğim bir iki şey var. Bir gelecekten bahsederken, tabiki kurulduğu durumu ve bu geleceği hazırlayacak olanları -yani- geçmişte olanları, bir defa hatırlamakta fayda var. Cumhuriyet Dönemi diyebileceğimiz Türk Mimarlığı’nda, Yüzyıl’ın ilk yarısına denk gelen iki önemli kırılma var. Bir tanesi orta yöne denk geliyor aslında, biri 1920’ler… Belirli bir Modern Hareket’in dünyada artık iyice göz önüne çıkması durumu varken, Türkiye’de neler oluyordu? Bu ilginç bir okuma konusu bence…

Sonra ‘50’ler… Yani Türkiye’de genel sistemin aslında bir kere daha sorgulanmaya başlandığı… Farklı düzlemlerin oluştuğu, farklı motivasyonların oluştuğu bir devrede, mimarlık, mimarlar, örgüt olarak veya işte tek tek, nasıl pozisyonlar aldılar? Bu da ilginç bir konu aslında… İrdelenmesi gereken bir şey…

Sonra da, daha yeni bir kırılma olarak ‘80’ler dönem olarak ilginç bir noktada gözüküyor. Başaka bir açılımı var. Bizler, şu anda masanın başında oturanlar, Murat biraz bizden epeyice yaşlı ama, Ayşe’yle biz bu şeydeyiz… Bizler ’80 sonrası mimarlık yapmaya başlayan bir kuşağız. Ama üçümüzün de ortak bir noktası, ebeveynlerimizin de bu işin içinde olması. Onu şimdi hissettim, birden bire düşündüm. Murat’ın babası, Ayşe’nin anne ve babası, benim annem ve babam… Aslında bizler biraz, mimarlığın, ister istemez içine doğan ve mimarlıkla birlikte büyüyen, belirli bir yaşa geldiğimizde de, belki ister istemez mimar olan tipleriz. O anlamda, biraz belki bugün bizimle birlikte, bizim çağdaşlarımız olan kuşağa göre, bu bir şans veya şanssızlık denilebilir, nereden baktığınıza bağlı… Bu ‘50’ler ve ‘60’lar döneminde yapılan, ‘70’lerde de artık bizim gözümüzü açtığımız zamanlarda yapılan işleri de birebir görme, onların içinde yaşama, işte bürolarda o maketler, çizim aletleri, bir mimarlık bürosunun ne olduğunu tanıyabilme yönünde de, biraz böyle şanslı olduğumuz noktalar var.

Dolayısıyla ‘80’lerdeki kırılmayı ben kendi adıma, önemli bir biçimde hissettiğimi düşünüyorum. ‘50’lerden pek haberim yok. Tabi sadece okumakla biliyorum. Ama ’80 sonrası konjonktürel durumun, epeyice, bambaşka, Türkiye’de bambaşka bir yere gitmesi… Mimarlığın bundan nasıl etkilendiği? Mimarların bu noktalarda nasıl pozisyon aldıkları? Bunlar galiba önümüze bakmak için, geleceğe bakmak için iyi veriler. Bunların üzerinde durulmasında fayda görüyorum. Bu arada dünyada neler oluyordu? Merkez ülkeler diyebileceğimiz ülkelerde hangi türden etkinlikler, mimarlık etkinlikleri vardı? Bunarın bizim ülkemizde yapılanlarla, gerek ‘process’ olarak, gerek bitmiş ürün olarak, ne tür benzerlikleri var? Ne tür farlılıkları var? Hangi yönlerden, işte ‘biz’ ve ‘onlar’ dediğimizde… Hatta bizim büroda bir arkadaşımız konuşurken, yabancılardan bahsederken, böyle ‘adamlar’ diyor mesela… O ‘adamlar’ denen şey, hakikaten çok homojen bir şey midir? ‘Biz’ ve ‘o adamlar’ mı var? Yoksa bu daha heterojen bir yapı mıdır? Bize benziyenler var mı? Biz birşeyler yaparken, onlar ne yapıyordu… Gibi bir takım şeyer üzerinde durulabilir.

Bu açılımı, ‘80’lerde biz yaşarken, belki merkez ülkeler ‘60’ların ikinci yarısında başka türden, daha toplumsal motivasyonları olan bir açılım olarak yaşadılarsa da, bana hep ilginç gelen, bu ’68 kuşağı mantığının veya oluşumunun, bizim ’80 kuşağı veya ’80 sonrası kuşağı denen motivasyonumuzla çok ilginç benzerlikleri var. Ama taban tabana zıt bir durumu da var, aslında bir ortaya çıkış sebebi olarak… Bir tanesi tamamen toplumsal motivasyonlardan, diğeri ise hepimizin bildiği bir takım, ‘kolay yapma’, çabuk yapma, hemen yapabilme, çabuk sonuç alma üzerine kurulu bir mantık… Mimarlık bürolarımız, bugün bizler, biraz daha işte yavaş yavaş kendi bürolarımızı yönetmeye başladığımızda, bunardan nasıl etkileniyorlar… Bizimle birlikte çalışan göreli daha genç arkadaşlar neler bekliyorlar? Çünkü geleceğin mimarlığını konuşuyorsak, belki onların yapacağı mimarlık devreye girecektir, bu konuşmada… Söz gelmi onların çok çabuk başarıya ulaşmak, herşeyi çok kolay yapabilmek gibi ön isteklerini olduğunu görüyoruz. Bunu sadece ben kendi büromda değil, işte biraz evvel sözü edilen üniversitelerde de görüyorum, izliyorum.

Burası benim kendi mezun olduğum okul… Yani böyle hep bir şey vardır, söylenir ama, burası biraz gerçek; o meşakkat denen şeyin, itina denen, böyle çok çalışılan durumun, biraz gevşemeye başladığını görüyoruz. Bilgilere çok kolay ulaşıldığını, o yüzden çok bilgiye, çok fazla sayıda bilgiye ulaşılabildiğini… Ama böyle olunca, yüzeyde kat etme hareketinin… Mesela bizim kuşağa göre bile çok hızlı olabildiğini, ama aşağıya doğru derinleşmenin, bu sayede, ya da bu durumda olamadığını da görüyoruz. Bu bundan sonra mimarlık bürolarını, veya Türkiye’de yapılan mimarlığı nasıl etkileyecek? Çünkü herşey hızla görülebiliyor. Ben üniversitedeyken, Türkiye’de herhangi bir adı sanı duyulmuş, uluslararası başarıları olan veya bilinen bir mimarın, Türkiye’de konuşma yapması, yaptığı binaları göstermesi ve bir tartışma ortamının ouşması, çok imkansıza yakın, çok zor bir şeydi. Ama söz gelimi şu anda, bildiğim kadarıyla 17-18 tane işte dünyada bildiğimiz mimarların neredeyse hepsi, son dönemde Türkiye’ye geldiler. Hatta birkaçı birkaç kez geldiler. Bu türden organizasyonlar artık iyice artık kanıksandı. Yani biz böyle Allah gibi bakardık bazı durumlara, şu anda yani işte böyle ensesine vurmaya falan başladı öğrenciler… Bunlar tabi çok etkli, bizi de etkiliyor, ve bundan sonrasını da etkileyecek.

Bir konu, bütün bu sistem ve hepimizin içinde bulunduğu mutlu dünya diyeceğim. Çok fazla sorgulanmayan. İşte duruma ayak uydurduğumuz. Gelen projeyi, kendi kafamıza göre, bilgimiz dahilinde yaptığımız. Ve mimarlığı hep böyle yapıp-etmek, daha çok yapmak, daha çok becermek, çabuk yapmak, fiyakalı yapmak ve işte iş görmek adına yapmak gibi bir motivasyonun; bundan sonra mimarlığın topumsallaşmasını iyice mi imkansız hale getireceği, veya bundan sonraki dönemde, bu ‘mimarlığın, toplumsallaşması’ diye kişisel olarak benim çok önemsediğim, yani mimarlığın bir ‘elitist meslek’ olmasının dışına çıkması, ve merkez ülkelerdeki gibi aslında toplumun bütün katmanlarına yayılan bir hizmet haline gelmesi, acaba becerilebilinecek mi bu motivasyonlarla… Belki bunların üstünde de durulabilir diyerek, fazla da uzatmadan, sözü Ayşe’ye bırakmak istiyorum.

Ayşe Hasol: Belki bilmeyenler olabilir, Yunus Aran benim kuzenim… Burada özellikle de ‘Türk Mimarlığı’nın Geleceği’ konulu bir konuşmayı onun anısına yapıyor olmak, benim için ayrı bir anlam taşıyor. Öncelikle bunu belirtmek isterim. Bu kapsamda hem Yunus’u, hem de onun heyecanıyla, onun mimarlık aşkıyla, bu mesleği sevenleri de saygıya selamlamak istiyorum.

Emre’nin de söylediği gibi, aslında biz burada örneklem olarak doğru bir örneği teşkil ediyor muyuz? Bilemiyorum. İstatiksel olarak çünkü, üçümüz de ikinci jenerasyon mimarlığı temsil ediyoruz. Bir yandan, Türkiye’de bizi gibi çok fazla mimar yok. O açıdan sözlerimize ne kadar güvenmelisiniz, onu bilemiyorum. Ama bir yandan da, belki olumlu açıdan baktığınız zaman, biz aslında ‘Türk Mimarlığı’nın müesseseleşmesini temsil ediyoruz’ da denilebilinir. Yani bu kadar uzun süre aynı kuruluş gibi düşünürsek, iki jenerasyon mimarlık yapmış olmanın, müesseseleşmek anlamında ebeyice bir adım olduğunu düşünüyorum.

Benim bu konuyu ele alış biçimim, hafızamın beni götürdüğü noktaya kadar idi. Ben annemle babamın çalışma tarzını hatırladığım yıllar ‘70’li yıllar... Dolayısıyla şöyle düşündüm; bu konuyu ele alırken, 30 yıl öncesini, bugünü ve 30 yıl sonrasını dikkate alabiliriz.

30 yıl öncesindeki mimarlığın durumu hala benim hafızamda... O zaman, korumacı kapalı bir ekonomi vardı, Türkiye’de… Dünyayı devleter yönetiyordu. Yani ciddi bir devletçilik vardı. Sınırlı bir demokrasimiz vardı. Hukuk sistemimiz yeterli değildi. Mimarlığa devlet epeyice destek veriyordu. En azından yarışmalar bağlamında… Bilgiye çok saygı vardı. Ben hep anlatırım, bürodaki genç arkadaşlara da anlatıyorum; annemle babam bir mimari toplantıya gittikleri vakit, bütün toplantıdaki işveren de dahil herkes ayağa kalkıp önünü iliklerdi. Şimdi ben hiç öyle bir şeye rastlamadım. Bilemiyorum rastlayanınız oldu mu? Ve genel bir kıyaslama yapmak için de, başarısızsak, biz millet olarak ‘70’li ve daha önceki yıllarda da öyleydi herhalde… Biz başarısızsak, kendi eksikliklerimizden değil de, dışarıdan bazı unsurların etkisiyle başarısız olmuştuk.

Bugüne geldiğimizde, bugün serbest ekonomi yaşıyoruz. Dünyayı da çok-uluslu şirketler yönetiyor. Artık devletler iyice küçüldü. Demokrasimiz kabul edilebilir düzeyde. En azından bizim Avrupa Birliği’ne kabul edilebileceğimiz düzeyde. Ama hukuk sistemimiz hâlâ tekliyor. Mimarlığa devlet katkısı yok. Kösteği var demek istemediğim için böyle söylüyorum. Bilgide demokrasi var. Artık bilgiye saygıdan çok, herkes o bilgiye ulaşabileceğini düşünüyor. Biraz Emre’nin demin söylediği gibi, bilgi çok yaygın, ama sadece belirli bir seviyede yaygın. Derinliği yok malesef…

Mimar bizim tecrübelerimize göre, coğrafi bir ekibin koordinatörü… Eğer bir uzmanlığa gereksinim varsa da, zoraki bir birliktelik oluyor. Mimarlık ortaklıkları kuruluyor. Fakat yine de zoraki… Şu anda benim hissettiğim, müthiş bir depresyon içindeyiz. ‘Biz başarısızız ve beceremeyiz’ anlayışı hakim. Malesef…

Önümüzdeki otuz yıl için düşündüğüm tabloyu sizinle paylaşmak istedim. Tabi sadece tahmin… Önümüzdeki otuz yılda bireyler çok güçlenecek diye düşünüyorum. Ekonomi de bireysel olacak. Şu anda bile, işte herkesin bir kredi kartı var, herkesin bir bilgisayarı, internet bağlantısı var. Dünyayı bireyler yönetecek. Hukuk sisteminin işleyeceğini ümitlenmek istiyorum. Ümit var. Devlet iyice küçülecek. Yer ve zaman kavramı değişecek. Yani 24 saat dünya üzerinde çalışılabilecek. Bir yerden bir yere ulaşmak, artık bir problem olmaktan çıkacak. Uzman bireyler, yani dünyayı bireyler yönetecek derken, uzma bireyler söz sahibi olacak. Ve bu uzman bireyler, Hintli, Çinli, Türk, Amerikalı, Fransız olması hiç dikkate alınmaksızın sadece bilgileri nedeniyle konulara girecekler. Bu aşamada da önümüzdeki otuz yılın düşüncesi; ‘Ben istersem yaparım, hiçbir şeyi bahane etmem.’ olacaktır diye düşünüyorum. Bunun ipuçlarını da görüyoruz. Bu bir ‘Adidas’ reklamı; ‘impossible is nothing’, ‘olanaksız bir şey yoktur’ veya ‘imkansız hiç bir şeydir’ anlamına… Burada ‘impossible’ın sadece ‘olanaksız’ın bir gerçek olmadığı, sadece bir düşünce olduğu, bir potansiyel olduğu ve geçici olduğu söyleniyor. Yani potansiyel değişecek, mutlaka ‘imposible’ yani olanaksız, olanaklı hale dönüşecektir. Bu geçici bir durumdur. Bir şeyin imkansız olması, mutlaka imkanlı hâle dönüşecektir, bir süre sonra… Belki Turkcell reklamlarında da farketmiş olabilirsiniz. Aynı düşünce orada da var. Yani işte, ‘Tamam ama yetmez daha ne var?’ diye soruyor. Yani her zaman bir şeylerin daha ilerisini başarmak olanaklı.

Şimdi küreselleşme için bir takım olumsuz görüşler var. Küreselleşme için olumsuz görüşleri bir bahane olarak kabul edebiliriz. İşte bizim vize sorunumuz var, işte bizim Türk Mimarisi’ni tanımıyorlar, Türk Mimarları’nı tanımıyorlar diyebiliriz. Fakat küreselleşmeyi tamamen tersine, yani bu düşünceleri tamamen tersine çeviren iki ülke var. Hiç buna dikkat çekilmiyor. Çin ve Hindistan… Küreselleşmenin tamamen Amerika’nın yönetiminde dörtnala gittiği bir dünyada, Çin ve Hindistan ciddi tehdit oluşturur duruma geldiler. Biraz durup düşünmemiz lâzım, onlar nasıl başardı peki diye… Bir sadece ilgiç ayrıntı olarak, belki de okudunz, Çinde yaşam beklentisi 1960’ta 30 yılmış, 2000’de 70 yıl… Bunları, yani kötü örnekleri değil de, iyi örnekleri kendimize örnek almalıyız diye düşünüyorum.

Burada bizim kendi ayağımızı çelmelediğimiz bir durum var. Malesef son dönemde, Türk işverenlerin, Türk mimarları’na ciddi bir güvensizliği oluşmuş durumda. Ben geçen gün tesadüfen, bizim işverenlerimizi şöyle bir sınıflandırmaya gittim.

Bizim yabancı ülkede, yabancı işverenimiz var. Müthiş saygı gösteriyor bize… Tüm düşüncelerimizi dikkate alıyor, hatta öyle ki ben, bizi bu işe davet eden kişilere demiştim ki; ‘Vallahi size minnettarım, Amerikalı mimar gibi hissetmemi sağladınız.’ demiştim. Gerçekten de Türk Mimar olarak, yurtdışında iş yaptığınız zaman müthiş bir saygı görüyorsunuz. O her hâlde o ülkenin kendi kültüründen kaynaklanıyor.

Yabancı işverenler var, Türkiye’de yatırım yapan… Bugün mesela bir İngiliz işverenimizden bir e-mail aldım. ‘Bravo çok iyi bir iş başardınız. Çok memnunuz.’ diyor, Türkiye’deki bir proje için. Tabi çok gururlandık. Çok houmuza gitti.

Fakat nedense aynı durum, Türk işverenle, Türkiye’de yaptığımız projelerde geçerli değil. Türk işverenin müthiş bir tereddütü var. Acaba Türk mimar benim projemi gereği gibi yapabilecek mi? Bu mimar yeteri kadar bilgiye sahip mi? Acaba bir Amerikalı mimar mı getirseydim? Bu tereddütü yaşıyorlar. Bunu hep birlikte gidermemiz gerekiyor. Bir yolunu bulmamız gerekiyor.

Ayrı bir sınıflandırmayı da işverenlerin dünya mimarlarına bakışı bağlamında da yapabliriz. İşverenler, Türk işverenler bunlar, bir yandan Türk mimarlarına çok fazla güvenmezken, öte yandan da dünya mimarlarını da sınıflandırıyorlar aslında. Yani bir çok iyi bildikleri, büyük mimarlık firmaları var. Bu büyük mimarlık firmalarının kendilerine çok kârlı projeler yapabileceklerini biliyorlar. Bir metrekareyi bile ziyan etmeden, işte bütçesinde, eli yüzü düzgün binalar yapacaklarını biliyorlar bu büyük mimarlık firmalarının… Ama bir yandan da, star mimarlara iş yaptırırlarsa, aslında pazarlama açısından çok daha fazla değer kazanacağını düşünüyorlar, binalarının… Yani nasıl bir elbise alıp, işte ‘Armani’ markasına daha fazla para veriyorsanız, bir binayı da Frank Gehry’e yaptırdığınız zaman, onun satış bedeli daha yükselecek. Bunun farkındalar. Fakat bu sefer de star mimar çok daha pahalıya mâl olacak onlara, işverene söz söyletmeyecek, ama aynı zamanda da bütçeyi kat kat aşacak. Yani en azından işverenin makul bulduğu bütçeyi de kat kat aşacak. Bundan da korkuyorlar. Son dönemde benim işverenlerde gözlemlediğim bir ikilem de bu… Acaba biz bunların ikisini mi biraraya getirsek, ne yapsak? Bu da tabi bizim çözmemiz gereken bir soru işareti. Dönüp kendimize de bakmalıyız bu bağlamda…

Türkiye’de bir takım başarı örnekleri var. Neden şuradan gelmek istiyorum. Amerikalı, İngiliz mimarlara bağlılık anlamında… Bazı sektörler bunu aşmış. İnşat sektörü bunu aşmış. Tekstil aşmış. Otomotiv kısmen aşmış. Bunlar, özellikle  mütahitlik kuruluşlarına veya tekstile baktığımız zaman, alt-taşeronlukla başlıyorlar. Yani belirli dünya çapında firmaların üretimini yaparak başlıyorlar. Bu büyük işlerde deneyim kazandıkça, kendi işlerine, daha doğrusu kendi isimlerini duyurma yoluna gidebiliyorlar. Bu tecrübeyi olumlu yönde kullanıyorlar. Bunun örneklerini ben bir kaç yerde gözlemledim. Mesela Colins... Colins bir Türk markası… Ruslara sorduğunuz vakit; ‘Bir bluejean pantalon en prestijli marka nedir?’ diye sorduğunuz vakit, ‘Colins!’ diyorlar. Rusya’da pek çok mağzası var. Mavi Jeans, Silk & Cashmere, kuyumculuk firması Gilan, bunlar Amerika’da çok prestijli noktalarda görebildiğimiz markalar… I.M. Pei’le karşılaştım, birkaç hafta önce… I.M. Pei bana dediki; ‘Son zamanlarda hep Türklerle biraraya geliyoruz iş nedeniyle… BAYTUR’u herkese tavsiye ederim.’ dedi. Baytur bir Türk inşaat firması. Katar’da I.M. Pei’nin yaptığı binayı inşa ediyorlar. Ve büyük bir başarıyla inşa ediyorlar. Bunlar çok güzel örnekler.

Ümit veren bir başka veri, son yapılan serbest mimarlık büroları araştırmasında, serbest mimarlık bürolarının %37’sinin yurt-dışına hizmet verdiği ortaya çıkmış. Bana göre bu rakam çok yüksek bir rakam… En azından şu depresif halimizle kıyaslandığında çok yüksek bir rakam…

Belki bir kaç önerim olabilir. Yani iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım derken; kendimiz neler yapmalıyız? Belki onu da düşünmek gerekir. Ben 2000 yılı başında yaptığım bir konuşmada, 20. Yüzyıl’da öğrendiklerinizi unutun demiştim. Hakikaten de öyle bir döneme girdik ki, 20. Yüzyıl hafızamızı bir miktar silmek gerekiyor. Yeni bir sayfa açmak gerekiyor. Burada iki, son zamanlarda dikkatimi çeken iki yazarın sözlerine dikkatinizi çekmek istiyorum Ayn Rand diyor ki; ‘Bir tek İngilizce’de ‘to make money’ terimi var. Başka hiç bir dilde bu yok.’ diyor. Gerçekten bizde işte, ‘parayı kazanmak’ vardır. Ama ‘parayı yapmak’ yoktur. Yani burada parayı refah veya iş olarak düşündüğünüz vakit, o işi kendiniz yaratmanız veya yapmanız gerekiyor. İş paylaşılmaz, veya para paylaşılmaz. Paylaştıkça refahınız azalır. Sizin o refahı arttırmaya yönelik bir çaba göstermeniz gerekiyor.

İkincisi Çetin Altan’ın, geçen haftaydı zannediyorum, yazdığı bir makale vardı. Burada da diyor ki; ‘İşsizliğin esas nedeni meslek sevgisi olmaması.’ Bizde gerçekten meslek deyimi yok. Bir takım koltukların ismi var. İşte müdür var, vali var, kaymakam var yönetici var. Ama meslek, uzmanlık, büyük bir eksiklik... Bu arada da tabi, dikkatimizi çekmesi gereken bir şey, meslekler değişiyor. Meslek eksiklik derken, Endüstri Devrimi’deki mesleklerin yalnızca % 5’i şu anda hâlâ geçerli. Dolayısıyla, ben bir mesleği edindim deyip, bütün meslek yaşamınızı aynı meslekle belkide geçirmenize imkân yok. Kendinizi geliştirmeniz, yeni alanlar yaratmanız gerekiyor.

Bu bizim hazırladığımız bir projeye katkı yapan, grupların ve uzmanların birleşimi diyeyim. Ortada gördüğünüz mimar, bunlardan sadece biri... Bir proje, bu kadar çok değişik uzmanlık dalıyla birlikte ortaya çıkıyor. Bunu hiçbir zaman, bu büyük tabloyu gözden kaçırmamamız lazım. Hâttâ mimarın da bu kutucuklardan bir tanesi olduğuu, ama belki de en önemli, koordine etmek için, organize etmek için en önemli kutucuk olduğunu da gözden kaçırmamaız gerekiyor. Bunu, özellikle koydum bu resmi… Bu resim bizim büromuzdaki, herhangi bir koordinasyon toplantısında çekilmiş. Bu kişilerin arasında mimar yok. Biz sunuş yapıyoruz. Fotorafı çeken de biz olduğumuz için… Ama bu kişiler, mühendisler ve uzmanlar… Şunu aradım, annemle babamdan, ‘70’li yıllarda çekilmiş bir şantiye fotografı aradım,  veya toplantı fotografı aradım. Yanılıyorsam beni düzeltin ama... Yani bulamadım, ispat etmek için... ‘70’li yıllarda genelde şaantiye toplantısı dediğimiz şey, mimar ile inşaat mühendisi arasında olurdu maksimum… En fazlasından belki bir makine mühendisi eklenirdi. Haydi bilemediniz, elektrik mühendisini de ekleyin. Bunların üçünü bir arada gördüğümü hiç hatırlamıyorum, ben… Bu anlamda bir koordinasyona gerek yoktu, çünkü mimar zaten her şeyi biliyordu. Şu an, yani içinde yaşadığımız dönemde, ve bundan soraki dönemde burada gördüğünüz insanların, kat kat artacağını düşünüyorum. Ve mimara da bunları organize etme yükümlülüğü daha fazla yüklenecektir.

Evet yani yapmamız gereken şey, ‘sityus, saltiyus, fortiyus’- daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü… Hiçbir şekilde hataya yer yok. Hata yaptığınız anda oyunun dışındasınız. Emre’ye katılıyorum, rehavete kapılmak gibi bir lüksümüz yok. Ben yeni yetişen öğrenciler hakkında aynı şeyi düşünmüyorum. Ben buradaki genç arkadaşlara çok güveniyorum. Ve bizim öğrenciliğimizden daha iyi bir düzeyde olduklarını düşünüyorum. Ama hiçbir şekilde rehavete yer yok. Hataya yer yok. Hata yapmamak üzere çalışıp, kendiniz geliştirmek durumundasınız.

Mimari, demin de söylediğim gibi, çok fazla uzmanlık dalı içermeye başladı. Ve bir yandan da, sadece estetiğe değil, pek çok başka yöne de hizmet etme zorunluluğu ortaya çıktı. Burada birkaç tane örnek verdim. Yani çevreye katkı, topluma katkı, teknolojik yenilik, ne getiriyorsunuz. Sizin binalarınızda yaşayan kullanıcılar memnun mu binadan? Maliyeti, işi bütçesinde mi tamamlıyorsunuz? Pazarlanabiliyor mu sizin yaptığınız proje, yoksa boş mu kalıyor? Kimse satın almıyor mu, kiralamıyor mu? Bunu gösteren bir takım göstergeler de var. Mesela son zamanlarda ortaya çıkan bir takım prestijli ödüller, artık mimarlığı bir güzellik yarışması gibi ele almıyorlar, mimarlık ödüllerini… Bunları bir ‘toplam değer’ olarak ele alıyorlar. Demin bahsettiğim bütün özellikleri bir arada değerlendirip, bütün bu konularda başarılı olan projeleri ödüllendiriyorlar. Yani siz çok güzel bir bina yapmış olablirsiniz ama içi bomboş… Hiçbir şekilde bunu ödüllendirmeyi düşünmüyorlar. Hatta bu dallardan bir tanesinde dahi zayıf olsanız, bu ödüle değer görülmüyor.

Evet beklenti, son olarak söyleyeceğim bu…. Hem star mimarların yaptığı kadar yaratıcı ve yenilikçi olmalıyız. Hem de büyük firmaların yaptığı kadar işevsel projeler gerçekleştirmeliyiz. Üstelik bunları, daha hızlı ve daha ucuz bir şekilde gerçekleştirmeliyiz. İşimiz zor, ama biz Türk mimarlığının geleceğini temsil diyoruz diyorsak, belki burada oturan bizlerden çok, sizler bu iddiada olacaksınız. Bu iddiayla yola çıkmalıyız. Hiçbir şekilde bahane bulmadan, önümüzde ciddi bir yol olduğunu bilerek, ve cesaretle yürümeliyiz. Ve ben bu anlamda, genç Türk mimarlarına, mimarlık öğrencilerine sonsuz bir güven duyuyorum. Bütün bunları yapabileceklerine inanıyorum.

Aslında çok söyleyeceğim şey var, bu konunun açılımı da çok ama belki sorularınızla biraz daha genişletebiliriz. Ama şimdilik burada bırakmak istiyorum. Teşekkürler.

EA: Çok teşekkürler, hakikaten çok ilginç açılımlarda bulundu Ayşe’nin konuşması… Ben şimdi sözü Murat’a vericeğim. Ondan evvel bir kaç şeye belki değinmekte fayda olabilir. Yine biraz açmak için Murat’ın da önünü… Biliyoruz ki bu uluslararası firmalarla yapılan ortaklıkların, hakikaten de çok büyük bir bölümü zoraki ortaklıklar şeklinde, en azından bugün için… Türkiye’deki mimarlık bürolarının lider pozisyonunda olduğu ortaklıklar henüz pek fazla söz konusu değil. Bir iki çok küçük örnek dışında… O anlamda, hani dışarıya açılma, yurt dışında proje yapmak gibi konularda bunun neden böyle olduğuna dair, biraz düşünmemizde fayda var. Bizim bürolarımız, mimarlık bürolarımız hakikaten, o büroların son karede gördüğümüz gibi, o bürolardan daha hızlı, daha ucuz… O büroların büyüklerinin olduğu kadar garantili, starlarının olduğu kadar kreatif, yaratıcı davranabiliyor mu gerçekten... Hâttâ böyle bir şeye imkân var mı? Yani bu olabilecek bir şey midir? Bu anlamda, öğrencilerin özellikle düşünmesi gereken bir şey, bize nazaran biraz daha fazla düşünmeleri gereken bir şey... Türkiye’de mimarlık eğitimi, sanki herkes birer tasarım virtüözü olacakmış gibi yapılıyor. Herkesten mezuniyetten sonra star mimar durumunda olmaları, bu türden kreasyonların içinde olmaları bekleniyor. Ve eğitim genellikle, öyle söyleyeceğim, genellikle böyle bir durumda... Bunun ne kadar başarılı olabildiği de, işte ortada… Aslında ne kadar başarılamadığı diyeceğim. O anlamda, bir mimarın kendisine seçeceği pozisyon, alacağı rol de, bizlerin mezun olduğu döneme göre dahi, ki çok da eski sayılmayız yani, çok büyük değişkenlikler gösteriyor. Bu bence önemli bir açılım. Bunu iyi düşünmek lâzım... Yani herkesin tasarımcı mimar olması gibi bir durum zaten ortada olamaz, çünkü Türkiye’de bildiğim kadarıyla kayıtlı 40 bin mimar var, onun belki üçte biri kadar da, kayıt olmayan mimar var. Onların içinde gerçekten kreasyon şansı bulan, gerçekten yaratıcı olma şansı bulan mimarların sayısına baktığımızda da, eğitim modelinin bir kez daha gözden geçirilmesinde fayda var. Çünkü bir doğramanın, bir denizlikle nasıl bireşeceğini hiç düşünmemiş, ama sadece çok da derinleşmemiş, mimarlık düşünceleriyle dolu çok mezun oluyor son dönemde… Ben aslında çok da fazla Ayşe’ye katılmıyorum. Bunun bir problem olduğunu, ciddi bir sorun olduğunu görüyorum.

Rehavet, yine o konuşmadan alarak, bir kaç şey… Rehavet aslında…

---

Yani Kemerburgaz, Göktürk bölgesine bir gidin, bence orası yeni bir mimarlık müzesi. İnanılır bir yer değil. Orada böyle bilinen mimarlara tasarlatılmamış nerdeyse hiç yeni proje yok. Hepsi böyle adı sanı bilinen, işte Türkiye’de belirli bir noktalara geldiği düşünülen mimarlara tasarlatılıyor. Bence önemli soru bu, bu olunca ne oluyor? Yani tamam hepsini bu mimarlar tasarlıyor da, sonunda ne oluyor? Yani bu anlamda bir sürü kapalı siteler üretiyoruz mesela… Bir mimarın buna karşı durma şansı yok mudur? Biz hep ‘gated community’ler de mi üreteceğiz? Biz bu siteleri hiç açamayacakmıyız mesela? Hep bu kapalı kapılar, kapalı duvarlar arkasında mı olacak mesela, bu yapılar. Bizim eğitimimiz hep bunlara yönelik mi? Yani biz okullarda bunu öğrenmiyoruz. Kapalı site yapmayı mı öğreniyoruz veya... Öğrenmemeliyiz bence ama öğreniyoruz demek ki... Ya da başımıza bu gelince bir şey yapamıyoruz. O bence önemli bir açılım, yani mimarlığın bundan sonraki 30 yılı...

Ayşe’nin yaptığı bir tahmin var mesela bana ilginç geldi. 30 yılın başlangıcının neresi olduğu önemli, 2000’lerin başı mıdır, ‘80’lerin sonu mudur? Veya bugünden itibaren 30 yıl mıdır, onu bilemiyorum? Bugün çok önemli bir kırılma noktasında olduğumuzu düşünmüyorum. Bu kırılmanın üç beş yıl evvel aşaldığını düşünüyorum. Bir de bu kırılmaların, bundan sonra daha sık yaşanacağını düşünüyorum, ben mesela kişisel olarak... Doğan Ağabey’e katılıyorum, böyle bir toplantıda, tasarımı konuşmak çok da kolay değil bence.... Yani başka bir toplantının konusu olabilir. Böyle Türk Mimarlığı’nın geleceği deyince, birden bire biz pozisyonumuzu böyle iş üzerinden aldık ve bunu kurmaya çalıştık galiba... Ama bu noktada, yani mimarlığın toplumsallaşması, bence önemli bir şey... Ve bunun üstünde bundan sonraki kuşağın biraz daha durması lazım. Bizler biraz daha edilgin bir kuşağız, yani mimarlık aracını, enstrümanını, kullanarak toplumu etkilemeyi başaramamış bir kuşağız. Ben kendimi de bunun içine katarak söyeyebilirim. Biz hep tabi olduk. Yani biraz evvel Murat onu söylüyordu, işte bize bir program veriliyor, biz hep onu yapmaya çalışıyoruz. Belki burdan bir şey çıkabilir.

Vizyon, evet, iş yapma biçimi vizyonu, ama bir de sağlam durmanın da bir vizyonu olabilir mi? Mimarlık bunu becerebilir mi? Dünyada bunu becerdiği yerler var. Ve bunlar ilginç biçimde merkez ülkeler değiller. Yani mimarlığın çok ilginç bir biçimde toplumsallaştığı, toplumu etkilediği, tasarım faaliyetinin toplum yararına kullanıldığı, bir azınlık için değil, elitist bir durum olarak değil, gerçekten toplum yararına kullanıldığı yerler var. İlginç bir şekilde, bazen kendi kendilerini dizlerinden vuruyorlar,  onlar da bir miktar o türden, o tarafa giden ödülerle falan, birden bire o mekanizmanın içine bulaşıyorlar, ama bulaşmamışları da var. O anlamda ben biraz, yeni mimar olmuş birisinin bunları düşünmesinin çok faydalı olduğunu düşünüyorum.

Evet, Zaha Hadid, Frank Gehry, Norman Foster, bu starlara bakacağız. Zaten bunların ne yaptıkları belli. Ama bu tarafa hiç bakmayan bir kuşak var. Bunu ben çok net söyleyebilirim. Bu benim söylediklerimi, hiç kimsenin çok fazla önemsediğini düşünmüyorum, bir kaç kişi hariç... Ve bunu çok tehlikeli görüyorum. Çünkü biz bir şeyi yapacaksak, başka bir kanaldan yürüyebiliriz, diye görüyorum.

AH: Bir iki bir şey ben söyleyebilirim. Aslında ben bu toplantının kötümser olmasını hiç arzu etmedim. Ama öyle veriler var ki, bizi kötümser yapmaya itecek, onları burada konuşmaya bile değer görmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim, mesela bu kouşmayı iki yıl önce yapsaydım, işverenin eğitimi veya bilinçlendirilmesi, benim konuşmamın ana teması olabilirdi. Bizler uzunca bir süredir, özellikle kriz döneminde tek tük yapılar yaptık. Ondan evvel de çok sık yapı yapılıyordu, fakat mimar diyebileceğimiz kişiler yapmıyordu, bu yapıları... Veya bizim heyecanımızı taşıyan mimarlar yapmıyordu. Krizden çıkar çıkmaz da buna benzer şeyler oldu, Emre ile Murat’ın da söyediği gibi bir takım konut projeleri yapıldı. Mimari projesi ucuza mal edildi. İşte havuzlarla, köpek klubeleriyle süslemeye çalışıldı. Eee yeni yeni işveren bu anlamda, daha bilinçli hareket etmeye başladı. Nedeni de şu, artık daha büyük projeler yapılıyor, ve yatırımcı profili değişiyor. Artık tekil yatırımcılar değil, kuruluşlar bu projelere el atmaya başladılar. Daha ciddi bir takım organizasyonlarla yapıyorlar bunu... Dolayısıyla mimara da daha ciddi yaklaşıyor, mimarın kim olduğunu bilerek yaklaşıyorlar. Hala çok ciddi eksiklikler var ama, ben burda olumluya gidiş görüyorum.

Benim konuşmamın ana teması biraz daha genç, yetenekli arkadaşlara cesaret vermek yönünde idi. Çünkü bizde zaten doğuştan yaratıcılığı sindiren bir eğitim sistemi var. Ben biliyorum, bu salonun beliri bir yüzdesi, müthiş bir yaratıcılığa sahip, ama hiç bir şekilde o ortaya çıkmıyor. Biraz bunu teşvik ederek ben, işte ‘mimarlık nerede?’ sorusunun cevabını orada bulacağımızı düşünüyorum.

Çünkü Zaha Hadid’in herhangi bir yaratıcı gençten, çok da ciddi bir farkı olduğunu zannetmiyorum. Sadece ciddi bir cesareti var. Ama benim o yaratıcı gençten beklediğim, atlasın Zaha Hadid gibi İngiltere’ye gitsin ismini duyursun. Cesur projeler yapsın. Mimarlık Fakültesi’nden bir arkadaşım vardı, o yazın boş arsalar bulup üzerine projeler yapardı. Şu anda da çok başarılı. Yani yaratıcılık bir şekilde sindiriliş kalmasın. Ben bu olabildiği takdirde, işte o aranan mimarlığın da ortaya çıkacağına inanıyorum.

Sunucu (EA): Eee salondan soru ya da katkıda bulunmak isteyen?

Öğrenci 1: Merhabalar, ben mimarlık öğrecisiyim, bu okudan Çetin adım...

Sunucu (EA): Kolay gesin.

Öğrenci 1: Haha, sağ olun. Konuşmanın konusu, ‘Türk Mimarlığının Geleceği’... Türk Mimarlığı diye bir şey olduğuna, yeni dönemde, ben çok fazla inanmıyorum. Yani bir Hindsitan Mimarlıı’nın konuşulmasından çok farklı şeyler konuşuluyor belki. Yani Türk Mimarlarının yaptığı, buna Türk mimarlığı denemez diye düşünüyorum. Ama sormak istediğim bunun dışında başka bir şey, bu benim düşüncemdi. Ben Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrenciyim. Bir dahaki sene benim okulum biter, başka okudan arkadaşlarım da var, onlar da mezun olacaklar. Biz gerçekten de çok çok farklı bir eğitim alıyoruz. Akademik anlamda... Aldığımız dersler, derserin işleniş ekilleri... Benim sormak istediğim, biz okuu bitirdiğimizde farklı mimarlar mı olacağız. Yoksa bizim adığımız eğitim bir kenarda durup, çalıştığımız yerler mi bizi şekillendirecek. Bu ne şekilde gerçekleşiyor?

İşte Emre Arolat’ın Bilgi Üniversitesi’de katıdığı programı biliyorum. Orada, epey çeşitli okulardan öğrenciler var. Bu ne öngörüyor ben bunu merak ediyorum. Yani bu o zaman şöyle bir şey düşünüldüğünde mantıklı olabilir. Hani bizim okuldan mezun olan, daha konstrüktif yaklaşır, ve bu şekilde ilerler. Başka, mesela ITU’den daha çarpıcı projeler çıkar.

Sunucu (EA): Uçuk...

Öğrenci 1: Çıkabilir belki... Haha. Bu şekilde bir mesleki dağılım gerçekleşebilir ama,  bu gerçekten de böyle mi oluyor. Eğer böyle de olmuyorsa nasıl, okulun ne derecede, okulda alınan eğitim ne derece sonuçları gerçekleşiyor. Onu merak ettim.

AH: Öncelikle ilk söylediğiniz düşünceye ben de katılıyorum. Hatta burada belki konuşmanın devamında geçer diye, bir hazırlık da yapmıştım. Şimdi bu ne kadar İspanyol resmidir. Bana birisi söylesin. Bu evrensel bir resimdir. Evet yapan İspanya’da yetişmiştir. İspanya’da geçen bir olayı temsil ediyor, ama İspanyol resmi değil... Yani bu hepimizin benimsediği, bakınca hepimizin heyecenlandığımız bir resim, e...

EA: Peki ben, çok çok özür dilerim, lafın arasına gireceğim. Çocukluğunu Katalonya’da geçirmemiş herhangi birisinin bu resmi yapmasına imkan var mı? Bir de öyle sorayim? Yani Brooklyn’de büyümüş birisi, veya Colorado’da büyümüş birisi bu resmi yapabilir mi?

AH: Şimdi şunu demek istiyorum.

EA: Ben yerelci falan bir tip değilim. Hiç öyle şeylerim yok, ama bazı şeyleri de....

AH: Yo yoo... O kişinin o coğrafya’da yaşamış olması, ve orada yetişmiş olması mutlaka... Bu arada o kişi diyoruz. Yani Picasso’nun o corafya’da yetişmiş olması, hakikaten çok önemli. Onun kültüründe, kişiliğinin oluşmasında çok önem taşıyor. Ama bu evrensel bir resim, Yani evrensel kurallarla, o dönemin evrensel resmi esas alınarak, ve bir adım ileri götürülerek yapılmış bir resim.

Dolayısıyla ‘Türk Mimarlığı’ derken tabiki sizin Mimar Sinan Üniversitesi’nde yetişmiş olmanızın buna mutlaka bir etkisi var. Teknik Üniversite’de yetişseydiniz, çok farklı bir mimar olacaktınız her halde...  Ama sonuçta sizin yaptığınız proje, evrensel bir proje olacak, yerine uygun olacak... Yani o mutlaka şart... Arsasına uygun olacak, iklime uygun olacak... Ama  ondan sonrası, o sizin kültürel geçmişinize yoğurduğunuz evrensel alayış, evrensel teknolojidir diye düşünüyorum. O anlamda zaten, zannediorum, ben daha çok konuştum siz daha az konuştunuz ama, o anlamda size katılıyorum. Mezun olduğunuz okulun çok etkili olduğuna inanıyorum. Burada Teknik Üniversiteliler var mı bilmiyorum. Ben Teknik Üniversite mezunuyum ama, bizim büromuza, Mimar Sinan Üniversitesi’nden katılan arkadaşların daha kolay adapte olduğuna inanıyorum. Daha iyi yetişmiş olarak geliyorlar. Tabi yaratıcılıkları ve ilerleme azimleri kendilerine kalmış. Ama tabi okulda çok sınırlı, okul size sadece bilginin yerini gösteriyor. Yani ondan sonra ilerleyecek olan, yine sizlersiniz. Kendinizi iyi bürolarda çalışarak, yurt dışında mutlaka tecrübe kazanarak, geliştirmeniz gerekiyor.

Sunucu (EA): Evet başka soru?

Öğrenci 2: Merhabalar, hoş geldiniz. Ben Yavuz Alpaydın, bu okulda okuyorum. Benim sorum, bugün ‘Türk Mimarlığı’nın Geleceği’ni konuşurken, gençlerin bu durumda nerede olduklarını biraz daha irdelemek amacında... Okullar buna hazırlar mı? Gençleri geleceğe hazırlamak konusundaki takındıkları tavırları, siz nasıl görüyorsunuz? Gerçekten buna hazırlar mı ki, gençler ileride daha müreffeh bir düzeye geldiğimizde, ki şu anda büyük bir ilerleme içindeyiz. Nasıl görüyorsunuz?

MT: Şimdi ben son beş altı senedir, çeşitli okullarda yardımcılık yaptım, veya stüdyom oldu. En son Teknik Üniversite’deydim, orada bir stüdyom vardı. Esasında, okullar arasında, böyle çok büyük farklılıklar olduğuna inanmıyorum, ama yöresel farklılıklar var. Mesela Bursa, daha böyle bir aile gibi, herkes birbirini tanıyor. Daha küçük... Sayı küçük olmasa bile, daha birbirlerini tanıyan kişiler. Ama mesela onun dışında, mesela bizim büronun içinde çalışan yaklaşık kırk tane mimar var. Hangisinin hangi üniversiteden geldiğini açıkça bilmiyorum. Bir tek Bursalılar diye biliyorum, Bursalı bir grup var, beş tane erkek... Diğeri ITU’den mi gelmiş onları da bilmiyorum. Bir yurt dışından gelenler var, onlar daha böyle biraz daha havalı oluyorlar. Havaları sonra kesiliyor.

Ama aralarında çok bir fark yok. Şöyle bir fark var, malesef şunu gördüm, ve ben her gittiğim stüdyoda ona savaştım, bu starlık olayı oralarda da var. Yani Bursa’da da vardı, malesef bendeki Bursalılar da o star olanlar geldi. Bir yandan iyi büro için, hani çok hırslılar, daha ileri götürüyorlar. Şunu söylemek istiyorum, o biraz deminden beri bahsettiğimiz şey onu da etkiliyor. Sizlerde de vardır, işte sınıfların starları oluşuyor. Bilemiyorum belki şeyin daha iyi... Yeni bir şey var, şimdi sizin yaptığınız bir girişim var. Orası acaba starlara yönelik mi? Çünkü oraya da herkesin girmesi, bursluların dışında, belirli bir şeyle oluştu. Orası da mı starlar üretecek?

Yani burada önemli olan, ben her girdiğim stüdyoda olabildiğince herkesin katılımının olmasını istedim. Hiç olmazsa o zamanlar ciddi mimarlık tartışalım. Onun üzerinde konuşalım. Benim üniversiteden tecrübem bu...

EA: Bu sizin sorunuza yani “‘Türkiye’deki Mimarlık’ın Geleceği’ bağlamında,  gençlerin, durumu nedir? Nerededir?” sorunuza, ben şöyle bir yanıt verebilirim: Genel bir şey söylüyorum. Burada söyleyeceğim şeyler, çok spesifik şeyler değil. Genel olarak bugün gerçekten çalışmanın zor olduğunu görüyorum. Çalışmaktan kastım herhangi bir olay üzerine ciddi anlamda düşünmek, çeşitli verileri, hesaba katılacak bütün her şeyi, ortaya koyup, onları kendi iç derinliğinde süzmek... Ve bunları, böyle gerçekten hani bu sözcük çok hoşuma gitmiyor ama, başka bir şey de bulamadım, ‘içselleştirmek’, yani bilginin içselleştirimesi ve bir başka şeye dönüşebilmesi... Bütün verileri aldıktan sonra oradan bir şey çıkarabildiğiniz duruma gelecek kadar onu süzmek, derinleştirmek, inceltmek, bir sürü şey söylenebilir.

O anlamda bugün mezun olmaya yakın olan kuşağın ki, epeyce çok yerde onarla birarada olma, bu kuşakla birarada olma şansına sahipiz, biraz tembel olduğunu, düşünmenin neredeyse artık böyle biraz ayıplanır hale geldiğini, çok, bir konuya fazlasıyla konsantre olmanın da imkansızaştığını görüyorum. Bu aslında belki bizlerin, yani benim gibi düşünen bazı insanların, alışması gereken, yüzleşmesi gereken, ve bunun başka türlü olamayacağına dair o kadar çok konuşuluyor ki, bununlan başa çıkmayı öğrenmesi gereken bir durum olabilir. Ben bunu kabul etiğim gün, mimarlığı bırakırım zaten...

Ama şunu söylemek lazım, yani ortada gördüğümüz iyi işler, öyle çok kolay olmuyor. Yani çok hızlı gidildiği zaman, öyle iyi işler olmuyor. Çok fazla üreten, temiz pak üreten, çok büro var, çok mimar var dünyada... Ama gerçekten iyi şey üreten çok az mimar var. Bu anlamda, bir şey var; evet, Özal kuşağı! Tamam söyleyelim, bu bir Özal kuşağı denilebilir. Kolay para kazanma, hızlı yola gelme, hızlı gözükme, hızlı düşünebilme, falan gibi...

Mesela kitaplar var, ben üniversiteyi bitirirken bu kadar moda değildi. Şimdi her yerde görüyorum, ‘bilmemnenin teknikleri’, ‘başarının’, ‘hızlı okumanın şusu busu’ falan ama ‘şöyle olmak için ne yapmalı’ kitapları var, çok bol miktarda onalrdan var mesela. Onlar mottolar sunarlar.

Ben geçen gün bir gazetede bu tasarım etkinliğimi, ayuva mı, beraber katıldığımız bir konuşma vardı, Galata Köprüsü’nün üzerinde olan... O müasabetle çıkan gazete yazıları vardı. Mesela bir tasarımcının tavsiyeleri vardı. Resmen şöyle diyordu, çok fazla düşünmeyin diyordu. Dehşete kapıldım onu okuduğum zaman. Çok düşünrseniz, yanınızdan geçiverirler. Ya ben de şunu söyemek isterim, bırakın geçsinler. Siz onlar duvara tosladığı zaman gülebilirsiniz. Yani biraz ağır olmak, bir öğrenci açısından iyi düşünülmesi gereken bir şey. Yani böyle çok hızlı gitmenin, acayip hozlı dşünmeni, bilgiye bu kadar kolay ulaştıktan sonra onu hemen bir kenara koyup, hemen bir başkasına ulaşmaya çalışmanın, bugünkü gençlik açısından en büyük tehlike olduğunu hissediyorum sadece... Görüyorum falan die çok büyük bir laf etmiyeceğim ama... böyle bir şeyi kavramaya başladım. Bunu birlikte çalıştığımız öğrencilerde de görüyorum.

Yani Murat’a hemen şunu söyleyeyim, Bilgi Üniversitesi’ndeki Mimarlık Yüksek Lisans programı, ‘starlık’ lafını kullanmanın bile ayıp sayıldığı bir yer, şimdilik... Sonunda nereye gider bilemiyorum, ama... Gerçekten mimarlığın, düşünsel, zihinsel alt yapılarının oluşturulmaya çalışıldığı, bazı eksikleri gördüğümüz için, bunun tamamlanabileceğini, böyle bir ütopya olarak, henüz algılayabildiğimiz bir biçimde, tamamlanabileceğini, tamamlanabileceğine inanan bir grubun yaptığı bir şey.

Bunun çok kolay bir şey olmadığını da söyleyebilirim. Oraya işte geçtiğimiz sömestr, 20 kişi alındı. Her sömestr 20 kişi alınarak, toplam iki senelik bir etkinlik faaliyet olyor. Ama amacımız star yetiştirmek falan değil. Aslında mimarlığı konuşmak, mimarlığın zihinse yöünü biraz daha açma falan. O anlamda da ne kadar başaılı oluruz bilmiyorum ama, ciddi bir ideoojisi de var bu noktada. Sıkıcı olmadan bu işi yapmaya çalışıyoruz. Gençlerin bu ağır olma noktasından ne anladıklarını bilemiyorum ama, bu kadar hızlı gidilen bir oratamda, hiçbir şeyin gerçek alamda derinleşebileceğini düşünmüyorum. Buna dikkat edilebilir mesela...

Sunucu (EA): Buyrun.

Öğrenci 3: Serhat Kavcı, ben de Mimar Sinan Üniversitesi son sınıf öğrencisiyim. Ben de dediklerinize katılıyorum, yani bu bizim yetiştiğimiz ortamda tamamen hızlı gelişen, ailelerimizin de bizden hızlı bir yerlere gelmemizi bekediği, istediği bir ortamdayız. Burada, arkadaşlarım adına da konuşmuş gibi olacağım ama, star olmayı veya büyük bir mimar olmaı hedeflemeyen hiç bir mimar olduğunu sanmıyorum, ben... Herkes onu hedefliyor. Böyle bir ortamda, kimse ağırdan almayı düşünmez. Herkes bir an önce  gideyim, bir an önce yükseleğimi yapayım, bir an önce yurt dışına gideyim, yani her şey bir an öce, bir an önce...

Peki size soruyorum, siz kendi büronuza birilerini seçerken, bu ağırdan almayı, tamam belki yeni yeni bu kanıya vardınız, böyle düşünüyorsunuz, sanki şu anda, çok yakın zamanda oluşmuş gibi bahsettiniz, bunu gerçekleştirebiliyormusunuz, kendi bürolarınıza eleman alırken...

EA: Ağırdan almayı şu anlamda söyedim, uyuyarak iş yapmak, yani rehavetle düşünmek falan değil aslında söylemek istediğim şey. Yani

?: sindirmek

EA: Yani evet ‘sidirmek’ sözcüğü önemli. Yani yaptığınız işi... Büromuza biri alınırken nasıl ağırdan alınabilir, tam soruyu kavrayamadım. Belki biraz açarsan...

Öğrenci 3: Yok belki portfolyosuna bakıp da yapığı işleri değerlendiriyorsunuzdur. Ama mesela Mimar Sinan Üniversitesi’ni dört yılad bitirmiş, yükseğini yapmış, yurtdışına itmiş, çalışmış, gelmiş falan şeklinde aslında buna mı bakılır. Yoksa yaptığı işlerin, aaa bu bina da tasarladığı binada, çevresindeki şunları değerlendirmiş, bilmem ne...  Siz bunu gerçekten göstermelik başarılara bakarak mı? Sidirmiş mi, sindirmemiş mi? Buna bakarak yapabidiğinize inanıyor musunuz?

EA: Doğrusu böyle bir lüksümüzün olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Çünkü gerçekten o yaşta, şeylerden bahsediyorum, yani yeni mezun diyebileceğimiz kuşaktan bahsediyorum. O yaşta neyi sindirip, neyi sindirmediğini konuşmadan anlamaya pek imkan yok. Ben portfolyoyu, belirli noktada önemsiyorum, belirli bir yerden sonra da hiç önemsemiyorum. Onu söyeyebilirim.

Ağırdan almaya biraz döneyim, belki yanlış anlaşılıyor olabilir. Yani böyle ağır düşünme, ‘Ağır ol, adam desinler.’, öyle bir şey değil söylediğim. Yani söylediğim şey şu, bir bilgiye uaştığınız zaman o bilginin... Mesela şöyle bir şey var, benim 12 yaşında bir kızım var. O internetten bulduğu herşeye, sonuna kadar inanıyor mesla... Ya kızım ya... Bir de şu var, sinemaya gideceğiz, sinemanın saatlerine internetten bakıyor. Emin olun ben güvenmiyorum. Yani bu bir şey aslında, ben illaki gazete’ye bakmak istiyorum. Yoksa internette yazan, o dijital, yanlış basmışlardır falan. Gazete de dijita yazılıyor. Onu bile bile, yani bu bir öngörü veya bir hastalık. Ne diyecekseniz deyin ama, böyle bir şey durum var. Bu internete karşı, gençleri bu kadar tabi olma durumunu mesela, çok önemli bir biçimde hastalıklı da buluyorum. Yani herşeye internette ulaşabiliyoruz zannediyorsunuz. Çünkü aslında, gençlerin çok iyi uaşabildiği... Mesela bizim Zeynep diye bir arkadaşımız var. Mimar Sinan Üniversitesi mezunu, ben bir şey söylüyorum, prııt bir şey oluyor. Arkadan üç dakika içerisinde, acayip bilgiler geliyor. Ama bilgilerin hepsi belirli bir yüzeysellik de taşıyor. Mesela ‘Şu da var orada.’ Dediğin zaman, ‘Ha, evet, var.’ diyor. Ama onu da almak gibi bir derdi yok. Çünkü o bir vakit kaybı. Yani bir de onunla mı uğraşacağım. Hayır. Ondan sonra çünkü ben, başka bir laf söylüyorsam, onunla ilgili bir şeye gitmesi lazım.

Söylediğim şey bu, mesela Jan Jack Rousseau kimdir diye hepiniz bir miktar biliyorsunuzdur. Walter kimdir, bir miktar biliyorsunuzdur. Ama ikisi arasında ne fark var dedğimiz zaman, ben biliyorum mesela, ama çoğunuz bunu bilmezsiniz. Veya işte, Frank Gehry ile, daha da biraz kendi şeyimizden, tarlamızdan diyeceğim, bir örnek verelim. Mesela Frank Gehry ile Coophimmeblau arasına nasıl bir fark var. İkisi de Dekonstrüktivist, tamam, ikisi de şöyle yapıyor, 90 derece kullanmıyor, ayakta durmaya çalışıyor, yer çekimine bilmem ne yapıyor. İkisi de böyle. Peki ikisi arasında nasıl bir fark var. Var mı, yok mu? Zaha Hadid burada mesela nerede duruyor. Daha fazla şununlan ilgileniliyor, Zaha Hadid’in bürosunda kaç kişi var. Kahve içtiği için herkesi azarlıyor mu? Bu kadın işte nasıl bir star oldu. İşte Iraklı olması ona neler getirdi, falan filan.

Yani bu kadının mesela gerçek derdi ne? Bugün Zaha Hadid’i tanımıyan bir Türk Mimar yoktur. Ama gerçekten derdinin ne olduğu hakkında, toplam on cümleyi arka arkaya getirebicek birisinin dahi olduğunu düşünmyorum. Yani birisini biraz abarttım. On kişi, bulamazsınız. Yani varsa o on tane cümleniz Zaha Hadid ne yapmaya çalışıyor diye, duymak isterim. Ben bunu iddia ediyorum, ki yoktur. Ama buradaki herkes, Hadid konuşma yaparken parmağındaki yüzüğün ne olduğunu, kaç saat nerede uçup, nereye gittiğini. Iraklı olduğu için, ona neler dendiğini falan filan biliyor. Ama ya bu kadının derdi ne? Niye mimarlık yaparken böyle davranıyor? Gerçekten bir derdi var mı, yok mu? Mesela...

İnternete girdiğinizde, bunların hiç biri böyle yazmıyor, çünkü... Yani bunun için sizin biraz daha uğraşmanız gerekiyor. İnternet bilgilerini, daha derinden de ulaşmanız gerekiyor. Çünkü orada mesela, internetten bir yazıyı okumak, on sayfa süren bir yazıyı okumak çok zor bir şey. Çıktı almanız lazım. Çıktı almak o kadar büyük bir dert ki sizler için, ben biliyorum. Yani, büromdaki en büyük hastalık. Abi şunu çıktı alın bakalım. Yok, kimse çıktı almıyor. Buradan bakalım. Şu kutunun içinden bakacağız. 160 paftalık bir projenin, eskiden olabilir miydi, benim babamın bürosunda, hiç çıktısı yok mesela. Ya hepsi şeyde duruyor. Efendim bizim backupımız var, bir şey olmaz. Orada bankaya kasaya koyuyoruz, oraya... Yani tamam da ciddi anlamda bir soru sorduğumuz zaman, o paftanın bir köşesindeki şeyi göremiyorsunuz mesela... İçine girilmeyen bir sürü odalar çiziliyor, falan filan... Yani bu bilgisayar da biraz dertli bir şey... Ona da çok güveniyorsunuz, güvenin, kullanın, iyi bir alet tabi...

Geçen gün, bir eski reklam şeyi geçti elimize... Yapı Kredi Bankası’nın elektronik beyin diye sunduğu, böyle kocaman, koca kafalı bir bilgisayarın reklamını gördük bir yerde... Her halde ‘70’lerin sonlarında veya ‘80’lerin başında olan bir reklam... Bir bilgisayar gelmiş, onunla övünüyor Yapı Kredi Bankası... Şimdi herhalde çok komik geliyordur o alet, ‘elektronik beyin’ diyor ona... Şimdiki kuşak o elektronik beyin lafını bimeyebilir, biz biliyoruz, elektroik beyin denirdi ona... Yine de bu insani bir şey, beyin falan diye... İllaki bağlamaya çalışıyorduk biz onu bir şeye... Bugün bilgiyi sayıyor, computer falan... Yani böyle bir, yani dertli bir durum bence... Gençlerin böye bir derdi var.

Sunucu (EA): Buyrun.

Öğretim Üyesi 1: Çalışmaların iredeleme esasına, düşünme tartışma esasına dayanması en önemli şey... Bu hızlı olabilir, yavaş olabilir, ama mutlaka olması gereken, bu kişiler arasında da, projenin kendi özünde de, programından, dizaynı tamamlanıncaya kadar, göz ardı edilememesi gereken bir şey, diebliriz gibi geliyor.

EA: Ben çok katılırım buna... Bu irdeleme zaten, belirli bir hızın üzerinde de yapılamaz. O yüzden... Benim yavaşlıktan kastettiğim o. Çünkü, böyle dümdüz gidiliyor.

Sunucu (EA): Başka soru veya yorum var mı?  Evet sizin eklemek istediğiniz herhangi birşey yoksa teşekkür ederiz bizi dinlediğiniz için.